Önemli Haberler

Cuma Hutbesi

Sebeplere Sarılmak, Allah’ın Tabiat Kanunlarındandır

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de:

وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

 “De ki: ‘İstediğinizi işleyin; Allah, Peygamberi ve müminler işlediklerinizi görecektir. Hepiniz, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O size, işlediklerinizi bildirecektir.’buyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Allah Teâlâ; tabiatı yönetecek kanunlar ve onun hareketini ayarlayacak kurallar koymuştur. Bu kanuna göre her şey o kadar düzen içindedir ki bir şey diğerini geçmez ve onun yerini asla almaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ne güneş aya yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah’ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın”. Allah Teâlâ; bu tabiat kanununu, yaşam kurallarını kontrol eden ve dünyayı yeniden inşa edip koruyan bir tartı olarak yaptı. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O’dur”. Yine de Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Düzeltilmişken, yeryüzünde bozgunculuk yapmayın”. Hiç şüphe yok ki, bu ilahî kanunun gerçeğini idrak eden ve ona sarılan ümmet; Müslüman olmasa ve hatta hiçbir dinde olmasa bile gelişir. Çünkü bu kanun kimseyi taraf tutmayıp bir yaratığa iltifat etmez.

Allah’ın kainattaki kanunlarından; sebeplere sarılmaktır. Allah Teâlâ sebepleri ve sebepleyicilerini de yaratıp bizim bu sebeplere sarılmamızı emretti. Sebepler bulunduğunda sonuçlar da bulunur.  Bu; her zaman ve yerde tüm evrende hüküm süren genel bir kanundur. Bilindiği gibi her şeyin sebebi vardır. Mesela ateş yanma sebebi, öldürmek de ölüm sebebi, toprak sürmek ve tohum atmak da bitki sebebi, yemek tokluk sebebi, gayret ve çalışkanlık başarının sebebi, tembellik ve ihmal da başarısızlığın sebebidir. Vs…

Yeryüzünde yürüyüp çalışmak dinî ve milli bir görevdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur. Şu hâlde yerin omuzlarında (üzerinde) dolaşın ve Allah’ın rızkından yiyin. Dönüş ancak O’nadır”. Başka bir ayette de Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz”. Bu, İslam dinindeki gayret, çalışma ve yeryüzünün yeniden inşası kavramıdır. Dolayısıyla dinle hiçbir ilgisi olmayan herhangi bir çağrıya inanmamızın neticesinde gerilememizin nedeni bellidir. Bu çağrılar durgunluk, tembellik ve geri kalmışlıktan ibarettir.

Peygamberlerin ve Sâlihlerin hayatlarını inceleyen kişi, onların tüm hayat işlerinde sebeplere sarıldıklarını ve çok çabaladıklarını öğrenir. İşte kavmini Allah’ın ibadetine uzun müddet çağıran Hz. Nuh (aleyhisselam) bir marangoz idi. Yüce Allah ona gemi yapma emrini vererek şöyle buyurur: “Gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır”. Aslında Allah Teâlâ kendi kudretiyle sebepsiz veya eylemsiz olarak onu kurtarabilirdi, ama Allah bize sebeplere sarılmanın gerektiğini öğretmek istedi. Hz. Nuh Yüce Rabbinin emrini yerine getirerek gemiyi imal etmeye başladı. Kavmi ona alay ederlerdi ama buna rağmen pes etmeyip işine devam etti. Bunun için Allah Teâlâ ona ve kavminden iman edenlere mükafat verdi. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “(Nûh) gemiyi yapıyordu. Kavminden ileri gelenler her ne zaman yanına uğrasalar, onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: “Bizimle alay ediyorsanız, sizin bizimle alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz”.

Hz. Davut (aleyhisselam) bir demirciydi, ona ve insanlara fayda sağlayan bu mesleği Allah Teâlâ öğretti. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. «Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin» dedik. Ona demiri yumuşattık. Geniş zırhlar imal et, dokumasını ölçülü yap. (Ey Davud hanedanı!) İyi işler yapın. Kuşkusuz ben, yaptıklarınızı görmekteyim, diye (vahyettik).” Bu bağlamda Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Hiçbir kimse, asla kendi kazancından daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın Peygamberi Dâvûd aleyhisselâm da kendi elinin emeğini yerdi” buyurdu. Diğer bir hadiste “kendi elinin emeğini yiyip geceleyen kimse günahları affedilir”.

Allah’ın peygamberi Hz. Yusuf aleyhisselâm hikâyesinde sebeplere sarılma ve sıkı planlamanın ülkenin ölümcül kıtlıktan ve büyük bir tehlikeden kurtulmasına bir neden idi. Hz. Yusuf ülkeyi büyük kıtlıktan korumak için özenle hesaplanmış bir plan hazırladı. Ardından da refah, bolluk, koruma ve ekonomik güç gerçekleşti. İnsanlar, Mısır’ın hayırlarından faydalanmak için her yerden geliyordu. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Yusuf’un dilinden şöyle ifade edilir: “Yusuf dedi ki: Yedi sene âdetiniz üzere ekin ekersiniz. Sonra da yiyeceklerinizden az bir miktar hariç, biçtiklerinizi başağında (stok edip) bırakınız. Sonra bunun ardından, saklayacaklarınızdan az bir miktar (tohumluk) hariç, o yıllar için biriktirdiklerinizi yiyip bitirecek yedi kıtlık yılı gelecektir. Sonra bunun ardından da bir yıl gelecek ki, o yılda insanlara (Allah tarafından) yardım olunacak ve o yılda (meyvesuyu ve yağ) sıkacaklar.”

Allah tarafından rızık verilen Hz. Meryem’in durumundan dehşette kalan Hz. Zekeriya hakkında Kur’an-i Kerim’de şöyle buyurulur: “Zekeriyya’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve «Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?» der; o da: Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi.” Başka bir durumda, Hz. Meryem’in güçsüzlüğüne rağmen, Allah onun kendi üzerine taze, olgun hurma dökülsün diye hurma dalını kendine doğru silkelemeyi emretti. Aslında Allah dileseydi ağaç sallanmadan da hurma düşerdi. Fakat Yüce Allah gayret göstermeyi ve sebeplere sarılmayı öğretir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün”. Bu konuda şair şöyle demiştir:

Ey insanoğlu! her konuda Rahman’a dayan! istemek için bir gün aciz olma!

Allah Meryem’e “Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün” dediğini görmedin mi?

