Cuma Hutbesi

İşte İslâm budur

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de:

“وَمَنْ أَحْسَنُ دِينًا مِمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا”

 “İşlerinde doğru olarak kendini Allah’a veren ve İbrahim’in, Allah’ı bir tanıyan dinine tâbi olan kimseden dince daha güzel kim vardır? Allah İbrahim’i dost edinmiştirbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Şüphesiz İslam hem iyi olmaya ve iyi etmeye hem de dünyayı din adına tahrip değil din gereğince onu yeniden inşa etmeye davet eden bir dindir.  Bu din tüm alem için merhamet, güven, huzur ve barışa davet eder. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik”.

Cibril aleyhisselam Hz. Peygamber’e gelip, “Ya Muhammed bana İslam’dan haber ver” dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İslâm Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şehadet etmen, namaz ikame etmen, zekât vermen, ramazan orucunu tutman, yoluna gücün yeterse haccetmendir” buyurdu. Hadiste geçen İslam’ın temellerini düşünen kimse bilir ki bu temeller düzgün bir kişilik kurmakta katkıda bulunur. İnsan Allah’tan başka bir tanrı olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna inandığı zaman Allah’ın emirlerine ve yasaklarına uyarak bu şehadeti gerçekleştirmeye gayret eder. İnsan Peygambere ve onun öğretilerine gerçekten tabi olması için onun insanlara gösterdiği şefkat, merhamet, alçakgönüllülük ve yumuşaklık gibi muameleleri göstermelidir.

İnsan; İslam’ın en önemli temeli olan namazın semeresini ancak kötülüğü yasaklamak ve Allah yolunda olmakla elde edebilir. Böylece Müslüman kendisiyle ve tüm toplumla barış ve huzur içinde yaşar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklardan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyüktür”.

Zekâtın çeşitli imânsal ve insanî yönleri vardır. Halbuki zekât; ruhun maddi şeylere bağlanmasını azaltır ki insan malın bir amaç değil bir araç olduğunu öğrenir. Zekât; iş birliği, dayanışma ve karşılıklı merhametin vesilesidir.  Müslüman toplum; bencillik ya da olumsuzluğu bilmemeli. Zira bizim dinimiz cimrilik ve pintilik değil cömertlik ve fedakârlık dinidir. Mümin her zaman müsamahakâr ve cömert olur. Allah Teâlâ; Ensarları övdüğü bir ayette şöyle buyurdu: “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir”.

Oruç ise Müslümanın ahlakını kontrol eder. Oruçlu kimse Allah’a karşı gelmekten sakınmakla sabır ve tahammüle alışır ve kendini geliştirerek Yüce Allah’ı kızdıran her şeyden uzak durur. Peygamber Efendimiz buyurdu ki “Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: ‘Ben oruçluyum’ desin”. Başka bir hadiste “‘Her kim yalan söylemeyi ve yalanla amel etmeyi bırakmazsa, o kimsenin yemesini içmesini bırakmasına Allah için hiçbir ihtiyaç yoktur” buyurulmuştur.

Hac ibadetine gelince de onun öncesinde, sırasında ve sonrasında da davranışsal ve ahlaki bir yükümlülüktür. Allah Teâlâ buyurdu ki: “Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse (ihramını giyerse), hac esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur. Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. (Ey müminler! Ahiret için) azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır. Ey akıl sahipleri! Benden sakının”. Ebû Hureyre radıyallahu anh‘den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kötü söz söylemeden ve büyük günah işlemeden hacceden kimse, annesinden doğduğu gündeki gibi günahsız olarak (evine) döner“. İşte böylece İslam’ın bütün temellerinin iyilik, güvenlik ve barış ile topluma etkileri vardır.

Bizim hak dinimize dikkatle bakan kimse, yüce ahlakların dini olduğunu ve onun mesajı; bu yüce ahlakları tamamlamak için geldiğini anlar. Peygamber efendimiz buyurdu ki “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim”. Doğruluk, sadakat, eminlik, akraba bağlılığı, cömertlik, yardım, yiğitlik, insanları eziyet etmemek, muhtaçlara ve sıkıntılılara yardım, zayıflara merhamet ve hayvanlara şefkat nerede varsa işte orada doğru İslam hedefleri gerçekleşir.

