Cuma Hutbesi

Devletin İnşası Dinî Anlayışı

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de:

“وَتَعَاوَنُوا عَلَى البِرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُوا عَلَى الإِثْمِ والعُدْوَانِ”

 “İyilik ve takvada yardımlaşın. Günah ve haddi aşmak hususunda yardımlaşmayınbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Hiç şüphesiz, bütün milletler ve halklar; kendi hedeflerine ulaşmak için tüm enerjileri ve kaynaklarını kullanarak güçlü ve istikrarlı bir devlet kurmaya çalışırlar. Devleti yeniden inşa etmek için koşulları ve zorlukları bilmek ve tecrübe kazanmak lazımdır. Sadece politik, ekonomik ve kültürel ittifakların dilinden konuşan hızlı değişim dünyasında, bireyler ve grupların anlayışı ile devlet inşası anlayışı arasında büyük fark vardır. Bu ittifaklar hiçbir kimse veya hiçbir devletin görmezden gelemeyeceği uluslararası kurallar, yasalar ve antlaşmalara göre düzenlenir.

Devlet koruma, devlet güvenlik, devlet huzur, devlet istikrar, devlet sistem, devlet kurumlar, devlet; fikirsel, siyasi, ekonomik, düzenleyici ve hukuki bir inşadır. Devlet olmadan her yerde düzensizlik yayılır.

Devlet inşasının en önemli faktörleri: devletin kamu kurumlarını güçlendirmek, anayasa ve adalet devletini ve hukukun üstünlüğünü korumaktır. Bireylerin devletin yasalarına ve düzenlemelerine hatta trafik kurallarına uymaları gerekir. Can kaybına ve sakatlamaya yol açan ters yönde sürmek, hız limitinin üzerine çıkılmak veya insan ve yol haklarına aykırı diğer şeylerle kuralları ihlal etmemek lazım. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın”. Peygamber efendimiz de “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur” buyurdu.

Düzeni korumak ve ona saygı göstermek; güçlü ve istikrarlı bir devlet kurulmasına katkıda bulunur. Halbuki her toplumun; üyelerin davranışlarını düzenleyen, insan haklarını koruyan, görevlerini yerine getirmesini zorunlu kılan, sisteme saygı gösteren ve hukukun üstünlüğünü koruyan kurallara ve yasalara sahip olması gerekir.

Yasalara saygı duymak ve kanunlara uymak, devletin kurulmasında en önemli faktörlerden biridir. Yasa, tüm vatandaşlar için bir korumadır, toplumun yasalara saygı göstermeden istikrarlı kalması imkansızdır. Toplumda her birinin kendi yararlarına ulaşabilmek için üzerine düşen sorumluluğu alması gerekir. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz elinizin altındakilerden sorumlusunuz.  Yönetici bir çobandır. Erkek, aile halkının çobanıdır. Kadın, kocasının evi ve çocukları için çobandır.  Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlık yaptıklarınızdan sorumlusunuz”. İşte sorumlu toplum, herkesin rolünü bildiği ve başkalarına saygı duyduğu uyumlu bir toplumdur. Adaletin hüküm sürdüğü ve tüm toplum üyelerinin istikrar ve güven içinde olduğu bir ülke olabilmemiz için kanunlara ve başkalarının haklarına hürmet etmemiz gerekir. Böylece milletimizi milletler arasında lâyık olduğu seçkin yeri elde ettiğini göreceğiz.

Devletin kurulmasında en önemli faktörlerden biri de ekonomik yapıdır. Gelişen devletin vazgeçilmez önemli dayanaklarından biridir. Güçlü ekonomi; devletin kendi iç ve dış yükümlülüklerini yerine getirmelerini ve vatandaşlar için iyi bir yaşam sürmelerini sağlar, ekonomi zayıfladığında, yoksulluk ve hastalık yayılır, daha sonra hayat karışır, ahlak da bozulur, cinayetler çoğalır ve düşmanlar ülkede bozgunculuk yapmak için fırsat bulurlar. Bu yüzden temel unsurlarını üretmeyen ve başkalarına dayanan millet hiçbir zaman kendi kararlarına hâkim olamaz.

Güçlü bir ekonomiye sahip olan devlet diğer dünya devletleri arasında onurlu bir şekilde yaşar, bu nedenle İslam; vazgeçilmez ve hayat temeli olan mal için büyük bir özen gösterdi.

Devleti ekonomik olarak geliştirmek için ciddi çalışmak ve üretimi arttırmak gerekir. Hiçbir millet, kurum veya aile bile çalışmadan ayağa kalkamaz. Sadece çalışmak değil ama üretimi arttırmak için ciddi çalışıp tecrübe kazanmak da gerekir. Yüce Rabbimiz çalışmamızı ve yeryüzünde gayret etmemizi teşvik ederek şöyle buyurdu: “Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz”. Ve başka bir ayette şöyle buyurdu: “Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur. Şu hâlde yerin üzerinde dolaşın ve Allah’ın rızkından yiyin. Dönüş ancak O’nadır”. Bu bağlamda Peygamber Efendimiz “Hiçbir kimse, asla kendi kazancından daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın Peygamberi Dâvûd aleyhisselâm da kendi elinin emeğini yerdi” buyurdu. Diğer bir hadiste “kendi elinin emeğini yiyip geceleyen kimse günahları affedilir”.

Üretmeye ve çalışmaya çağıran Hz. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Kıyâmet kopmaya baş­ladığında, birinizin elinde bir ağaç fidanı bu­lunsa, kıyamet kopmadan onu dikmeye gücü ye­terse, hemen diksin”. Yine de başka bir hadiste şöyle buyurur: “Bir Müslümanın diktiği ağaçtan veya ektiği ekinden insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o Müslüman için birer sadakadır”. İşte bu yüzden emek ve üretmek sayesinde dünya inşa edilir ve insan kendi onurunu ve saygınlığını korur.

Devletin inşası etkenlerinden biri: Kültürel, dini ve bilimsel bir bilinç oluşturmaktır. Bilincin kaybı veya zayıflığı, güçlü ve istikrarlı bir devletin inşasına katkıda bulunamaz ve bu nedenle toplum üyeleri arasında bilincin arttırılması ve her biri görevlerini ve haklarını bilmesi gerekir.