Allah dileseydi ağaç sallanmadan da hurma düşerdi. Ama her şeyin sebebi vardır.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem mübarek hicretin yolculuk olayında sebeplere sarılmak konusunda bize örnek verdi. Hz. Peygamber ümmetine, dikkatli bir şekilde planlamanın başarmak ve krizlerin üstesinden gelmek için gerekli olduğunu öğretti. Halbuki iki deve hazırlayıp yol arkadaşı olarak “Sıddık” Ebu Bekr’i seçtikten sonra, harekete geçmek için uygun zaman ve mekân belirledi. Geceleyin Ebu Bekr’in evinden yolculuğa çıktı. Ne kadar farklı fikirler ve görüşler olursa olsun, yeterliliği tercih etmeye ve yetenekleri kullanmaya inanan Hz. Peygamber Efendimiz çok maharetli ve yetenekli bir rehber seçti. Hicretin planına göre ve sebeplere sarılmak babından da onların izlerini imha etme görevini Amir b. Fuheyre’ye verdi. Resûlullah Allah’ın kendini ve yol arkadaşını da koruyacağını iyi bilirdi. Ama Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın kâinattaki kanunlarının sebeplere sarılmayı ve işi Allah’a havale etmeyi gerektirdiğini bize öğretmek istedi.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman kardeşlerim!

Sebeplere sarılmak, Allah’a olan tevekküle aykırı değildir. Tevekkülün gerçeğini bilen sebeplere sarılmak için gayret eder. Yani gerçekten Allah’a dayanıp tevekkül eden hem sebeplere sarılır hem de çaba ve gayret gösterir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.” Allah’a tevekkül etme konusunda Peygamber buyurdu ki: “Eğer siz Allah’a gereği gibi güvenseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları halde akşam dolu kursaklarla dönerler”. Bilindiği gibi kuşlar hiçbir yiyecek veya içecek biriktirmez ama yine hiçbir zaman tembel olmaz, her zaman rızkını bulmak için gayret eder.  Rızkını aramak için sabahları çıkar ve Allah’ın lütfundan yetecek kadar rızık alır döner. İşte bu kuşlar ömür boyunca yetecek yemeğini temin ederse bile onlardaki içgüdü yine çalışıp çabalamaya sevk edecektir. Kuşlar her sabah yine rızkını araştırmaya devam edecektir.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sahabelerine tüm konularda sebeplere sarılmanın gerçek anlamını anlatırdı ve zarar verip yaramayan kayıtsızlığı yasaklardı. Şunu söylesek abartmıyoruz ki ilerleme ve gelişmenin sebeplerine sarılmadığımız zaman kendilerimize ve çocuklarımıza haksızlık ediyoruz. Bu bağlamda bir adam “Ey Resûlullah! Devemi bağlayıp da mı Allah’a tevekkül edeyim, yoksa bağlamadan mı tevekkül edeyim?” diye sordu. Resûlullah da “Önce onu bağla, sonra Allah’a tevekkül et!” buyurdu. Ayrıca şurası iyi bilinmelidir ki gerçek tevekkül, Allah Teâlâ’nın takdir ettiği sebepleri elde etmek için çalışmaya aykırı bir durum değildir. Bu, Allah’ın kâinattaki kanununun bir gereği ve dünyadaki hadiselerin oluşumunun temel esasıdır.

Ey Allah’ım, dinimize, halkımıza, ülkemize ve tüm alemlere fayda sağlayacak her şeyi yapmak için bize yardım et!

Dualarımızın sonu da «El-hamdülillahi Rabbi’l-âlemin»dir.

* * *

Ana-Baba ve Akraba Hakları

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de:

وَقَضَى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا إِمَّا يَبْلُغَنَّ عِندَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُل لَّهُمَا أُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُل لَّهُمَا قَوْلًا كَرِيمًا (23) وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُل رَّبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيرًا

 “Rabbin, yalnız Kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmeyi buyurmuştur. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı “Öf” bile demeyesin, onları azarlamayasın. İkisine de hep tatlı söz söyleyesin. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: «Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!» diyerek dua etbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

İslam, tüm yüce ahlaklara ve doğru davranışlara çağıran ve her asil ilkeye dayanan bir hoşgörü mesajı ile geldi. Bu mesaj; insanlar arasında doğruluk, adalet, şefkat, sevgi ve insanlık ile dengeyi ayarlayan değerlere davet etti. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor”.

İslam şeriatının azametli tezahürlerinden biri, ana babalarla ve akrabalarla muamele etmek için kurallar, esaslar ve haklar ortaya koymasıdır. Ana-babalar; saygı gösterilmeye, takdir edilmeye ve ilgilenmeye en layık insanlardır. Yüce Allah Kur’an-i Kerim’de, O’na ibadet etme ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmama emri sonrasından hemen ana babaya iyilik ve ihsan etmemizi emretti. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya iyi davranın”. Allah Teâlâ, nimetlerine şükretmeyi emrederken fazileti ve azameti için ana babaya da şükretmeyi de emretti. Abdullah b. Abbas dedi ki: üç ayet üç şeyle bağlı olarak indirildi. Bağlı olduğu şey de yapılmadan hiçbiri kabul edilmez. “Bana ve ana babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur” ayeti de onlardan biridir. İşte ana babasına şükretmeyen insanın Allah’a şükretmesi kabul olunmaz.

İslam dinimiz, ana babanın makamını yüceltip onlara iyilik ve ihsan etmeyi emretti. Abdullah b. Amr’ın naklettiğine göre, “Bir kimse Resûlullah’a gelerek cihâda çıkmak için izin istedi. Resûlullah ona: “Annen baban sağ mı?” diye sordu. O ‘Evet’ deyince; Efendimiz “Anne ve babaya hizmet ederek cihadını yap” buyurdu.

Hz. Musa aleyhisselam‘ın hikâyesindeki sâlih adamın iki kızı; ana babaya iyilik etmenin en iyi örneğini verdi. Halbuki kızların babası çok yaşlıydı, çalışamıyordu. Bu yüzden yıkılmadan usanmadan onun yerine çalışırlardı. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Medyen suyuna geldiğinde, davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu. Onlardan başka, hayvanlarını sudan alıkoyan iki kadın gördü. Onlara: “Derdiniz nedir?” dedi. “Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Babamız çok yaşlıdır, onun için bu işi biz yapıyoruz” dediler”.

Cabir’den rivayet edildiğine göre: Bir adam Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek: Benim mal ve çocuğum var. Babam da malımı kökünden kurutmak, tüketmek ister” dedi. Bunun üzerine Resûlullah: «Sen de malın da babana aitsiniz» buyurdu.

Hz. Fatıma radıyallahu anha babasına olan sevgisinde, saygısında ve nezaketinde bizim için en iyi örnektir. Resûlullah onun yanına girdiği zaman, Hz. Fatıma ayağa kalkar, babasının elini tutar, onu öper ve kendi yerine oturturdu. Ona karşı nezaketle davranır ve onun gelişine sevinir ve yüce makamına saygı gösterirdi.