Hiç kuşkusuz, İslam’ın özünü anlamak, asil mesajının sırlarını bilmek, ulvi hedefleri üzerinde durmak ve bunların hepsini modern gelişmeler ve gereklilikler ışığında uygulamak acil bir zorunluluktur. Zira çağdaş güçlüklerle yüzleşmek, terörist ve aşırılık yanlılarının direncini kırmak, sapkın düşünceyi kuşatmak, atalet, kapanma, yanlış anlama, dar görüşlülükten kurtulmak ve bu darlıktan çıkıp daha geniş, daha kolay ve daha olgun ve bilinçli bir dünyaya kavuşmak için İslam’ı doğru anlamak gerekir. Böylece ülkelerin ve insanların menfaatleri gerçekleşir ve güvenlik, barış, istikrar ve tüm insanlığın mutluluğunu sağlayan yüksek insanî değerler yayılır.

Her Müslüman’ın yapması gereken en önemli görevlerden biri; İslam dinindeki tüm büyüklük yönlerini insanlara göstermektir, böylece tüm dünya İslam’ın barış dini olduğunu ve tüm insanları barışa davet ettiğini bilecektir. Selâm yani barış Yüce Allah’ın ismidir. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “O, öyle Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selamdır, emniyete kavuşturandır”. İslâm milletinin selâmlaşması da “Selâm”dır. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek «Sen mümin değilsin» demeyin”. Selam da cennet ehlinin selamlaşma şeklidir: Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Melekler de her kapıdan onların yanına varacaklardır. (Melekler:) Sabrettiğinize karşılık size selam olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir! (derler)”. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem selâm verip namazdan çıkınca üç defa şu duayı okurdu: “Allah’ım selâm sensin. Selâmet ve esenlik sendendir. Ey azamet ve kerem sahibi Allah’ım, sen hayır ve bereketi çok olansın”.

İslam, insanın saygınlığını koruyan bir dindir. Ayrıca gıybet, dedikodu, kıskançlık, nefret, horlama, tahkir ve her türlü zararı yasaklayan bir dindir. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir”. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir kimse kardeşine bir demirle işaret ederse, elinden onu bırakıncaya kadar melekler ona lânet eder. Ana baba bir kardeşine olsa bile“. Ayrıca Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) dövme yapmayı yasakladı. İşte yüzüne damga vurulmuş bir merkebin yanından geçti. Bunun üzerine; “Bu hayvanın yüzünü dağlayana Allah lânet etsin!” buyurdu.

Oruç tutan ancak komşularına eziyet eden bir kadın durumu Resûlullah’a sorulduğunda “O kadın cehennem ehlindedir!” buyurdu. Başka bir hadiste Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse komşusuna iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!”.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun. 

Kıymetli Müslüman kardeşlerim!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, onun sahabileri gönlünde İslam’ın asil öğretilerini, ahlaklarını ve değerlerini sağlamlaştırmıştır. Öyle ki İslam; bütün insanlarla birlikte yaşamayı sağlayan bir hayat yöntem haline gelmiştir. İşte Hz. Ca’fer b. Ebi Talib radıyallahu anh; Habeşistan Kralı Necâşî’nin önünde, bu değer ve ahlakların bazılarını muhteşem bir şekilde ve kendinden emin sözlerle açıklamıştır ve Necâşîye hitaben şunları söylemiştir: “Ey Hükümdar! Biz cahiliye karanlıkları içinde yüzen bir kavimdik. Putlara tapar, ölü hayvan eti yer, günah işlerdik. Akrabalarla ilişkiyi keser, komşulara kötü davranırdık. Aramızda güçlü olanlar zayıfları ezerdi. Allah bize aramızdan soyunu, doğruluğunu, güvenirliğini ve iffetini bildiğimiz bir elçi gönderinceye kadar bu şekilde yaşamaya devam ettik. Allah’ın elçisi, bizi Allah’ı birlemeye, O’na ibadet etmeye, bizim ve atalarımızın O’nun dışında ibadet ettiğimiz putları ve taşları terk etmeye davet etti. Bize doğru söylemeyi, emaneti yerine getirmeyi, akrabaları ziyaret etmeyi, komşulara iyi davranmayı; haramlardan sakınmayı ve insanları öldürmemeyi emretti. Bize kötü ve günah fiiller işlemeyi, kötü söz söylemeyi, yetimlerin malını yemeyi, iffetli kadına iftira etmeyi yasakladı. Allah’a ibadet etmeyi ve O’na herhangi bir şeyi ortak koşmamayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi ve oruç tutmayı emretti.”