Toplumun tüm üyeleri; ahlaki eğitim, faydalı kültür ve cehaleti ortadan kaldırmak yoluyla bilinçli bir şekilde davranacaklar. İnsanların; ortadaki zorlukları anlamalarını ve asılsız söylentileri yalanlamalarını sağlayan kültürel, dini ve bilimsel bilinci oluşturmak için tüm devlet kurumları güçlerini birleştirmelidir. Ülkemiz hakkında yayılan söylentilerin doğru olup olmadığından emin olmamız ve önyargı oluşturmadan önce acele etmemek gerekir. Yüce Allah şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir millete fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz”.

Dikkatli ve bilinçli olmalıyız, başkalarımızdan ibret almalıyız ve engin hayat tecrübelerinden faydalanmalıyız. Allah Teâlâ “Ey iman edenler! Tedbirinizi alın” buyurmuştur. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Mü’min bir yılan deliğinden iki defa ısırılmaz”. Bilelim ki bizim iş ve sorumluluklarımız çerçevesinde devleti inşa edip korumak hepimizin boynunun borcudur. İnşa etmemiz için yıkıcılara karşına çıkmamız lazım. Şair diyor ki

Ne zaman tamamlanır ki binalar… Sen inşa ederken başkası yıkar.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Din kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et.” Bir adam: Ya Resûlullah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zâlimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz? dedi. Peygamberimiz: “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir” buyurdu. Her birimiz, sorumluluğu çerçevesinde vatanın menfaatine zarar verenlere engel olmalıdır. Haksızlık konusunda baba çocuğuna, kardeş kardeşine, dost dostuna engel olmalıdır. Etrafımızda olup bitenleri görmezden olmayıp olumsuz olmamalıyız. Bu bağlamda Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: “Sakın, “Eğer herkes iyilik yaparsa ben de yaparım, herkes kötülük yaparsa ben de yaparım” diyen nemelazımcılardan olmayın. İnsanlar iyilik yaparsa iyilik yapmayı, kötülük yaparsa kötülük yapmamayı içinize yerleştiriniz”. Yine de başka bir hadiste Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak orada duranlarla bu sınırları aşıp ihlâl edenler, bir gemiye binmek üzere kur’a çeken topluluğa benzerler. Onlardan bir kısmı geminin üst katına, bir kısmı da alt katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar: Hissemize düşen yerden bir delik açsak, üst katımızda oturanlara eziyet vermemiş oluruz, dediler. Şayet üstte oturanlar, bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa, hepsi birlikte batar helâk olurlar. Eğer bunu önlerlerse hem kendileri kurtulur hem de onları kurtarmış olurlar.”

İnsan kendi zatinde salih olması yeterli değil, ama dönemin yaşadığı gerçeklik; salihlik aşamasını ıslah aşamasıyla tamamlamayı gerektirir.  Yüce Allah “Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka yahut bir iyilik yahut da insanların arasını düzeltmeyi isteyen (in fısıldaşması) müstesna. Kim Allah’ın rızasını elde etmek için bunu yaparsa, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz” buyurmuştur. Başka bir ayette Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: “Rabbin, halkları salih ve ıslah edici kimseler iken memleketleri zulmederek helâk etmez”. İşte bunun için ıslah peygamberlerin yöntemidir, ıslah aracılığıyla ülkeler gelişir, çatışma, şiddet, terör ve bozgunculuk olmadan insanların barış ve huzur içinde yaşamaları için vatanın birliği, gücü ve bağlılığı korunur.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun. 

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Devletin inşasında etkili faktörler arasında: Sosyal yapı, İslam, toplum üyeleri arasında sosyal bağların ve ilişkilerin güçlendirilmesine, tek vatan evlatları arasında dayanışma ve merhamet gösterilmesine ve başkalarına zarar verilmemesine yönlendirdi. Bu hususta Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz”. Başka bir hadiste Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Vallâhi imân etmiş olmaz. Vallâhi imân etmiş olmaz. Vallâhi imân etmiş olmaz” buyurdu. Sahâbîler: Kim imân etmiş olmaz, yâ Resûlallah? diye sordular. “Yapacağı fenalıklardan komşusu güven içinde olmayan kimse!” buyurdu. Yine başka bir hadiste Resûlullah şöyle buyurdu: “Komşusunun aç olduğunu bildiği halde tok yatan, bana iman etmiş olmaz”.

Sosyal yapının tezahürleri arasında da: aile bağlılığıdır. Zira aile; toplumu oluşturan ilk yapı taşıdır. Aile, gelecek evlatlarını yetiştirip onların bedenleri ve zihinlerini geliştirir, aile gölgesi altında sevgi, şefkat ve dayanışma duyguları kavuşur. Sağlam aile kucağında iyi ahlaklar ve değerler öğretilir. Dolayısıyla aileler çocuklarına sorumluluk bilincini ve bağımsızlık duygusunu kazandırmalılar.   Peygamberimiz sallallah aleyhi ve sellem “Bakmakla yükümlü olduğu kimseleri ihmal etmesi, kişiye günah olarak yeter” buyurdu.

Devleti inşa etmenin faktörlerinden biri: ahlaki ve davranışsal değerleri yüceltmektir. Değerlere ve ahlaklara dayanmayan milletler ve medeniyetler zayıftır. Hatta yapısı kökeninde düşüş faktörlerini de taşır. Müslüman ahlaklar sayesinde iman derecelerinde yükselir. Güzel ahlak, Kıyamet Günü’nde kulun mizanını (terazisini) ağırlaştırır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kıyamet gününde mü’min kulun terazisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah Teâlâ çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder”. Başka bir hadiste Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e: İnsanları cennete en fazla götürecek şey nedir? diye sorulduğunda. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Allah’a karşı gelmekten sakınmak ve güzel ahlâktır” buyurdu. Resûlullah imanın tam veya eksik olması bakımından ölçü olarak ahlakı seçmiştir. Hadis-i şerifte “Mü’minlerin îmân bakımından en mükemmeli, huyu en iyi olanıdır”.

Güzel ahlak; kendi sahibini kötülüklerden ve yıkıcı olan kötü sözden korur. Yüce Allah: “Kötü bir sözün durumu da yerden koparılmış, ayakta durma imkânı olmayan kötü bir ağacın durumu gibidir” buyurmuştur.

Yüce Allah’tan bizi en yüce ahlaklara hidayet etmesini, bize huzur ve güven nimetini daim eylemesini dileriz. Ey Allah’ım ülkemizi ve tüm dünya ülkelerini tüm kötülüklerden koru!