İslam, ana babaya saygı duymamızı ve onlara eziyet etmemizi emretti, Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı “Öf” bile demeyesin, onları azarlamayasın. İkisine de hep tatlı söz söyleyesin”. Yüce Allah; öfkeyi gösteren en küçük kelime olan “Öf” bile demeyi yasakladı. Bu kelimeden daha küçük bir kelime olsaydı, Allah mutlaka onu yasaklardı. İnsanın ana babasına zarar vermesi veya herhangi bir şekilde kendilerine kötülük etmesi yasaktır. Ebu Hüreyre radıyallahu anh; bir adama -babasına iyilik etme konusunda- şöyle öğüt verdi; “Onun önünde yürüme! Ondan önce oturma! Onu ismi ile çağırma! Ona sövdürme!”. Yani: insan kendi yüzünden babasını hakarete maruz bırakmamalı ve Müslüman ana-babasına zarar verme sebebi olmamalıdır. Hz. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “İnsanın kendi ana babasına lânet etmesi en büyük günahlardandır” buyurmuştu. Ashâb-ı kirâm: “Yâ Resûlallah! Bir kimse kendi ana babasına nasıl söver?” deyince: “Birinin babasına söver, o da onun babasına söver. Adamın anasına söver, o da onun anasına söver” buyurdu.

İslam, ana baba Müslüman olmasalar dahi kendilerine iyi davranmayı tavsiye etti. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme! Onlarla dünyada iyi geçin!”. Hz. İbrahim babasına olan çağrısında iyi geçinirdi. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kitap’ta İbrahim’i an. Zira o, sıdkı bütün bir peygamberdi. Bir zaman o babasına dedi ki: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle ise bana uy ki, seni düz yola çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah’a âsi oldu. Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum”.

İşte Esma bintu Ebî Bekr, müşrik olan annesi kendi yanına gelmişti. O da Resûlullah’tan bu meselede fetva istedi de: Annem bana sokulmak ve karşılık görmek istiyor. Anneme ilgi ve iltifat edebilir miyim? dedim. Resûlullah: “Evet, annene ilgi ve iltifat eyle!” buyurdu.

Ana babaya iyilik etmenin insanın dünyada ve ahirette göreceği büyük etki ve yararları vardır. İşte ana babaya iyilik ve riayet etmek, Allah’ın rızasını kazanma nedenidir.  Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Allah’ın rızası ana babanın razı edilmesindedir. Allah’ın öfkesi de ana babanın öfkesindedir”.

Yine de ana babaya iyilik etmek, sıkıntıların giderilmesine bir nedendir. Abdullah b. Ömer’den, o da Resûlullah’tan sallallâhu aleyhi ve sellem naklen rivayet etti ki: «Bir zamanlar üç kişi yolda giderken kendilerini yağmur tutmuş ve dağda bir mağaraya sığınmışlar. Arkasından mağaranın ağzına dağdan bir kaya düşmüş ve onları kapamış. Bunun üzerine yolcular birbirlerine: “Bakın Allah için sâlih amel işlediyseniz, o ameller vasıtasıyla Allah’a dua edin. Ola ki, Allah bu kayayı sizden açar” demişler, içlerinden biri: Allah’ım!  Benim iki ihtiyar geçkin ana-babamla, bir karım ve kü­çük çocuklarım vardı. Onlara iyi bakardım. Hayvanlarımı yanlarına getirdiğim zaman süt sağardım, önce annemle babamdan başlayarak çocuklarımdan önce onlara içirirdim. Şu var ki: Bir gün ağaçlık beni uzaklara gö­türdü de akşamlayıncaya kadar gelemedim. Ve onları uyumuş buldum. He­men evvelce yaptığım gibi süt sağdım. Ve kabı getirerek başları ucuna di­kildim. Onları uykularından uyandırmaya kıyamıyordum; çocuklara da onlar­dan evvel süt vermekten çekiniyordum. Çocuklar ayaklarımın dibinde çağ­rışıyorlardı. Benim ve çocukların hâli bu minval üzere fecir doğuncaya ka­dar devam etti. Ey Rabbim! Eğer benim bunu senin rızanı dileyerek yaptığımı biliyor­san, bu kayadan bize bir miktarını arala da, ondan gökyüzünü görelim, demiş. Bunun üzerine Allah kayanın bir miktarını aralamış ve ondan gökyüzünü görmüşler). İşte bu adam ana babasına ettiği iyilik onun kurtulmasına bir neden oldu.

Ana babasına iyilik eden insan; kendi çocukları tarafından da iyilik ve ihsan görür.  Bilindiği gibi ceza, amel cinsindendir. Hz. İbrahim kendi babasına iyi davrandığı için Yüce Allah ona oğlu Hz. İsmail’in iyiliğini ve itaatkârlığını göstererek mükafat vermiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin? dedi. O da cevaben: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi”.

Ana babaya iyilik etmenin dünyada semereleri olduğu gibi ahirette de Müslümanın cennete girip mutlu olmasının sebebidir. Bir adam Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem‘in yanına gele­rek cihâda çıkmak için müsaade istedi.   Resûlullah: «Annen hayatta mıdır?» buyurdu. Adam: Evet, dedi. Resûlullah: «Sen annenin ayağına sarıl. Çünkü cen­net oradadır» buyurdu. Başka bir hadiste Resûlullah buyurdu ki: “Anne ve baba, cennete en ortadaki kapıdan girmeye vesile olur. Artık sen o kapıyı ister bırak ister elinde tut”. İbn-i Ömer bir adama dedi ki: “Cehennemden korkar mısın ve Cennet’e girmek ister misin?” adam: “Evet, vallahi” dedi. İbn-i Ömer sordu ki: “Ana-baban hayatta mı?”, adam da “Yanımda yalnız annem var” dediğinde, İbn-i Ömer: “Allah’a yemin ederim ki, eğer annene yumuşak söz söylersen ve ona yemek yedirirsen, büyük günahlardan sakındıkça, muhakkak Cennet’e girersin,” dedi.

Şunu vurguluyoruz ki, insan ne kadar iyilik ve ihsan yapsa da ana babanın hakkını ödeyemez. Bu bağlamda Hz. Peygamberimiz buyurdu ki: “Çocuk, hiçbir iyilikle babanın hakkını ödeyemez; ancak onu kö­le olarak bulur da onu satın alarak hürriyetine kavuşturursa eder

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman kardeşlerim!

İslam, ana babaya iyilik etmeyi tavsiye ettiği gibi, akrabalara da iyilik etmeyi tavsiye etti. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Aralarında akrabalık bağı olanlar, Allah’ın Kitab’ına göre, birbirleri için mü’minlerden ve muhacirlerden daha önceliklidirler”. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ varlıkları yaratma işini tamamlayınca, akrabalık bağı ayağa kalkarak: Bu duruş, akrabalık bağını koparan kimseden sana sığınanın duruşudur, dedi. Allah Teâlâ: Pekâlâ, seni koruyup gözeteni gözetmeme, seninle ilgisini kesenden rahmetimi kesmeme râzı değil misin? diye sordu. Akrabalık bağı: Evet, râzıyım, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: Sana bu hak verilmiştir, buyurdu: Bunları anlattıktan sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: İsterseniz şu âyeti okuyunuz, buyurdu: “Ey münâfıklar! Siz iş başına geçecek olursanız, yeryüzünde fesat çıkarır, akrabalarla ilginizi kesersiniz, değil mi? İşte Allah’ın lânete uğrattığı, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimseler bunlardır”. Başka bir hadiste Peygamber efendimiz bize anlattı ki: Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Ben Allah’ım, Ben Rahman’ım. Ana rahmini ben yarattım. Ona kendi (Rahman) adımdan verdim. Kim akrabalık bağlarını gözetirse ben de onu gözetirim. Kim de akraba ile bağını keserse bende onunla bağımı keserim”.