Gerçek Müslüman yalan söylemez, aldatmaz, ihanet etmez ve insanların dilinden ve elinden emin olduğu kimsedir. Gerçek mümin de diğer kimselerin, malları, canları ve namusları hususunda kendisinden emin bulunduğu insandır. Gerçek Müslüman; İslam ahlaklarını yansıtan ve iyiliği insanlara dokunan kimsedir. Bu bağlamda Hz. Peygamberimiz şöyle buyurur: “Size gerçek mü’minin kim olduğunu bildireyim mi? O, diğer kimselerin, malları ve canları hususunda kendisinden emin bulunduğu insandır. Gerçek Müslüman da insanların, onun dilinden ve elinden gelebilecek zararlar hususunda güvende olduğu kimsedir. Gerçek Mücahit ise nefsinin engellemelerine rağmen ömrünü Allah’a itaatle geçiren yiğittir. Gerçek muhacir de hata ve günahlardan uzak duran iman eridir”.

İslam’ın mesajı, insanlık, bilgelik, hoşgörü, şefkat, bolluk ve esneklik mesajıdır. İnsanları bir araya getiren, ayırmayan, birleşen ve dağıtmayan bir mesajdır. İslam; merhamet, hoşgörü, kolaylık, insanlık dolu bir dindir. Bu asil anlamları gerçekleştiren her şey de İslam’ın tam merkezinde yer almaktadır. Bu anlamlara uymamak İslam ve hedeflerine aykırıdır.

Ey Allah’ım, bizi en güzel ahlâklara yönlendir, Sen’den başkası yönlendiremez, bizi kötü ahlaklardan uzaklaştır, Sen’den başkası uzaklaştıramaz! Ey Rahmetlilerin en merhametlisi! Mısır’ı, halkını, ordusunu ve polisini de tüm kötülüklerden koru!

* * *

Yüce Allah’ı Zikretmek ve İnsan Üzerindeki Etkisi

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de:

“الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللَّهِ أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ”

 “Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulurbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Yüce Allah, kullarına O’nu zikretmeyi emredip karşılığında büyük ecir vaat etmiştir.  Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah-akşam tesbih edin” ve başka bir ayette “Allah’ı çokça anan erkekler ve çokça anan kadınlar var ya; Allah işte bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır” buyurmuştur. Yine başka bir ayette “Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçek müminlerdir. Onlar için Rableri katında nice dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır” buyurmuştur. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ümmeti Allah’ı çokça zikretmeye teşvik ederek şöyle buyurdu: “Size en hayırlı, Allah katında en değerli, derecenizi en fazla yükseltecek, sizin için sadaka olarak altın ve gümüş dağıtmaktan daha kazançlı, düşmanla karşılaşıp da sizin onların boynunu vurmanızdan, onların da sizi öldürmesinden daha çok sevap getirecek amelin ne olduğunu haber vereyim mi? diye sordu. Onlar da: Evet, söyle dediler. Resûlullah: “Allah Teâlâ’yı zikretmektir” buyurdu. Bir adam Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hitâben:

– Yâ Resûlallah! İslâmiyet’in emirleri çoğaldı. Bana sıkı sıkıya yapışacağım bir şey söyle, dedi. O da: “Dilin hep Allah’ı zikretsin!” buyurdu.