* * *

Şehitlerin ve Vatan Uğrunda Can Feda Edenlerin Mertebesi

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de:

“وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌ بَلْ اَحْيَاۤءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ”

 “Allah yolunda öldürülenlere ‘Ölüler’ demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsinizbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Bugünlerde Mısır halkı; ülke tarihinin en büyük destanı ve Allah Teâlâ’nın Mısırlılara bağışladığı 10 Ramazan 1393’te ve 6 Ekim 1973 zaferi yıldönümünü kutluyor. Bu zafer sayesinde Mısırlılar kendi topraklarını ve saygınlığını geri aldılar. Bu büyük savaşta Mısırlı askerler, kahramanlığın, kurtuluşun ve fedakarlığın en yüksek anlamlarının altını çizdiler. Mısırlı askerin amacına ulaşmak için Allah’a olan inancı ile güveni, kendi kararlılığı ve irade gücü belli de oldu.

Hedefler ulvi ve şerefli olunca fedakarlıklar da kıymetli olmalıdır. İnsan Allah yolunda can feda etmekten daha kıymetli bir şeyi yoktur. Din, vatan, toprak ve namusu savunan kişi şehitlik mertebesine ulaşmak için can feda eder.

Şehitlik mertebesine ulaşmak Allah’ın hediyesi olup Allah Teâlâ Peygamberler ve Sıddıklardan sonra en sevdiği insanlara bağışlar. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştır!”. Muhakkak ki Allah’ın şehit olmak için bir insan seçmesi, Allah’ın bu insana razı olduğuna dair bir kanıttır. Bu mertebeden daha üstün bir mertebe yoktur. Allah Teâlâ “Sizden şehitler edinmek için böyle yapar” buyurmuştur. Şehit; kendi Rabbinin razısını kazanmak için vatanını savunan, ahireti dünya yerine tercih eden, arzuların üstünden gelen ve din ve vatan uğrunda savaşıp can feda eden kişidir.

Şehidin bu mübarek mertebeye kavuşması ne kutludur. Allah ile yapmış olduğu bu alışverişten dolayı sevinmelidir. Allah Teâlâ “Allah müminlerden, kendilerine vereceği cennet karşılığında canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Müjdelenen bu cennet Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah’ın yerine getirmeyi uhdesine aldığı kesin bir sözdür” buyurmuştur. Mükâfatı ebedi cennet olan mertebe ne güzeldir.  Enes’ten radıyallahu anh rivayet edildiğine göre, Ümmü Hârise İbni Sürâka diye bilinen Ümmü Rübeyyi’ Binti Berâ, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‘e geldi ve:

–Yâ Resûlallah! Bana Hârise’den haber verir misiniz? –Hârise Bedir Savaşı’nda şehit düşmüştü– Eğer cennette ise sabredeceğim; böyle değilse ona ağlamaya çalışacağım, dedi. Peygamber Efendimiz:

–”Ey Ümmü Hârise! Şüphesiz cennetin içinde cennetler vardır; senin oğlun bunların en yücesi olan Firdevs cennetindedir” buyurdu.

Hak şehidi; aşağılığı herhangi bir şekilde kabul etmeyen, zilleti reddeden ve kendi malına ve sahip olduğu şeye saldırmak isteyene karşı çıkandır. Ebû Hureyre radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‘e bir adam geldi ve:

–Yâ Resûlallah! Bir kişi gelip malımı almak isterse ne yapayım? dedi. Resûlullah:

– “Ona malını verme” buyurdu.

– Benimle savaşmaya kalkarsa ne dersin? diye sordu;

– “Sen de onunla savaş” cevabını verdi.

– Adam beni öldürürse? dedi; Peygamberimiz:

– “Sen şehit olursun” buyurdu.

– Peki ben adamı öldürürsem? deyince, Efendimiz:

– “O cehennemdedir” buyurdu.

Yine hak şehidi: toprağı, namusu ve vatanını savunan kişidir. Zira gerçek Müslüman; vatanı savunmanın can, din ve malı savunmak gibi olduğunu iyi bilir. Saîd İbni Zeyd’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Malı uğrunda öldürülen şehittir; kanı uğrunda öldürülen şehittir, dini uğrunda öldürülen şehittir; ailesi uğrunda öldürülen şehittir.”

Bunun için şehitlik anlamı insanın Allah yolunda din ve toprağı savunmayı ve saldırgana karşı çıkmayı gerektiren her durumda kendi canını feda etmesine bağlıdır. Bildiğimiz gibi vatan sevgisi imandandır. Bu arada, kanları Mısır’ın temiz toprağıyla karışan ve Allah’ın rızasını kazanan, Ekim zaferin kahraman şehitlerini kutluyor ve saygıyla anıyoruz. Yüce Allah’ın bizi şehitlerden saymasını dileriz.

Şehitliğin büyük semereleri vardır: Yüce Allah Kuran-i Kerim’de bildirdiği gibi şehitler Allah katında diridirler ve rızıklanırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. Onlar, Allah’tan gelen nimet ve keremin; Allah’ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler”. Evet! Onlar hem diridirler hem de Allah katında en güzel lütuf ve ikramlara kavuşmakta, en büyük ecir ve mükâfatı almaktadırlar. Onlar hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiç kimsenin hatırından bile geçirmediği cennette mutlular.  Arkalarından gelecek şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı ve güzel lütuf ve nimet bulunduğu müjdesinin sevincini duymaktadırlar.

Câbir İbn-i Abdullah’tan şu hadis-i şerif nakledilmiştir: Cabir şöyle rivayet ediyor: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bana: “Yâ Câbir! Allah’u Teâlâ’nın babana söylediği sözü sana haber vereyim mi?” diye sordu. Ben: “Evet” dedim. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Allah, perde ardından olmaksızın hiç kimse ile kat’iyen konuşmamıştır. Velâkin babanla perdesiz ve doğrudan doğruya konuştu ve ona: ″Ey kulum! Benden ikram iste, sana vereyim” buyurdu. Baban da: “Ey Rabbim! Arzum, beni diriltirsin, ben de ikinci defa senin uğrunda şehit edilirim” dedi. Allah’u Teâlâ da: “İnsanların dünyâya hiç dönmeyecekleri hükmü şüphesiz benim tarafımdan önceden verilmiştir” buyurdu. Baban: “Yâ Rabbi! O halde bizim durumumuzu arkamda kalanlara bildir” dedi. Bunun üzerine “Allah yolunda öldürülenleri, ölüler zannetmeyin. Bilakis onlar diridirler ve Rableri katında rızıklanmaktadırlar” ayeti indirildi” buyurdu.