Akrabaları ziyaret etmek ve onlara yardım ve destek sağlamak gerekir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki: “Yoksula verilen sadaka bir sadaka, akrabaya verilen sadaka ise iki sadaka yerine geçer: Biri sadaka sevabı, öteki de akrabayı koruyup gözetme sevabıdır.” İşte akrabaların davetine icabet etmek, hastalarına ziyaret etmek ve cenazelerine katılmakla bu sevap gerçekleşir. Küçüklerine sevgi ve büyüklerine saygı ve onlar için dua etmek dinimizce ibadet sayılır.

Yakınlara sıla-i rahimde bulunmak, ömürde berekete ve rızıkta genişliğe vesile olur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki: “Kim rızkının bol olmasını ve ömrünün uzamasını severse, ana babasına iyilik etsin ve akrabalık bağlarını gözetsin”. Yine Peygamber Efendimiz akrabalık bağlarını gözetmenin günahların bağışlanmasına neden olduğunu bildirdi. Bir adam Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek: “Ben büyük bir günah işledim, buna tövbe imkânım var mı?” dedi. Hz. Peygamber: “Annen var mı?” diye sordu. Adam: “Hayır yok” dedi. “Peki teyzen de mi yok?” dedi. Adam: “Hayır, var” deyince Resûlullah: “Öyle ise ona iyilik yap!” diye emretti.

İnsan; akrabalık bağlarını kesmekten ve kötülüğe kötülükle karşılık vermekten sakınmalıdır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Akrabasının yaptığı iyiliğe aynıyla karşılık veren, onları koruyup gözetmiş sayılmaz. Akrabayı koruyup gözeten adam, kendisiyle ilgiyi kestikleri zaman bile, onlara iyilik etmeye devam edendir”. Başka bir hadiste rivayet edildiğine göre bir adam: Yâ Resûlallah! Benim akrabam var. Ben kendilerini ziyaret ediyorum, onlar bana gelip gitmiyorlar. Ben onlara iyilik ediyorum, onlar bana kötülük ediyorlar. Ben onlara anlayışlı davranıyorum, onlarsa bana kaba davranıyorlar, dedi. Bunun üzerine Resûlallah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Eğer dediğin gibi isen, onlara sıcak kül yutturmuş oluyorsun. Sen böyle davrandıkça, Allah’ın yardımı seninledir”. 

İslam; akraba bağlarını koparmaktan ve dünyada ve ahirette ağır cezasından uyardı. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Günahların cezâsı Allah tarafından âhirete ertelenmesine rağmen, yeryüzünde bozgunculuk çıkaran ve akrabalık bağını koparan kimselerin cezâsı dünyâda da verilmeye diğer günahlardan daha lâyıktır”. Yine bu hususta Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Akrabasıyla ilgisini kesen kimse cennete giremez”.

Bütün bunlardan hareketle, babalarımıza ve annelerimize iyilik ve ihsan edelim, akrabalık bağlarını gözetelim ve tüm insanlara iyi davranalım.

Ey Allah’ım! babalarımıza ve annelerimize iyilik etmek için bizi muvaffak eyle! Akrabaların bağlarını gözetleyenlerden kıl bizi! Ey Allah’ım Mısır’a ve tüm aleme huzur ve güven nimetini daim eyle!  Refah, bolluk ve bereket ver!

Dualarımızın sonu da «El-hamdülillahi Rabbi’l-âlemin»dir.

* * *

Kamu Menfaatlerini Korumak

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de:

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

 “İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın. Allah’tan sakının, Allah’ın cezası şiddetlidirbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

İslam, temellerini attığı, korunması ve savunmasını emrettiği gerçek bir devlet kurdu. Bu devleti korumak tüm halkın görevidir ve ona ilgilenmek tüm üyeleri arasında ortak bir sorumluluktur. Toplum üyeleri arasında kamu değeri ve önemi konusundaki farkındalık arttıkça, korunması için iş birliği, dayanışma ve karşılıklı bağımlılık da artar. Neticede toplumun tek bir yapının gücü ve Peygamberimiz teşvik ettiği tek vücut hissi gerçekleşir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Mü’minin mü’mine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan binalar gibidir” Hz. Peygamber bunu açıklamak için, iki elinin parmaklarını birbiri arasına geçirerek kenetledi. Yine de Resûlullah şöyle buyurdu: “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuz ve ateş içerisinde kalırlar”.

Kuşkusuz, kamu menfaatini koruma konusunda en önemli unsurlardan biri, işte insan ruhunu bencillik kötülüklerinden kurtarmak için, tüm insanlara fayda sağlayan geniş olan kamu menfaatini, sadece sahiplerine fayda sağlayan dar olan özel menfaate tercih etmektir. Oysa ki kamu menfaati maddi ve manevi olarak tüm topluma ve insanlara iyilik ve fayda sağlayan ve onları kötülüklerden koruyan her şeyi kapsar. Ayrıca kamu menfaati, vatan, istikrar ve toprak bütünlüğünün korunmasını da sağlar ve kuşkusuz milletin ve toplumun iyiliğini sağlamak için öncelikler fıkhı gereklidir. İşte dinin doğru anlaşılması, kamu yararını göz önünde bulundurarak öncelikleri düzenlemeyi gerektirir. Toplumun en gerekli ihtiyaçlarını karşılamak için yardımlaşmalıyız.

Kur’an-ı Kerim, kamu menfaatini korumanın ve onu özel menfaate tercih etmenin tüm peygamberlerin yöntemi olduğunu vurguladı. Allah Teâlâ, insanları sadece memnun etmek ve maddi dünyevi bir karşılık olmadan kendilerine de iyilik etmek için bir peygamber gönderirdi.  Kur’an-ı Kerim’de Nuh peygamberin dilinden şöyle ifade edilir: (‘Ey halkım, buna karşılık sizden herhangi bir para istemiyorum. Ücretim ancak Allah’tan gelir). Hz. Hud ise (‘Ey milletim! Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak beni yaratana aittir. Akletmez misiniz?’) dedi. Hz. Şuayb da “Gücümün yettiği kadar ıslah etmekten başka bir dileğim yoktur. Başarım ancak Allah’tandır, O’na güvendim; O’na yöneliyorum’ dedi”.