Allah’ı anmak, yapılması kolay ve fazileti büyük olan bir ibadettir ki faziletleri sayılmaz. Bu konuda Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh şöyle dedi: Muâviye Radiyallâhu anhu, mescitte bir halkaya uğradı. Onlara hitâben: ″Sizi burada oturtan nedir? ″ diye sordu. Dediler ki: ″Allah’u Teâlâ’yı zikretmek için oturduk″ Hz. Muâviye dedi ki: ″Allah’u Teâlâ sizi buraya ancak bunun için mi oturttu?″ Onlar: ″Evet, Allah’u Teâlâ bizi burada ancak bunun için oturttu″ dediler. Bunun üzerine Hz. Muâviye şöyle dedi: Ben sizi töhmet altında bırakarak, yemin ettirmeyeceğim. Sahâbe içinde Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’den en az hadis rivayet eden benim. Bir gün Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, ashabından bir halkaya çıkıp hitâben: ″Sizi burada oturtan nedir?″ diye sordu. Onlar: ″Biz burada Allah’u Teâlâ’yı zikretmek için oturduk. Bizi İslâm ile müşerref kıldığı için ve bize böylesine büyük bir lütufta bulunduğu için O’na hamd ediyoruz″ dediler. Peygamber Efendimiz: ″Allah’u Teâlâ sizi buraya sâdece bunun için mi oturttu?″ dedi. Onlar: ″Evet, Allah’u Teâlâ bizi ancak bunun için oturttu, başka bir gayemiz yoktur″ dediler. Bunun üzerine buyurdu ki: ″Size inanıyorum, itham edip size yemin ettirmeyeceğim. Lâkin bana Cibril gelip Allah’u Teâlâ’nın, meleklere karşı sizinle iftihar ettiğini bildirdi″.

Zikir; kalplerin hayatı ve Allah’ın en sevdiği sözdür. Ebû Mûsâ el-Eş‘arî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Rabbini zikredenle etmeyenin farkı, diriyle ölünün farkı gibidir.” Müslim ise bu hadisi şöyle rivayet etmiştir: “İçinde Allah’ın anıldığı ev ile Allah’ın anılmadığı evin farkı, diriyle ölünün farkı gibidir”. Ebû Zer radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Resûlallah bir gün ona ziyarete gitti. Ebu Zer: Anam babam sana feda olsun Yâ Resûlallah! Allah’ın en sevdiği sözlerin hangisidir’ diye sordu. Şöyle buyurdu: Allâh’ın melekleri ve kulları için seçtiği “Sübhânallahi ve bihamdihi” sözüdür”. Semûra b. Cündep’den şöyle rivayet edilmiştir: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Allah indinde sözün en makbulü dörttür: Sübhanallah (Allah’ı tenzih ederim), Elhamdülillah (hamd Allah’a mahsustur), La ilahe illallah (Allah’dan başka ilâh yoktur) ve Allahü Ekber (Allah en büyüktür) (sözleri). Bunların hangisinden başlasan sana zarar etmez, buyurdu.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Müferridler öne geçti” buyurdu. Bunun üzerine sahâbîler: Müferridler ne demektir, yâ Resûlallah? diye sordular. Resûlallah da: “Allah’ı çok anan erkeklerle kadınlardır” buyurdu. onun için Resûlullah; Hz. Muâz’a radıyallahu anh Allah’ı zikretmekle tavsiye etmişti. Halbuki Resûlullah bir gün “Ey Muâz! Vallahi seni gerçekten seviyorum” buyurdu. Muâz “Anam babam sana feda olsun Yâ Resûlullah, Vallahi be de seni gerçekten seviyorum” dedi. Sonra sözüne şöyle devam etti: “Muâz! Sana tavsiyem şu duayı her namazdan sonra okumayı bırakmamandır: Allah’ım, Seni zikir, Sana şükür ve Sana güzel kulluk hususlarında bana yardım et”.

Yüce Allah’ı zikretme ibadeti tüm koşullarda insana bağlı olur. Müslümanın da her zaman ve her durumda yerine getirmesi gereken bir ibadettir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar”. Müslüman’ın hayatı tüm ibadetler ve işlerde Allah’ı zikretmekle doludur. Namaz da bir zikirdir; Allah Teâlâ “Beni anmak için namaz kıl” buyurmuştur ve başka bir ayette şöyle buyurdu: “Namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklardan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyüktür”. Yani namaz kılmakta iki büyük anlam vardır: birincisi: çirkin utanmazlıklardan ve kötülüklerden alıkoyar. İkincisi de Allah’ı zikretmek de muhakkak en büyüktür.