Şehitliğin mükâfatı hakkında Mıkdad İbn Ma’d-i Yekrib’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: ″Şehidin Allah katında altı özelliği vardır. Kanının ilk damlası ile günah­ları bağışlanır. Cennetteki yeri kendisine gösterilir. Kabir azâbından korunur. En büyük korkudan (Cehennem korkusundan) emin olur. İman elbisesi kendisine giydirilir. Hûruliyn ile evlendirilir ve akrabalarından yetmiş kişi hakkında şefaat etmesi kabul edilir″.

Allah’ın şehitlere bağışladığı lütuflardan; Meleklerin ara vermeksizin şehitleri kanatlarıyla gölgelendirmeleridir. Bu hususta Câbir İbni Abdullah radıyallahu anhümâ şöyle dedi: Babamın müsle yapılmış cesedi getirilip Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in önüne konuldu. Yüzünü açmak üzere gittim, fakat oradaki topluluk bana engel oldu. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem haykırarak ağlayan bir kadın sesini duyunca, “Neden ağlıyorsun? Ağlama! Melekler ara vermeksizin onu kanatlarıyla gölgelendiriyorlar” buyurdu.

Şehitler; cennete hesapsız azapsız giren ilk zümreyle birlikte olurlar. Abdullah bin Amr bin Âs (radıyallahu anhu) Resûlullah’ın şöyle buyurduğunu işittim dedi:

 “Kıyamet gününde Allah Teâlâ cenneti çağırır. Süsleri ve güzel kokusuyla geldiğinde Allah şöyle der: “Allah yolunda savaşan ve yolumda öldürülen ve yolumda eziyet edilen ve yolumda cihat eden kullarım nerede? Cennete girin.” Onlar ona hesapsız ve azap görmeden girerler. Bunun üzerine melekler gelir ve şöyle derler: “Rabbimiz, biz Sen’i bize tercih etmiş olduğun şunlardan gece ve gündüz tesbih ediyoruz ve takdis ediyoruz. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle der: “Bunlar Benim yolumda savaşan ve eziyet edilenlerdir.” Bunun üzerine melekler onların yanına bütün kapılardan girer ve “Sabrettiğinize karşılık selam sizlere, dünya yurdunun ne güzel sonucudur bu” derler”.

 Şehitler cennette en üstün ve en güzel evlere sahip olurlar: Semüre Bin Cündeb ‘den radıyallahu anh rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bu gece rüyamda iki adam gördüm. Yanıma gelip beni bir ağaca çıkardılar, sonra da bir eve götürdüler. O ev, şimdiye kadar benzerini görmediğim güzellik ve değerde idi. Sonra o iki kişi bana: Bu eşsiz ev, şehitler sarayıdır, dedi“.

İşte tüm bu mükâfatlardan ötürü bir tek şehit dünyaya geri gelmek ve ikinci defa Allah uğrunda öldürülmek ister.  Enes’den radıyallahu anh rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehit, gördüğü aşırı itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehit olmayı ister.” Bir rivayette: “Şehitliğin faziletini gördüğü için” denilir.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun. 

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Bu hayatta büyük hedeflere ulaşmak için eşdeğer büyük fedakarlıkların yapılması gerekir. Şüphesiz din ve vatan uğrunda can feda edenler büyük fedakârlık ve kurbanlık yapmışlardır.

Aziz vatanımız ve hak dinimize karşı olan vazifemiz; vatanın güvenliğini sağlamak, onu savunmak ve düşmanlardan gelen tehlikeden korumaktır. Vatanımıza zarar vermek isteyenler için herkesin elinden geldiğince, işi ve sorumlulukları çerçevesinde uyanık gözler olmamız ve hep birlikte çalışmamız gerekir.

Allah’ın ipine sımsıkı tutunan ve Allah’a verdikleri sözü yerine getiren yiğitlerimiz olduğu için kendimizi tebrik ederiz. Onlar güçlü bir irade ve sağlam bir iman ile sevgili Mısır’ımızı kurtarıp gelişme yoluna koymayı başarabildiler. Zafer Bayramı vesilesiyle kahraman silahlı kuvvetlerimize selam olsun.

Bilelim ki, gelişim, refah, çalışma ve üretime doğru hareket etmemizi gerektiren başka bir vazifemiz vardır. Ekim savaşında güçlendirilmiş Bar-Lev savunma hattı üzerinden geçebilen askerlerin çocukları ve torunlarının; güvenlik, kalkınma ve refahı gerçekleştirmek için bütün engelleri ve zorlukları kolayca aşabileceklerini tüm dünyaya kanıtlayabiliriz. Ayrıca akıllıca düşünen siyasi liderliğimiz, cesur silahlı kuvvetlerimiz, vatansever polisimiz ve devletin tüm ulusal kurumları arkasında durup desteklememiz gerekir.

Ey Allah’ım, Mısır’ı ve insanlarını tüm kötülüklerden koru! Huzur ve güven nimetini daim eyle! Ey Allah’ım Mısır’a refah ve bolluk ver!

* * *

Söylenti ve İftiraların Tehlikesi

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. (Böyle davranırsanız) Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah ve Resûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olurbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Muhakkak ki, hak ile batıl arasındaki çatışma, insanlık başlangıcından beri eski ve kıyamete kadar devam edecektir. Batıl ehlinin hak ehline karşı mücadelesinde en belirgin araçlarından biri söylentileri uydurup insanlar arasında dolaştırmaktır.

Hiç şüphesiz, okunan, duyulan veya görülen her söz emanet ve büyük bir sorumluluktur. Söylentiler sadece insanlar arasında yayılan, hasta kalbin sahibi tarafından veya gizlice çalışan kötü güçlerin örgütleri tarafından başlatılan bir sözdür. Delil olmadan dilden dile dolaşan sözler; zihinleri ve ruhları olumsuz etkiliyor, toplumda yıkıcı fikirleri ve bozuk inançları yayıyor, toplum kaygı ve şüphe içinde kalıyor. Hatta güvenlik ve istikrar kalmayıp insanlar arasındaki güven zayıflıyor. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her duyduğunu nakletmesi kişiye yalan olarak yeter”. Bir kişinin duyduğu her şeyi aktarması, ahirette ağır cezası olduğuna göre insanın görmediği veya duymadığını aktarması nasıl olur?