Hak dini; akla uygun bir şekilde geldi de vatanın tüm çocuklarına genel menfaat sağlayacak şeylere çağırdı. Bu önemli şeylerden şunlardır:

-Toplumun gerekli ihtiyaçlarını karşılamak ve gerçekliğin anlayışını dikkate almak gerekir. Toplum için bir hastane inşa edilip fakirleri tedavi etmek için donatım malzemelerini almak gerekiyorsa öncelik buna verilir. Eğer okul inşa edilmesi ve ilim öğrencilerini yardım etmek gerekiyorsa öncelik buna verilir.  Eğer fakirleri evlendirmek ve borçlu olanların borcunu kapatmak gerekiyorsa o zaman buna öncelik verilir. Amaç, acil olan ihtiyaçlara öncelik vermek lazımdır. İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak dini ve milli görevlerdendir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Komşusunun aç olduğunu bildiği halde tok yatan, bana iman etmiş olmaz”.

-Kamu malını korumak, tüm vatandaşların ortak görevidir. Kamu malına bağlı çok haklar olduğu için onun kutsallığı, özel malın kutsallığından daha fazladır; bunun için İslam, kamu malını bozmak, onu çalmak veya zarar vermekten uyardı. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Haksızlık kim yaparsa, kıyamet günü yaptığı ile gelir, sonra, haksızlık yapılmaksızın herkese kazanmış olduğu ödenir”. Kamu malı özel kişilere değil herkese aittir. Sorumluluğunu taşıyanlar da ancak onu korumak ve sahiplerine ulaştırmak için görevliler. Kimsenin bu mala saldırıp hakketmediğinden fazla alması câiz değildir, çünkü bu durum ihanet ve adaletsizlik sayılır.

-İslam, herkese ait olan ve herkese hizmet ve fayda sağlayan ibadethaneler, okullar, hastaneler, bahçeler ve benzeri gibi kamu kurumlarını korumayı emretti. Dinimiz bu yerleri kötüye kullanmak veya bozmaya çalışmaktan şiddetli bir şekilde uyardı.  Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Düzeltilmişken, yeryüzünde bozgunculuk yapmayın”. Bu nedenle bazı insanlar bir hakkı olduğunu iddia ederek istediği şekilde kamu malından istifade edebileceğini sanmasın, bu bir yanlış anlamadır. Hepimiz bu kamu mallarını korumalı ve geliştirmeliyiz. Zira bu kamu kurumları; tek bir kişi veya belirli bir süre içinde bir grup için değil, hepimiz ve gelecek nesiller için yapılmıştır.

-Yolları korumak ve ve haklarını göz önünde bulundurmak gerekir: Çünkü yollar umûma ait yerler olup fertler tarafından işgal edilmemelidir. Rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Yollar üzerinde oturmaktan sakınınız” buyurdu. Sahabiler: Ya Resûlallah, bizim yol ve sokaklarda oturmaktan vazgeçmemiz mümkün değil, çünkü oralarda gereken işlerimizi konuşuyoruz, dediler. Bunun üzerine Resûlullah: “Madem ki vazgeçemiyorsunuz, mutlaka oturmak zorunda kalıyorsanız, öyleyse yolun hakkını veriniz” buyurdu. Bunun üzerine yolun hakkı nedir ya Resûlallah, diye sorunca; Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Harama bakmaktan gözleri korumak, gelip geçenlere eziyet vermemek, verilen selamı almak, İslam tarafından iyi denilen şeyleri tavsiye edip kötülüklerden sakındırma vazifesini yerine getirmektir” buyurdu. Başka bir hadiste Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: “İman, yetmiş küsur derecedir. En üstünü “Lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur)” sözüdür, en düşük derecesi de rahatsız edici bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Haya da imandandır”.

-Vatan hizmetini yerine getirmek gerekir: vatan hizmeti insanın ülkesine olan sadakati, bağlılığı ve sevgisinin kanıtı olan dinine ve anavatanına karşı yaptığı en önemli görevlerden biridir. Vatan Müslüman için, canı, dini, malı ve namusu gibi önemlidir. Bu görev; erkeklik, yiğitlik, kahramanlık ve İslam dinimizin çağırdığı asil değerlerin anlamlarını sağlamlaştırır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İki göze cehennem ateşi dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz ve Allah yolunda nöbet bekleyerek geceleyen göz.”

-Devlet ile diğer devletler, kuruluşlar veya dış kurumlar arasındaki anlaşmaları riayet etmek; kamu menfaatini korumak için dikkat edilmesi gerekenlerdendir. Fıkıh, fetva, fikir veya davet ile ilgili herhangi bir işlem, kurumsal bir işlem olmalıdır, yani yönetici tarafından teyit edilmelidir. Bu tür konularda konuşan, konuştuğu konuyla ilgili tüm toplumsal, ulusal ve uluslararası koşulları göz önünde bulundurmalıdır, böylece kamu işlerinde acımasız bazı bireysel görüşler; gerçeği yansıtmayan ya da uluslararası yasalarla, anlaşmalarla ve sözleşmelerle aykırı olan şekilde verilmemelidir. Yüce Allah şöyle buyurdu: “Ey İnananlar! Akidleri yerine getirin”, genel olarak bu ayet, insanlarla başkaları tarafından taahhüt edilen tüm sözleşmeleri, antlaşmaları ve yükümlülükleri de içerir ve Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Müslümanlar şartlarına bağlıdır, yeter ki helali haram haramı da helal kılan şart olmasın”.

Bunun için, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hudeybiye Sulhu’ndan sonra, kendisi ile Kureyş arasındaki antlaşma gereğince, zarar görme ihtimali olduğu halde Ebu Basir’i geri verdi. Bunu bir yandan Kureyş ile yapılan sözleşmenin ihlal edilmemesi ve bir yandan da kamu menfaatinin tercih edilmesi için yapmıştır.

Kamu meselelerinde bilgisizce konuşmanın devletin temelini vuran tehlikeleri vardır; çünkü bu cahilce konuşmalar vatanın güvenliğini ve istikrarını tehdit eder ve onu alay konusu hale getirir. İşte güvenle ilgili yanlış haber yayanlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar.  Bu konuda, Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar; halbuki onu, Resûl’e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah’ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz”.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

 

Kıymetli Müslüman kardeşlerim!

Kamu meselesi kavramı, bireyin sınırlı menfaatleri değil tüm bireylerin kitlesinin menfaatlerini içermektedir. Bundan dolayı herkes değil uzmanlar tarafından yönetilir. Bu uzmanlar; milli güvenlik, insanların yaşamları ve çıkarları, devletin varlıkları ve bölgesel ve uluslararası statüsü, politik, sosyal, güvenlik, bilimsel işleri ile ilgili görevlerin önemini bilirler. İslam ilim sahiplerine ve uzmanlara saygı duyar. Başta dinî meseleler olmak üzere bir konuda yeterli bilgiye sahip olmayanların o hususta ehil olanlara, yani konunun uzmanlarına sormaları gerekir; bir konuda doğru ve yeterli bilgi edinmeden görüş ileri sürmek veya iş yapmak yanlıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun”. İlim sahipleri ise her alanda ve her meslekte de bilgi sahibi her insanı içermektedir.