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), bize Müslüman’ın gözetmesi gereken birçok zikir duasını öğretti. Ebû Hureyre radıyallahu anh şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sabahleyin şöyle dua ederdi: Allah’ım! Senin lütfunla sabaha ulaştık, senin lütfunla akşama erdik. Sen isteyince dirilir, sen isteyince ölürüz. Yeniden diriltip huzurunda toplayacak olan da sensin.” Akşamleyin şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Senin lütfunla akşama erdik, Senin lütfunla sabaha ulaştık. Sen isteyince dirilir, sen isteyince ölürüz. Huzuruna varılacak olan da sensin”. Yine de Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kim sabaha erdiği zaman: ‘Allah’ım, benimle veya mahlukatından herhangi biriyle hangi nimet sabaha ermişse, bu sendendir. Sen birsin, ortağın yoktur, hamd sanadır, şükür sanadır.’ derse, o günkü şükür borcunu ödemiştir”. Kim de aynı şeyler akşama erince söylerse o da o geceki şükür borcunu eda eder. İnsanın gününe Allah’ı zikretmekle başlaması ve gününü Allah’ı zikretmekle bitirmesi ne güzeldir. Aralarında da zikretmeye devam eder daha da güzeldir.

Ayrıca evden çıkıp girerken okunan dualar vardır. Bu bağlamda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim, evinden çıkarken: “Allah’ın adıyla çıkıyor, Bütün işlerimde Allah’a dayandım. Güç ve kuvvet ancak ve ancak Allah’ın yardımıyla olur” derse kendisine: “Doğruya iletildin, ihtiyaçların karşılandı, düşmanlarından korundun, diye cevap verilir. Şeytan da kendisinden uzaklaşır”. Ümmü Seleme radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem evinden çıkacağı zaman şöyle dua ederdi: “Allah’ın adıyla çıkıyorum, Allah’a güveniyorum. Allah’ım sapmaktan, saptırılmaktan, kaymaktan kaydırılmaktan, haksızlık yapmaktan, haksızlığa uğramaktan, câhilce davranmaktan ve câhillerin davranışlarına muhatap olmaktan sana sığınırım.”

Eve girerken okunan dualardan şunlardır: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kişi evine girince şu duayı okusun: “Allah’ım! Senden hayırlı girişler, hayırlı çıkışlar istiyorum. Allah’ın adıyla girdik, Allah’ın adıyla çıktık, Rabbimiz Allah’a tevekkül ettik”. Bu duayı okuduktan sonra ailesine selam versin“. Yine de şöyle buyurdu: “Sizden biri her gün bin sevap kazanmaktan âciz midir?” diye sordu. Yanında oturanlardan biri: Bir kimse her gün bin sevabı nasıl kazanır? diye sordu. Resûlullah şöyle buyurdu: “Yüz defa sübhânallah der, ona bin iyilik yazılır veya bin günahı bağışlanır

Yemeğe ve içmeye başlamadan önce okunacak dualar da vardır. Başlarken bismillah ve bitirdikten sonra elhamdülillah söylemek gibidir. Ebû Seleme’nin oğlu Ömer şöyle dedi: Ben Hz. Peygamber’in himâyesinde yetişen bir çocuktum. Yemek yerken, elim yemek tabağının her yanına giderdi. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana şöyle buyurdu: “Ey Oğul, besmele çek! Sağ elinle ye! Hep önünden ye!”. Rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yemek yedikten sonra şöyle derdi: “Bizi yedirip içiren ve Müslüman kılan Allah’a hamdolsun”.

Peygamber Efendimiz çarşıya girerken okunacak zikirleri de öğretmiştir. Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Kim çarşıya girdiği zaman, “Allah’tan başka ilah yoktur. O, birdir hiçbir ortağı yoktur. Mülk ve saltanat ancak O’nundur ve hamd O’na mahsustur. 0, yaşatır ve 0, öldürür. O, daima diridir, ölmez. Her türlü hayır ancak O’nun elindedir ve O, dilediği her şeye kadirdir” zikrini okursa Allah ona bir milyon sevap verir, onun bir milyon küçük hatasını siler ve onun için cennette bir köşk yaptırır”.

Müslümanın hoşlandığı bir şey gördüğü zaman, “maşallah! kuvvet yalnız Allah’ındır” demesi gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Bahçene girdiğin zaman, “Maşallah! Kuvvet yalnız Allah’ındır”. Yine de Müslüman belalı veya özürlü insanları gördüğünde, kısık sesle Allah’a şükretmelidir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim özürlü veya sakat birini görünce: Sana verdiği bu musibetten beni afiyette kılan ve beni birçok yarattıklarına karşı üstün kılan ve nimetlerle donatan Allâh’a hamdolsun” derse yaşadığı sürece o dertten kurtulmuş olur”.