İslam, asılsız söylenti ve iftiraları aktarmaktan uyarıp dinin yüce değerleri ve ahlaklarına aykırı bir davranış olduğunu saymıştır. İslam şeriatı; toplumda huzursuzluk yaratan söylentileri aktarıp tekrar etmekten uyarıp Müslümanların dilini tutmalarını ve doğru olmalarını emretti. Müslüman, duyulan her haberden emin olmalıdır ki iftira ve fitneyi yaymayıp topluma zarar vermesin. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.” Başka bir ayette “İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın” Yine başka bir ayette “Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur”. Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Muaz bin Cebel’e İslam’ın farzlarını açıkladıktan sonra dedi ki: İstersen sana işin başını, direğini ve zirvesini bildireyim mi? Muaz: Evet tabi ki Ey Allah’ın Rasûlü! deyince Resûlullah: “İşin başı İslâm, direği namaz, zirvesi cihaddır” buyurdu. Sonra da “Sana bütün bunların kıvamının kendisine bağlı olduğu şeyi (can damarını) bildireyim mi?” dedi. Muaz da “Evet, bildir Yâ Resûlallah!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber dilini tuttu ve: “Şunu koru!” buyurdu. Bunun üzerine Muaz: “Ya Rasûlallah! Biz konuştuklarımızdan da sorguya çekilecek miyiz?” dedi. Resûlullah “Annen, yokluğuna yansın ey Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir!” buyurdu.

İftiraları yaymak münafıkların hedeflerine ulaşmaları için bir vesiledir. Bu yanlış söylentiler; ülke güvenliğini tehdit etmek, vatanın birliğini hedeflemek, ekonomisinin büyümesine engel olmak ve vatandaşların özelikle gençlerin kalbinde hayal kırıklığı, çaresizlik ve karamsarlık ruhunu yaymak demektir. Kurân-i Kerim; yanlış haber yayanları “bozguncu haberler yayanlar” diye nitelemiştir. Yanlış haber yaymak; toplumda ciddi çarpıntılara yol açacak fitneleri yaymak demektir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Münafıklar, kalplerinde fesat bulunanlar, şehirde bozguncu haberler yayanlar, eğer bundan vazgeçmezlerse, and olsun ki, seni onlarla mücadeleye davet ederiz; sonra çevrende az bir zamandan fazla kalamazlar”.

Asılsız söylentiler, Hz. Peygamber’in emin olmadığı savaş araçlarından biridir. Müşrikler, Hz. Peygambere iftiralar atıp kişiliğini kötülemek şekliyle savaşmışlar. İnsanlara peygamberin sihirbaz olduğunu da söylemişler. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İnkarcılar: ‘Bu, pek yalancı bir sihirbazdır’ demişlerdi”. Hz. Peygamberin şair olduğunu da söylemişler. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “‘Deli bir şair yüzünden tanrılarımızı mı bırakalım?’ derlerdi”. Efendimizin de kâhin olduğunu söylediklerinde Allah Teâlâ onların yalan ve iftiralarına cevap vermiştir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur “Hiç şüphesiz o (Kur’an), çok şerefli bir elçinin sözüdür. Ve o, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz! Bir kâhin sözü de değildir (o). Ne de az düşünüyorsunuz! âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir

Uhud savaşında müşrikler, savaş meydanında Peygamber’in öldürüldüğü haberi yayınlamışlar, Müslümanların bazısının morali bozulmuş, bazısı da silah atmış ve bazısı da peygamberin yanından ayrılmamıştır.

Hamra-ül Esed denilen bir vakada müşrikler, Medine’ye hücum etmek üzere Kureyşlilerin büyük bir ordu hazırladıklarını haber yaymışlar, ancak Müslümanlar bu söylentilere önem vermeyip dinlerini korumaktan vazgeçmemişler.   Sonra da Allah Teâlâ Müslümanların azim ve kararlığını, onların yüksek moral gücünü takdir ve ifade eden şu ayeti indirdi: “Bir kısım insanlar, müminlere: “Düşmanlarınız, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!” dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve “Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!” dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah’ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir”.

Huneyn savaşında da Hz. Peygamber’in öldürüldüğü söylendiğinde, peygamber bu söylentinin karşısında dik durup “Yalan değil, ben peygamberim. Ben Abdülmuttalib’in oğluyum” diye haykırmıştır.

İftiranın tehlikesi de akıl sahiplerince bilinen bir şeydir. O kadar tehlikeli ki kan, mal, namus ve can güvenliğini tehdit eder. Bu konuda Hz. Osman bin Affan’ın öldürülmesinden alacağım bir ibret vardır, halbuki Abdullah bin Sebe bilinen bir Yahudinin başlattığı bir fitne yüzünden Hz. Osman’ı kuşatıp kendi malıyla aldığı Rume kuyusundan su içmekten bile menetmişler. Hz. Osman’ın eşi Naile’den şöyle demiştir: Osman’ın öldürüldüğü gün, önceki gün oruç tutuyordu, iftar vakti gelince su istedi ama vermediler. Böylece orucunu açmadan uyudu, sahur vakti olunca, komşu kadınlar bana geldiler, onlardan su istedim, bana bir bardak su verdiler, ben de Hz. Osman yanına geldim ve onu uyandırdığımda dedim ki: Bu tatlı su, o kafasını kaldırdı ve şafağa baktı ve şöyle dedi: artık oruçlu oldum, Resûlullah bana rüyamda gelip temiz su verdi, bana “iç Osman” dedi. Ben de kanıncaya kadar su içtim. Akabinde Resûlullah “isyancılarla savaşırsan kazanacaksın, onları bırakırsan orucunu yanımızda açarsın” dedi. Daha sonra, isyancılar evin kapısını kırıp içeri girmiş ve Hz. Osman’ı öldürmüşler.