Şeriata dayalı bir bilgi olmadan fetva vermek yasaktır. İnsan bu konuda aceleci olmamalıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnsanları, bilmediklerinden sapıtmak için Allah’a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir? Allah, zalim milleti doğru yola eriştirmez”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle de buyurur: “Diliniz yalana alışmış olduğu için, ‘şu haram, bu helaldir’ demeyin, zira Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise, saadete şüphesiz erişemezler. Pek az bir menfaattir. Halbuki onlar için elem verici bir azap vardır”. Peygamber Efendimiz diyor ki “Kim ilimsiz olarak fetvâ alırsa, onun günahı kendisine fetvâ verenin üzerinedir”. Sahabe ve tâbîler de tehlikesini bildikleri için fetva vermekten çekiniyorlardı. İşte Hz. Ebu Bekir’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Hangi sema beni gölgelendirir. Hangi yer beni barındır? Şayet ben Allah’ın kitabı hakkında bilmeden konuşursam”. İşte eş- Şa’bî bir mesele hakkında sorulduğunda, bilmiyorum dedi, onun arkadaşları ona “senin adına utandık” dediklerinde, o da “ama melekler “(Allah’ım!) senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur” dedikleri zaman utanmamıştır” dedi. Abdurrahman İbnü Ebî Leylâ şöyle demiştir: “Resûlullah Efendimiz’in ashâbından yüz yirmi Ensârî’ye yetiştim. Onlardan birine bir mesele sorulduğunda, her biri, başkasının kendi yerine cevap verip meseleyi halletmesini isterdi.”

Kamu yararını korumak hepimizin ortak sorumluluğudur. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz elinizin altındakilerden sorumlusunuz.  Yönetici bir çobandır. Erkek, aile halkının çobanıdır. Kadın, kocasının evi ve çocukları için çobandır.  Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlık yaptıklarınızdan sorumlusunuz”.

Birçok insan ne hakkında konuştuğunu ne yazdığını veya sosyal medya sayfalarında paylaştığını hafife alabilir, hatta bazı insanlar bunu bir eğlence vesilesi olarak görebilirler. Bunlar dedikodu yapmanın ve insanlar arasında yaymasının kötü insanlar tarafından kullanılan yıkım araçlarından biri olduğunun farkında değiller. Tek vücut olan ümmetin fertlerinin birbirlerinden şüphe ettiğini ve birbirlerine ihanet ettiğini görürüz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Her duyduğunu nakletmesi kişiye yalan olarak yeter”.

İnsanın duyduğu her şeyi aktarması, ahirette ağır cezası olduğuna göre, görmediği veya duymadığını aktarması nasıl olur? insan iftira olarak söylediği bir söz yüzünden kıyamet günü azap görmesine neden olabilir.  Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kul, Allah’ın hoşnut olduğu bir sözü önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onun derecesini yüceltir. Yine bir kul Allah’ın gazabını gerektiren bir sözü hiç önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onu bu sözü sebebiyle cehennemin dibine atar“. Bu da, konuşurken dikkat etmemizi, akıllanmamızı ve bilmediğimiz şeye karışmamamızı veya bilgisiz bir fetva vermememizi gerektiriyor.

Cenâb-ı Hak, bize gelen tüm haberlerin doğru olup olmadığından emin olmamızı emretmiştir. Yüce Allah şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir millete fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz”. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Yavaşça, ihtiyat ile hareket etmek, Allah’tandır. Acele etmek ise, şeytandandır” ve diğer bir hadiste Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Âhiret amelleri dışında her işte teenni elden bırakılmamalıdır”.

Kamu yararının değerini bilmeye, kamu çıkarlarını tercih etmeye ve etrafımızda kurulan tuzaklardan dikkat etmeye ihtiyacım var. Kendi aramızda güveni yayalım ve tüm insanları etkileyen her şeye karşı iş birliği yapalım. Din ve vatan düşmanlarına ülkemizi yıkmak için fırsat vermeyelim.

Ey Allah’ım, vatan haklarını yerine getirmek için halkımızı, ordumuzu ve polisimizi muvaffak eyle! Ey Allah’ım Mısır’a ve tüm aleme huzur ve güven nimetini daim eyle!  Refah, bolluk ve bereket ver!

Dualarımızın sonu da «El-hamdülillahi Rabbi’l-âlemin»dir.

* * *

İslam; Çalışma ve Davranıştır “Tâbîlerin Hayatından Örnekler”

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de:

وَالَّذِينَ جَاءُوا مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ

 “Onlardan sonra gelenler: ‘Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalbimizde müminlere karşı kin bırakma, Rabbimiz! Şüphesiz Sen şefkatlisin, merhametlisin’ derlerbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Allah Teâlâ, kullarından kendi dinine ve mesajına vefa gösterecek olanları seçer.  Peygamber Efendimiz, bu ümmetin en hayırlılarının onun sahabeleri, sonra tâbîleri ve sonra da tebeu’t-tâbiînleri olduğunu bildirdi. Abdullah b. Mesut’tan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Sizin hayırlılarınız, benim zamanımda yaşayanlarınızdır. Sonra zamanımda yaşayanlara yakın olanlar, sonra da onlara yakın olanlardır” buyurdu. İşte bunlar; hayır seven, ilim emanetini yüklenen, aşırıcıların ve cahillerin tahrifini ve tevilini reddeden insanlardır. Resûlullah’ın övdüğü ve sahabeler gibi Allah’ın razı olduğu ve içinde temelli ve ebedi kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetlerle vaat edilenlerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile, onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnuddurlar. Allah onlara, içinde temelli ve ebedi kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur”.

Tâbîler, Resûlullah’ın zamanına en yakın insanlardır. O takdirde, sahabelerin neslinden sonraki nesildir. Tebeu’t-tâbiîn de tâbîlerin neslinden sonraki nesildir. Allah Teâlâ hepsinden razı olsun.

İmam Bûsîrî şöyle demiştir:

Hepsi de, umar ve bekler Allah’ın Resulü denizinden bir avuç su

veya onun yağmurundan bir damla su.

Tâbîler; sahabeler ile yaşayıp kendilerinden öğrenmişler.  Sahabeler de tâbîlerine fazilet ve ilim sahibi olduklarına şahadet etmişler.  İbn Ömer’in Saîd b. Müseyyeb hakkında şöyle demişti: “Vallahi o müftülerden biridir”. Ve şöyle de derdi: “Saîd b. Müseyyeb’e danışın! Zira o Salihlerle otururdu”. Bilindiği gibi Saîd b. Müseyyeb sahabelerin varlığında da fetva verirdi. Hibrü’l-Ümme (Ümmetin Bilgini) anılan Abdullah b. Abbas’ın vefatından sonra, Atâ b. Ebî Rebâh insanlara fetva vermek için Mekke’de otururdu.  İşte İbn Ömer Mekke’ye geldiğinde ondan fetva istemişler, o da “Ey Mekke halkı! Atâ b. Ebî Rebâh gibi bir zat aranızdayken niçin benim etrafımda toplanıyorsunuz?” dedi.