Müminin sıkıntılı ve dertli olduğu zaman Rabbine dua edip zikretmelidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Zünnûn’u da (Yunus’u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: «Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!» diye niyaz etti. Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız”. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir keder ve üzüntü hissettiği zaman şöyle dua ederdi: “Azamet ve müsamaha sahibi olan Allah’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Azametli arşın sahibi olan Allah’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Göklerin rabbi, yerin rabbi ve yüce arşın rabbinden başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur”.

İşte Resûlullah’ın bize öğrettiği ve bahsettiğimiz bu zikir dualarına devam edip ihmal etmeyen kişiye yol gösterilir ve gafletten kurtarılır ve şeytandan korunur. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz”. Başka bir ayette “Rabbini gönülden ve korkarak içinden hafif bir sesle sabah akşam an, gafillerden olma” buyurmuştur ve yine başka bir ayette şöyle buyurur: “Rahman olan Allah’ı anmayı görmezlikten gelene, yanından ayrılmayacak bir şeytanı arkadaş veririz”.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Yüce Allah’ı zikretmek; Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabilerinde pratik olarak uyguladıkları bir yaşam tarzıydı. Bu yüzden onların ortamı, Allah’ı anmakla doluydu. Verebileceğimiz örneklerden şudur: Hz. Ebû Bekir kendi hilâfet döneminde Hz. Ömer bin el-Hattâb’a kadılık görevini vermişti. Hz. Ömer’e tam bir yıl içerisinde başvuran olmayınca Hz. Ebu Bekir’den, bu görevi bırakmak için izin istedi. Ebu Bekir ona “bir meşakkatten dolayı mı ey Ömer?” dedi. O da dedi ki: Hayır, Ey Resûlullah’ın halifesi! Ama mümin bir kavimde bulunmama gerek yoktur. Halbuki herkes kendi hak ve ödevlerini bilir. Her birisi kendisine arzu ettiği şeyi Müslüman kardeşine de arzu eder. Biri hazır bulunmayınca onu ararlar, hastalanınca ziyaretine giderler, muhtaç olunca yardım ederler ve başına bir şey gelince teselli ederler.  Onlara göre din hep nasihattir ve ahlakları da iyiliği emredip kötülüğü yasaklamaktır. O zaman aralarında husumet olur mu?

Müslüman kimse; eğer Allah’ı zikretmeyi kalbinde gerçekleştirirse, dilinde tekrar ederse, gereğince uzuvlarına hâkim olursa hidayet bulur, Allah’ın rızasını kazanır, rızkı bereketlenir, üzüntüsü biter ve huzur bulur.

Allah’ım, Seni zikir, Sana şükür ve Sana güzel kulluk hususlarında bize yardım et. Ey Allah’ım ülkemizi ve tüm dünya ülkelerini tüm kötülüklerden koru!

* * *

Devletin İnşası Dinî Anlayışı

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de:

“وَتَعَاوَنُوا عَلَى البِرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُوا عَلَى الإِثْمِ والعُدْوَانِ”

 “İyilik ve takvada yardımlaşın. Günah ve haddi aşmak hususunda yardımlaşmayınbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Hiç şüphesiz, bütün milletler ve halklar; kendi hedeflerine ulaşmak için tüm enerjileri ve kaynaklarını kullanarak güçlü ve istikrarlı bir devlet kurmaya çalışırlar. Devleti yeniden inşa etmek için koşulları ve zorlukları bilmek ve tecrübe kazanmak lazımdır. Sadece politik, ekonomik ve kültürel ittifakların dilinden konuşan hızlı değişim dünyasında, bireyler ve grupların anlayışı ile devlet inşası anlayışı arasında büyük fark vardır. Bu ittifaklar hiçbir kimse veya hiçbir devletin görmezden gelemeyeceği uluslararası kurallar, yasalar ve antlaşmalara göre düzenlenir.