Günümüzde birçok faktör değişirken bu kötü niyetli mesele; yeni ve farklı şekiller aldı. Dünya, söylentinin daha yaygın, daha hızlı ve daha etkili hale geldiği, hatta bir savaş ve yöntem aracı haline geldiği iletişim ve teknoloji şeklinde büyük ve hızlı bir gelişmeye tanıklık ediyor. Savaş; artık tek boyutlu değil, yani artık tamamen askeri değil veya yalnızca güvenlik ve eski istihbarat sistemlerinin geleneksel kavramında bile değildir. Şüpheli partilerin araştırdığı ve eğittiği, elektronik taburları kullanan söylentilerin silahını kullanma yöntemi açısından, savaş yöntemleri gelişmiştir. Yeni kuşatma yöntemi; siyasi, ekonomik ve psikolojik baskı kullanarak protesto etmek, yöneticilere karşı çıkmak, ulusal semboller ve başarıları şüphe yerine koymak, terörist gruplarla ittifak yapmak, kurumlara nüfuz etmeye teşebbüs etmek, halkın bölünmesine neden olan herhangi bir şey yapmak, bilginleri, düşünürleri ve aydınları küçümsemek, yöneticilerin prestijini bozmak, tehdit edici mesajlar göndermek için insanları kışkırtıyor. İşte tüm bunlardan dolayı her çeşit haberin topluluğa yayılmadan önce hem doğruluğunun araştırıl­ması hem de yayıldığı takdirde toplulukta hâsıl edeceği sonuçların hesaplanması gerekmektedir.

Kuşkusuz, tüm bu dalgalara karşı direnme meselesi; sağlam bir inanç sahibi olmamızı ve Allah’a güvenmemizi gerektirir. Halbuki pek çok insan duyulan haberler, istatistikler veya hikayelerin doğruluğundan ve asıl kaynaklarından emin olmadan paylaşarak onu önemsiz bir şey sanabilir. İşte insanın önemsemediği bir söz yüzünden kıyamette azap edilmesine neden olabilir. Ebû Hureyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Peygamber salallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kul, Allah’ın hoşnut olduğu bir sözü önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onun derecesini yüceltir. Yine bir kul Allah’ın gazabını gerektiren bir sözü hiç önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onu bu sözü sebebiyle cehennemin dibine atar” (Buhârî).

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun. 

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

İslam, toplumu söylentilerden korumak için akıllıca bir yaklaşım geliştirmiştir.

* Haberlerin doğru olup olmadığından emin olmak ve toplumda yaymadan önce acele etmemek gerekir. Yüce Allah şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir millete fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz”. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Yavaşça, ihtiyat ile hareket etmek, Allah’tandır. Acele etmek ise, şeytandandır” ve diğer bir hadiste Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Âhiret amelleri dışında her işte teenni elden bırakılmamalıdır”.

* Okunan, duyulan ya da görünen herhangi bir araç yoluyla söylentiyi tekrarlamamak gerekir, çünkü söylentiler dilden dile dolaştıkça daha yayılır ve etki bırakır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Onu dilinize dolamıştınız. Bilmediğiniz şeyleri ağzınıza alıyordunuz. Onu önemsiz bir şey sanıyordunuz, oysa Allah katında önemi büyüktü”. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse; komşusuna iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse; misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse; ya faydalı söz söylesin veya sussun!”.

* Tek vatan evlatları tek el olmalı, aralarında söylentileri duyunca iyi niyetli düşünmeli ve suçlamak için acele etmemeliler. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Onu işittiğiniz zaman, erkek kadın müminlerin, kendiliklerinden hüsnü zanda bulunup da: ‘Bu apaçık bir iftiradır’ demeleri gerekmez miydi?”. Müslüman; diğerlerin hakkında iyi zannedip iyi düşünmeli, zira kötü zan hayat karıştıran bir hastalık olup insanlar arasında düşmanlık yaratır. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Zandan sakınınız. Çünkü zan (yersiz itham), sözlerin en yalan olanıdır. Başkalarının konuştuklarını dinlemeyin, ayıplarını araştırmayın, birbirinize karşı öğünüp böbürlenmeyin, birbirinizi kıskanmayın, kin tutmayın, yüz çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! kardeş olun!”.

* Gerçeklerin açıklanması konusunda uzmanlara ve yetkililere başvurmak ve yargılamadan önce acele etmemek gerekir. Allah Teâlâ münafıklar hakkında şöyle buyurmuştur: “Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu yayarlar; halbuki o haberi Peygamber’e veya kendilerinden buyruk sahibi olanlara götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya kadir olanlar onu bilirdi. Allah’ın size bol nimeti ve rahmeti olmasaydı, pek azınız bir yana, şeytana uyardınız”. Yani onlar Medine halkının istikrarsızlığı ve güvensizliği peşindeydiler. Bu yüzden bu münafıklar; Müslümanların güvenliğini tehdit edecek bir haber duyunca hemen yayarlar. Onların amacı insanların panik ve korku içinde olmalarını görmektir.

Dinini seven ve anavatanına sadık olan her mümin, bu söylentilere karşı çıkmak için hazır olmalıdır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim, (din) kardeşinin ırz ve namusunu onu gıybet edene karşı savunursa, Allah da kıyamet günü o kimseyi cehennemden korur”. Bilelim ki söz kıyamet gününde sorulacağımız bir emanettir.

Şunu da bilmemiz gerekir, düşmanlarımız; dördüncü neslin ve beşinci neslin savaşlarını, söylentilerin savaşını da ulusal başarılarımızı ve sembollerimizi kötülemek, ülkemizi devirmek veya parçalamak için kullanıyorlar. Dolayısıyla düşmanların tuzaklarına düşmemek için haberin doğru olup olmadığından emin olmamız gerekir. Kendimize ve liderliğimize, ordumuza ve polisimize güvenmeliyiz, vatan düşmanlarına asla kulak asmamalıyız. İftira ve söylentilerin moralimizi bozmasına, yeise kapılmamıza ve umutsuzluğa itmesine müsaade etmemeliyiz. Bu durum bizim gençlerimizi ve toplumumuzu gerçeği bilmekle ve karşımıza çıkan zorlukları idrak etmekle korumamızı gerektirir.

Ey Allah’ım, ahlaklarımızı güzel eyle, Mısır’ımızı koru ve bizi sevdiğin işleri yapmaya muvaffak eyle! Allah’ım Mısır’ı ve halkını tüm kötülüklerden koru.