Tâbîlerin Resûlullah’ı samimiyetiyle sevdikleri bilinirdi. El-Hasen’ül-Basri Resûlullah’ı hasretle inleyen kütük olayını anlatan hadisini rivâyet ettikten sonra etrafındakilere şöyle derdi: Ey Müslümanlar! Kütük bile Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hasretiyle inliyor, onu özlüyor. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‘e kavuşmayı arzu eden kimselerin onu daha çok özlemesi gerekmez mi?. İmam Malik’e de Eyyûb es-Sahtiyânî’den ne zaman hadis dinledin diye sorulduğunda “İki defa hac yaptı ve onun yanına gidip Resûlullah’ın hadis-i şeriflerini okuyunca öyle ağlardı ve içli gözyaşları dökerdi ki, biz ağlamasına dayanamayıp O’na acırdık” dedi.  Hz. Peygamber’e o kadar saygı gösterirlerdi ki onun hadislerini sadece iyi vaziyette olduklarında naklederlerdi. Tebeu’t-tâbiîn de onların gibi yapardı. Ebu Seleme el-Huzâî şöyle anlatır: Malik b. Enes, hadis rivayet etmeye başlamadan önce namaz kılacak gibi abdest alırdı ve en güzel kıyafetleri giyip sakalını tarardı. Niçin böyle yaptığını sorduklarında, Resûlullah’ın sözlerine saygı duyuyorum diye cevap verirdi.

Peygamber’in bahsettiği tâbîlerden Üveys el-Karanî’dir. Bu bağlamda Hz. Ömer’in şöyle dediği nakledilmiştir. Ben Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu işittim: “Hiç şüphesiz tabiilerin en hayırlısı Üveys adındaki bir kimsedir. Onun bir anası vardır. Alaca hastalığı geçirmiştir. Ona uğrayınız sizin için istiğfar etmesini isteyiniz”. Daha sonra Yemen ahalisi gelince, Ömer onu aradı ve sonunda onunla karşılaştığında, benim için istiğfar etmeni isterim, dedi. Bunun üzerine Üveys: sen Resûlullah sahabesisin! asıl sen benim için mağfiret dile! dedi. Ama Ömer ısrar edince, Üveys onun için af ve bağışlanma talebinde bulundu.

Tâbîler; Resûlullah’ın sahabelerinden İslam dinini doğru bir şekilde öğrendiler. İşte büyük Tâbîlerden İmam el-Hasen el-Basri’ye: sen mümin misin? diye sorulduğunda, şöyle cevap vermiştir: İman iki türlüdür. Eğer sen bana Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, cennete, cehenneme, öldükten sonra dirilişe ve hesaba imanı soruyor isen, ben bunlara iman eden bir kimseyim. Yok eğer Yüce Allah’ın: “Müminler ancak, o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, ayetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır. Ve Rablerine güvenirler; namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarf ederler. İşte onlar gerçek müminlerin ta kendileridir” buyurması hakkında soruyorsan, Allah’a yemin ederim ki, ben onlardan mıyım, değil miyim? Bilemiyorum. El-Beyhakıy bunu şöyle yorumladı: el-Hasen, asıl imandan değil imanın zirvesinden bahsediyordu. İşte bu iman sahiplerine Allah Teâlâ “Onlar için Rableri katında nice dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır” ayetindeki mükâfatı vaat etmiştir.

Tâbîler; kolaylaşmayı iyi anlayıp kendi hayatlarında uygulamışlar. Es-Sevrî (radıyallahu anh) bu konuda şunu söyler: “İlim, güvenilir bir âlimden işitilen ruhsata tabi olmayı gerektirir. Aşırılık ise herkesin bildiği bir şeydir”. El-Ezrak İbn Kays anlatıyor ki: Ehvaz’da bir nehrin kenarında bulunuyorduk. O nehrin suyu kuruyup gitmişti. Ebu Berze el-Eslemî, atı üzerinde geldi de namaza durdu, atı da salıverdi. Kendisi namazda iken atı yürüdü. Ebu Berze, hemen namazını bıraktı ve atının ardından gitti. Sonunda ona yetişip yakaladı. Sonra geldi, yan bıraktığı namazını tamamladı. Bizim içimizde görüş sahibi olan bir adam vardı. Ebu Berze’nin böyle namazı içinde atı yakaladığını, sonra yine kıldığını görünce: Şu ihtiyara bakınız! Atı için namazını terk etti! demeye başladı. Ebu Berze de, namazdan sonra ona yöneldi de: Resûlullah (sallahu aleyhi ve sellem)’den ayrıldığım zamandan beri beni, hiçbir kimse sertlik, yoğunluk etmemiş, ayıplamamıştır! diye cevap verdi ve şöyle devam etti: Benim varıp ineceğim yer uzaktadır. Eğer ben, atımı bırakıp da namazı tam kılsaydım, geceye kadar ehlimin yanına varamazdım, dedi. Bu bağlamda Resûlullah “Kolaylık gösteriniz, güçlük göstermeyiniz. Müjde verip sevindiriniz, nefret ettirmeyiniz” buyurdu. Başka bir hadiste de şöyle buyurdu: “Nerede kolaylık varsa, orada güzellik vardır. Kolaylığın bulunmadığı her şey çirkindir”.

Kendi aralarında şefkat, dayanışma ve yardımlaşmayı pratik olarak uyguladılar. İşte Hz. Ali’nin oğlu el-Hüseyin’in oğlu Ali, birçok yoksula gizlice infak ederdi. Hiç kimse bundan haberi yoktu. Öldüğü zaman artık bu yoksullar kendilerine infak eden kişiyi kaybetmişler. Onu yıkadıklarında, sırtında ve omuzunda, dul ve fakirlerin evlerine götürdüğü çuvalları taşıma izini gördüklerinde, geceleri kendilerine erzak getiren kendisi olduğunu anladılar. Medine’de yüz aile geçimini temin ettiği söylendi.