Devlet koruma, devlet güvenlik, devlet huzur, devlet istikrar, devlet sistem, devlet kurumlar, devlet; fikirsel, siyasi, ekonomik, düzenleyici ve hukuki bir inşadır. Devlet olmadan her yerde düzensizlik yayılır.

Devlet inşasının en önemli faktörleri: devletin kamu kurumlarını güçlendirmek, anayasa ve adalet devletini ve hukukun üstünlüğünü korumaktır. Bireylerin devletin yasalarına ve düzenlemelerine hatta trafik kurallarına uymaları gerekir. Can kaybına ve sakatlamaya yol açan ters yönde sürmek, hız limitinin üzerine çıkılmak veya insan ve yol haklarına aykırı diğer şeylerle kuralları ihlal etmemek lazım. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın”. Peygamber efendimiz de “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur” buyurdu.

Düzeni korumak ve ona saygı göstermek; güçlü ve istikrarlı bir devlet kurulmasına katkıda bulunur. Halbuki her toplumun; üyelerin davranışlarını düzenleyen, insan haklarını koruyan, görevlerini yerine getirmesini zorunlu kılan, sisteme saygı gösteren ve hukukun üstünlüğünü koruyan kurallara ve yasalara sahip olması gerekir.

Yasalara saygı duymak ve kanunlara uymak, devletin kurulmasında en önemli faktörlerden biridir. Yasa, tüm vatandaşlar için bir korumadır, toplumun yasalara saygı göstermeden istikrarlı kalması imkansızdır. Toplumda her birinin kendi yararlarına ulaşabilmek için üzerine düşen sorumluluğu alması gerekir. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz elinizin altındakilerden sorumlusunuz.  Yönetici bir çobandır. Erkek, aile halkının çobanıdır. Kadın, kocasının evi ve çocukları için çobandır.  Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlık yaptıklarınızdan sorumlusunuz”. İşte sorumlu toplum, herkesin rolünü bildiği ve başkalarına saygı duyduğu uyumlu bir toplumdur. Adaletin hüküm sürdüğü ve tüm toplum üyelerinin istikrar ve güven içinde olduğu bir ülke olabilmemiz için kanunlara ve başkalarının haklarına hürmet etmemiz gerekir. Böylece milletimizi milletler arasında lâyık olduğu seçkin yeri elde ettiğini göreceğiz.

Devletin kurulmasında en önemli faktörlerden biri de ekonomik yapıdır. Gelişen devletin vazgeçilmez önemli dayanaklarından biridir. Güçlü ekonomi; devletin kendi iç ve dış yükümlülüklerini yerine getirmelerini ve vatandaşlar için iyi bir yaşam sürmelerini sağlar, ekonomi zayıfladığında, yoksulluk ve hastalık yayılır, daha sonra hayat karışır, ahlak da bozulur, cinayetler çoğalır ve düşmanlar ülkede bozgunculuk yapmak için fırsat bulurlar. Bu yüzden temel unsurlarını üretmeyen ve başkalarına dayanan millet hiçbir zaman kendi kararlarına hâkim olamaz.

Güçlü bir ekonomiye sahip olan devlet diğer dünya devletleri arasında onurlu bir şekilde yaşar, bu nedenle İslam; vazgeçilmez ve hayat temeli olan mal için büyük bir özen gösterdi.

Devleti ekonomik olarak geliştirmek için ciddi çalışmak ve üretimi arttırmak gerekir. Hiçbir millet, kurum veya aile bile çalışmadan ayağa kalkamaz. Sadece çalışmak değil ama üretimi arttırmak için ciddi çalışıp tecrübe kazanmak da gerekir. Yüce Rabbimiz çalışmamızı ve yeryüzünde gayret etmemizi teşvik ederek şöyle buyurdu: “Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz”. Ve başka bir ayette şöyle buyurdu: “Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur. Şu hâlde yerin üzerinde dolaşın ve Allah’ın rızkından yiyin. Dönüş ancak O’nadır”. Bu bağlamda Peygamber Efendimiz “Hiçbir kimse, asla kendi kazancından daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın Peygamberi Dâvûd aleyhisselâm da kendi elinin emeğini yerdi” buyurdu. Diğer bir hadiste “kendi elinin emeğini yiyip geceleyen kimse günahları affedilir”.