* * *

Hicretinden Alınan Dersler

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de: “İman edenler, hicret edenler, Allah yolunda cihad edenler; şüphesiz bunlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendirbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Resûlullah’ın (s.a.v) Mekke’den Medine’ye hicreti, insanlık tarihinin seyrini değiştiren büyük tarihsel bir olaydır. Biz hicretin toplum ve medeniyetlerin gelişmesine katkıda bulunan tüm anlamlarını çağırmaya acil bir ihtiyacımız vardır. Hicret hak ile batıl arasında bir mücadele olup adalet, eşitlik ve inanç özgürlüğü temelleri üzerine sivil bir devlet kurmayı hedefleyen olumlu bir dönüşüm oluşturmuştur. Ayrıca insan onurunun korunması, bir arada yaşama ve tek bir vatan çocukları arasındaki sosyal uyumun temelini sağlamlaştırmak ve farklı anlarıyla ekonomik faaliyete katılmak için önemli bir etkendi. Peygamber (s.a.v), çeşitli esaslar üzerine devleti kurmuştur. Bu esaslardan şunlardır:

Mescidin inşa edilmesi: Peygamber Efendimiz Medine’ye gelince ilk iş olarak bir mescidin inşa faaliyetlerine başladı. Şüphesiz insanın Yaratıcı’sı ile olan ilişkisi her şey için emniyet valfidir. Doğru dindarlık; inşa edip yıkmayan dengeli kişiliğin yapımında en önemli faktörlerdendir. Mescit her şeyden önce bir ibadet yeridir. Ancak toplumda değerleri kökleştiren bilimsel ve sosyal mesajı vardır.

Ekonomik yapı: Güçlü bir ekonomi, devletin temellerinin en önemlisidir. Güçlü ve istikrarlı ekonomi, devletlerin yerel ve uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmelerini destekler, ayrıca vatandaşlar için iyi bir yaşam temin eder. Ekonomi zayıfladığında yoksulluk, hastalıklar yayılır, krizler ve cinayetler de çoğalır. Yine de ekonomisi zayıf olan devlet, hiç bitmeyen anarşiye sokmak isteyen düşmanlar için bir fırsat olur.

Bu nedenle, Hz. Peygamber (s.a.v), Medine’nin; halkın ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak, kendisini savunmak ve gerçek İslam dininin emrettiği barış, güvenlik ve kâinatın imarını kapsayan mesajını gerçekleştirmek için güçlü ekonomiye sahip bir toplum olmasını isterdi. Peygamber Efendimiz Medine’de meşru bir kazanım ve ticaret kaynağı olmak üzere büyük bir çarşı ve bir de zanaat ve meslek erbabına özel bir merkez kurmak için gayret gösterdi ve Peygamberimiz tarafından kurulan bu çarşıya Elmenâhe çarşısı denilirdi. Resûlullah (s.a.v) Medine için bir pazar kurmak isteyince önce Benû Kaynuka’ pazarına geldi. Arkasından da Medine pazarına gitti. Sonra da (halka) “işte burası sizin pazarınızdır” buyurdu. Büyük Muhacirler de çeşitli ticaret faaliyetlerine katılarak Ensarlardan yardım almayı kabul etmediler. Abdurrahmân ibn Avf rivayetine göre, Muhacirler Medine’ye geldikleri zaman Resûlullah (s.a.v), Abdurrahmân ibn Avf ile Sa’d ibnu’r-Rabî’ arasında kardeşlik kurdu. Sa’d ibnu’r-Rabî’, Abdurrahmân’a hitaben: “Ben mal yönünden Ensâr’ın en zenginiyim. Malımı iki kısma böleyim. Benim iki kadınım var. Bak düşün! Onlardan hangisi senin hoşuna giderse onun ismini bana şöyle de ben onu boşayayım. Boşayacağım o kadının iddeti geçince sen onunla evlenirsin” dedi. Abdurrahmân ibn Avf da Sa’d’a: “Allah ehlini ve malını sana mübarek eylesin! Ticâret yapılan çarşınız nerde bana söyle?” dedi.

Gıdasını, giyimini, ilacını ve silahını üretemeyen ümmetler ne saygınlık ne irade ne de bir şey elde edebilir. Bunun için şöyle derler: “iyilik yaptığın kişiye emir, vazgeçtiğin kişiye eşit ve muhtaç olduğun kişiye esir olursun”. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Üstteki el, alttaki elden daha hayırlıdır”. Yine de şöyle buyurur: “Veren el ise, alan elden elbette ki hayırlıdır”. Hiçbir şüphe yok ki bu durum; milletler, kurumlar, aileler ve bireyler için de geçerlidir. Bu nedenle hiç kimse malın yaşam, gelişim ve saygınlık için önemini inkâr edemez. Şair Ahmed Şevkı şöyle der:

İnsanlar bilgi ve mal ile krallıklarını kurarlar

Cehalet ve azlık üzerine kurulan bir krallık yoktur.

Peygamber Efendimiz, bu muameleleri düzenleyen kuralları belirleyerek alışveriş konusunda müsamaha göstermeyi teşvik etmiştir.  Hadis-i şerifte “Satışta, alışta ve borcunu istemekte kolaylık gösteren kimseye Allah rahmet etsin” buyrulmaktadır. Doğruluğun olmadığı yerde güven de olmaz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmaktadır: “Güvenilir ve dürüst tacir peygamberlerin, sıddıkların ve şühedânın yanı başındadır”. Ayrıca Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem Karaborsacılığı yasaklayıp şöyle buyurdu: “Pahalanması için, kim bir yiyecek maddesini kırk gün saklarsa, o, Allah’tan yüz çevirmiştir, Allah da ondan yüz çevirmiştir”. Resûlullah alışveriş işlemini bizzat takip edip insanları daha iyi olana yönlendirirdi. Ebû Hureyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem pazarda bir buğday sergisine uğradı. Elini buğday yığınının içine daldırdı, parmakları ıslandı. Bunun üzerine satıcıya:

– “Ey zâhîreci! Bu ıslaklık nedir?” buyurdu. Adam:

– Ey Allah’ın Resûlü! Yağmur ıslattı, dedi. Resûl-i Ekrem:

– “İnsanların görüp aldanmaması için o ıslak kısmı ekinin üstüne çıkarsaydın ya! Kim bizi aldatırsa, bizden değildir” buyurdu.