   Merhamet ve dayanışma yalnızca Müslümanlar aralarında sınırlı değil, Müslümanlar ve diğerlerini de kapsıyor. İşte Ömer b. Abdülaziz Basra’daki valisine şöyle yazmıştı: “Zimmilerden yaşlı ve muhtaçlara hazineden tahsisat ayır”. Din, ırk ve mezhep gözetmeksizin ülkesinde yaşayan yaşlı ve muhtaçlara maaş bağlamıştı. Ömer b. Abdülaziz bu durumda Ömer bin el-Hattâb’ı örnek almıştı. Halbuki Ömer bin el-Hattâb’ın yaşadığı benzer bir olay vardı. İnsanlardan yardım isteyen dilenci olan ehl-i kitaplı yaşlı bir adam gördüğünde, onu yanına götürüp devlet hazinesinden vermişti. Halit bin Velid aynı şey yaptı ve Heyra ahalisine şöyle demişti “Bu kimselere; ister yaşlı olduğu için çalışmaktan aciz olsun, ister başına bir afet geldiği için fakir olsun, ister zengin iken fakir düşmüş olsun eğer kendi dininde sadaka alacak duruma gelmişse cizye vermekten muaf tuttum ve İslam diyarında ve hicret diyarında yaşadığı sürece ona ve ailesine devlet bütçesinden yardım yapılır”. Böylece tüm sahabeler ve tâbîler Resûlullah’ı her meselede örnek alıyor ve dini gerçek anlamda yaşıyorlardı. Yüce Allah şöyle buyurur: “Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı yasak kılmaz; doğrusu Allah adil olanları sever”.

Merhamet sadece insana değil, hayvanları ve kuşları da içermektedir. Ömer bin Abdülaziz, Mısır’daki valisine bir mektup gönderip develere merhamet göstermesini tavsiye etmişti.  Mektup şöyledir: “Mısırda develerin, bin kilo yük taşıdığını öğrendim bundan sonra altı yüz kilodan fazla taşıdığını bilmeyeyim”.

Resûlullah hayvanlara karşı daima güzel muamelede bulunmayı tavsiye edip bir deve sahibine şöyle buyurdu: “Allah’ın seni sahip kıldığı şu hayvan hakkında Allah’tan korkmuyor musun? O senin kendisini aç bıraktığını ve çok yorduğunu bana şikâyet ediyor”.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun. 

Kıymetli Müslüman kardeşlerim!

Tâbîlerin en önemli özelliklerinden: insanlara hoşgörü gösterip merhamet kanatlarını indirmeleridir. Katâde’den rivayete göre şöyle demiştir: el-Hasen el-Basri uyurken yanına girdik de yanı başında meyve ve ekmekle dolu bir sepet vardı, biz sepetten yemeye başladık mı bizi gördü. Ama çok sevindi ve tebessüm etti. Daha sonra “yahut dostlarınızın evlerinden yemenizde bir sakınca yoktur” ayetini okudu. Cerîr b. Hazm’den şöyle demiştir: el-Hasen’in evindeydik, günün yarısı geçince, onun oğlu bize şöyle dedi: Şeyh’i yordunuz bugün ne yedi ne de içti. El-Hasen dedi ki: bırak onları! Gözlerim kendilerinden daha hoş bir şey görmüyor ki.

Tüm olaylar tâbîlerin; özveri, can feda etme, bilimin değerini bilme ve ona saygı duyma konusunda örnek olduklarını gösterir. Belki de bu günlerde insanlara bilgisizce fetva veren bu sapan ve saptıranlara bir ders olur.  Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ ilmi insanların hafızalarından silip unutturmak suretiyle değil, fakat âlimleri öldürüp ortadan kaldırmak suretiyle alır. Neticede ortada hiçbir âlim bırakmaz. İnsanlar bir kısım cahilleri kendilerine lider edinirler. Onlara birtakım meseleler sorulur; onlar da bilmedikleri halde fetva verirler. Neticede hem kendileri sapıklığa düşer hem de insanları saptırırlar“.

Tâbîler kendilerinden sonra gelen imamlar için iyi bir örnek idiler. Ebû Ca‘fer el-Mansûr -tebeu’t-tâbiînden- imam Malik bin Enes’in radıyallahu anh  eseri olan (el-Muvatta) nüshalarını çoğaltıp ülkenin her yanına göndermek ve hukukî uygulamalarda esas alınmasını sağlamak istemişti. Ebû Ca‘fer el-Mansûr “senin telif ettiğin şu kitabınla ilgili olarak -el-Muvatta’ı kastediyor- şöyle bir emir vermeyi düşünüyorum. Bu kitabı çoğaltıp sonra da Müslüman memleketlerden her birine bu kitabın bir nüshasını gönder. Bu kitabın içinde bulunanları öğrensinler, bundan öteye geçmesinler, hadis ilmi olarak da insanlar burada olanlardan başkasına çağrılmasın. Ben ilmin aslının Medine’de bilinen hadisler ve Medinelilerin ameli olduğu kanaatindeyim” dedi. Bunun üzerine İmam Mâlik’in bunu doğru bulmadığı, İslâm toplumlarına dağılmış olan sahâbenin Resûlullah’tan öğrendikleri farklı uygulamaları rivayet ettiklerini ve oralarda bunların esas alındığını belirtti. Ebû Ca‘fer dedi ki: “hayatım üzere yemin ederim ki bana izin verirsen emir vereyim”.

Tâbîlerin mütevazı ve anlayışlı olmalarını gösteren bir olay şöyledir: Yunus b. Abdul A’la, İmam Şafii’nin talebelerindendi. Yunus, hocası İmam Muhammed b. İdris Eş-Şafii ile camide müzakeresini yaptığı dersin bir meselesinde ihtilafa düşer. Öyle ki öfkesinden dolayı dersi terk eder ve evine gider. Akşam olunca Yunus kapısının çalındığını fark eder. ‘Kim o?’ der. Kapıdaki kişi, ‘Muhammed b. İdris eş-Şafii’ der. Yunus; “Bu isimle bilinen herkes aklıma geldi ama bu kişinin İmam Şafii olabileceği hiç aklıma gelmedi” der. Yunus, kapıyı açar ve İmam Şafii’nin kapıda beklemekte olduğunu görür ve hocasının ayağına kadar gelmesine şaşırır. İmam Şafii kapıyı açan talebesi Yunus’un ayağına gitmiş ve ona şunları söylemiştir: Ey Yunus, bizi birleştiren yüzlerce mesele dururken bir mesele mi bizi ayıracak? Ey Yunus, yaptığın ve üzerinden geçtiğin köprüleri yıkma! Bir gün o köprüden geri dönmen gerekebilir! Ey Yunus, hatadan nefret et ama hataya düşenden nefret etme. Bütün kalbinle günaha öfkelen ama günahkara acı, ona merhamet göster. Ey Yunus, sözü eleştir ama sözü söyleyene saygı göster. Görevimiz hastalığı tedavi etmektir, hastayı yok etmek değildir!

İmam Şafii (radıyallahu anh) bir şiirinde şöyle demiştir.

Salihleri severim onlardan değilsem de

Şefaatlerine ulaşmak için herhalde.

Nefret ederim günah tüccarlarından

Her ne kadar bizde de bulunsa aynı maldan.

Bilim adamlarımız; tâbîlerin izinde gidip bizim için Allah’ın din emanetini taşımamız, onu doğru şekilde anlamamız, ahlaklarıyla ahlaklı olmamız, insanları hikmetle ve güzel öğütle dâvet etmemiz konusunda en iyi örneklerdi.

Ey Allah’ım bizi “Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir” ayetinde bahsettiğin kimselerden kıl!

* * *