Medine Sözleşmesi: Peygamberimiz hicretten sonra güçlü bir devlet kurabildi ve bu devletin temellerini Medine’de attı. Resûlullah sadece Muhacirler ile Ensarlar arasında kardeşlik kurmakla yetinmeyip hak ve sorumlulukları belirleyen Medine sözleşmesini de yaptı. Medine sözleşmesine dikkatle baktığımız zaman Hz. Peygamber’in (s.a.v) Allah’ın kendisine talim ettiği siyaset ile insanlığın temel sorunlarını çözecek esasları ve insanî değerleri asla göz ardı etmeyen bir anayasa hazırladığını görüyoruz. Bu yüzden denilebilir ki, Resûlullah (s.a.v) aynı zamanda insanlığa hizmeti ve güvenliği esas alan bir devlet kurmayı başaran ve sosyal bir toplum meydana getiren benzersiz ve güçlü bir devlet adamıydı. Resûlullah bu sözleşmede Yahudilere güvenlik, barış, özgürlük ve ortak savunma konusunda Müslümanların sahip oldukları tüm hakları vermiştir. Medine sözleşmesinin önemli maddelerinden şunlardır: “Yahudiler mü’minler gibi savaş devam ettiği sürece savaş masraflarını kendileri karşılamak mecburiyetindedirler”, “Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir” ve “Müslümanlar ve Yahudiler arasında, Medine’ye saldıracak kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır”.

Bu demek ki İslam’da sivil devlet hem Müslümanları hem de Müslüman olmayanları da ihtiva eder. Tüm hak ve görevleri koruyan toplumsal kurallara uymak şartıyla bize neyse onlara da olur. Bu şartların başında, barış ve haksız yere saldırmamak, insanlar arasındaki ilişkiyi düzenleyen sosyal sözleşmenin (Anayasa) maddelerini ihlal etmemek de gelir.

Tüm insanlar arasında barış içinde birlikte yaşama değerine uymak dini bir farzdır ve insanın yaşadığı gerçeğin gerektirdiği toplumsal bir zorunluluktur. Bu da herkes din, ırk veya başka bir şeyin ayrımcılığı olmaksızın aynı hak ve sorumluluklara sahip olan tek vatan evlatları hissini uyandırmadan gerçekleşmez.  Allah Teâlâ “Dinde zorlama yoktur. Artık, doğru olan yanlış olandan kesin olarak ayrılmıştır” buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz ve sahabeleri de kimseyi İslam dinine girmek için zorlamadılar, bir kilise ya da başka bir ibadet yerini yıkmadılar. Tarih boyunca Müslümanlar İslam’ın inanç özgürlüğünü sağladığını bildikleri için tüm ibadet yerlerine hürmet gösterirlerdi. Hiç kimse bu insanlığın çeşitliliği ve farklılığı değiştirme gücüne sahip değildir, çünkü ilahi iradenin aksi olacaktır. Bu bağlamda Allah Teâlâ “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” buyurmuştur. Haklara, görevlere ve ibadetlere hürmet göstermek devletin kurulması için temel bir şeydir.  Her ümmetin kutsal gördüğü bir inancı ve ilkeleri vardır. İslam diğer dinlere uyan insanlara zarar vermemizi yasakladı. Zira dinler insanları mutlu etmek için gelmiştir.  Allah Teâlâ “Allah’tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilgisizce, düşmanca Allah’a söverler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini câzip gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. Artık O ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir” buyurmuştur.

İslam Müslümanların kalplerinde Müslüman olmayanlarla iyilik ve iyi komşuluk temelini attı. Metinler açık bir şekilde bu temeli teyit etmek için geldi, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah din uğrunda sizinle savaşmayan sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı yasak kılmaz; doğrusu Allah adil olanları sever”.

İslam yine de Müslümanların gayrimüslimlere iyi muamele etmelerini emredip onlarla en güzel şekilde konuşmayı teşvik etti. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Zulme batmış bulunduklarından dolayı kendileriyle iyi münâsebet kurulması mümkün olmayanları dışında Ehl-i kitap ile en güzel yolla mücâdele edin. Onlara şöyle deyin: “Biz, bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim ilâhımız da sizin ilâhınız da tek olan Allah’tır. Biz, yalnız O’na boyun eğen Müslümanlarız”.

Bilelim ki Medine Sözleşmesi, insan saygınlığını korumak ve medeniyetleri geliştirmeyi hedefleyen ulusal çabaları birleştirmek için alınacak bir örnek idi.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Muhakkak ki vatanın değeri ve önemi büyüktür. Vatanı sevip savunmak insanın yaratılışından gelen bir histir ve tüm semavi dinlerin teyit ettiği bir görevdir.  Vatan için savaşmak, mücadele etmek ve her koşulda savunmak vatan sevgisini gösterir. Dinimiz de vatan sevgisinin önemini belirtmiştir. Peygamber Efendimiz vatan sevgisi konusunda en iyi örnek verdi. Peygamber’in hicretten sonra vatanı olan Mekke’ye duyduğu hasreti dile getirişini delil olarak veriyor. Nitekim Hazret-i Peygamber, Mekke’ye hitaben şöyle buyurdular: “Sen ne hoş beldesin. Seni ne kadar seviyorum! Eğer kavmim beni buradan çıkmaya mecbur etmeseydi, senden başka bir yerde ikâmet etmezdim”. Hicretten sonra dua ile Rabbi’ne şöyle teveccüh buyurmuştu: “Allah’ım! Bize, Mekke’yi sevdiğimiz gibi Medine’yi de sevdir”.

Din ile devlet arasındaki ilişki zıtlık değil bütünleşme olup vatanı savunmak yapılması gereken ortak ilkesidir. İstikrarlı bir güvenlik olmadan istikrarlı bir ekonomi gerçekleşmez. Vatanı savunmak, korumak ve uğruna can feda etmek, toprağında ve seması altında yaşayan herkes için dini ve milli bir görevdir. Vatan sevgisi yalnızca duygularla gerçekleşmez, ama topluma ve bireye yararlı ve iyi davranışlar yapmakla gerçekleşir. Bundan dolayı vatanın güçlü ve onurlu bir şekilde devam etmesi için fedakârlık yapılmalıdır.

Gerçek vatanseverlik sadece yükseltilmiş sloganlar ya da tekrarlanan ifadeler değil, vatanseverlik inanç, davranış ve çalışmadır. Vatanseverlik; hayat sistemi olup vatana karşı duran zorlukları hissetmek, uğrunda can vermek için hazır olmak demektir. Dolayısıyla Allah’a verdikleri sözlerinde duran ve Allah yolunda ve vatan uğrunda can veren adamlara ne mutlu!

Ey Allah’ım, Mısır’ı, halkını, ordusunu ve polisini kötülüklerden koru ve ülkemizi hainlerin hilelerinden ve bozguncuların bozgunculuğundan muhafaza eyle!

* * *