Üretmeye ve çalışmaya çağıran Hz. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Kıyâmet kopmaya baş­ladığında, birinizin elinde bir ağaç fidanı bu­lunsa, kıyamet kopmadan onu dikmeye gücü ye­terse, hemen diksin”. Yine de başka bir hadiste şöyle buyurur: “Bir Müslümanın diktiği ağaçtan veya ektiği ekinden insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o Müslüman için birer sadakadır”. İşte bu yüzden emek ve üretmek sayesinde dünya inşa edilir ve insan kendi onurunu ve saygınlığını korur.

Devletin inşası etkenlerinden biri: Kültürel, dini ve bilimsel bir bilinç oluşturmaktır. Bilincin kaybı veya zayıflığı, güçlü ve istikrarlı bir devletin inşasına katkıda bulunamaz ve bu nedenle toplum üyeleri arasında bilincin arttırılması ve her biri görevlerini ve haklarını bilmesi gerekir.

Toplumun tüm üyeleri; ahlaki eğitim, faydalı kültür ve cehaleti ortadan kaldırmak yoluyla bilinçli bir şekilde davranacaklar. İnsanların; ortadaki zorlukları anlamalarını ve asılsız söylentileri yalanlamalarını sağlayan kültürel, dini ve bilimsel bilinci oluşturmak için tüm devlet kurumları güçlerini birleştirmelidir. Ülkemiz hakkında yayılan söylentilerin doğru olup olmadığından emin olmamız ve önyargı oluşturmadan önce acele etmemek gerekir. Yüce Allah şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir millete fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz”.

Dikkatli ve bilinçli olmalıyız, başkalarımızdan ibret almalıyız ve engin hayat tecrübelerinden faydalanmalıyız. Allah Teâlâ “Ey iman edenler! Tedbirinizi alın” buyurmuştur. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Mü’min bir yılan deliğinden iki defa ısırılmaz”. Bilelim ki bizim iş ve sorumluluklarımız çerçevesinde devleti inşa edip korumak hepimizin boynunun borcudur. İnşa etmemiz için yıkıcılara karşına çıkmamız lazım. Şair diyor ki

Ne zaman tamamlanır ki binalar… Sen inşa ederken başkası yıkar.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Din kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et.” Bir adam: Ya Resûlullah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zâlimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz? dedi. Peygamberimiz: “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir” buyurdu. Her birimiz, sorumluluğu çerçevesinde vatanın menfaatine zarar verenlere engel olmalıdır. Haksızlık konusunda baba çocuğuna, kardeş kardeşine, dost dostuna engel olmalıdır. Etrafımızda olup bitenleri görmezden olmayıp olumsuz olmamalıyız. Bu bağlamda Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: “Sakın, “Eğer herkes iyilik yaparsa ben de yaparım, herkes kötülük yaparsa ben de yaparım” diyen nemelazımcılardan olmayın. İnsanlar iyilik yaparsa iyilik yapmayı, kötülük yaparsa kötülük yapmamayı içinize yerleştiriniz”. Yine de başka bir hadiste Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak orada duranlarla bu sınırları aşıp ihlâl edenler, bir gemiye binmek üzere kur’a çeken topluluğa benzerler. Onlardan bir kısmı geminin üst katına, bir kısmı da alt katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar: Hissemize düşen yerden bir delik açsak, üst katımızda oturanlara eziyet vermemiş oluruz, dediler. Şayet üstte oturanlar, bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa, hepsi birlikte batar helâk olurlar. Eğer bunu önlerlerse hem kendileri kurtulur hem de onları kurtarmış olurlar.”

İnsan kendi zatinde salih olması yeterli değil, ama dönemin yaşadığı gerçeklik; salihlik aşamasını ıslah aşamasıyla tamamlamayı gerektirir.  Yüce Allah “Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka yahut bir iyilik yahut da insanların arasını düzeltmeyi isteyen (in fısıldaşması) müstesna. Kim Allah’ın rızasını elde etmek için bunu yaparsa, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz” buyurmuştur. Başka bir ayette Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: “Rabbin, halkları salih ve ıslah edici kimseler iken memleketleri zulmederek helâk etmez”. İşte bunun için ıslah peygamberlerin yöntemidir, ıslah aracılığıyla ülkeler gelişir, çatışma, şiddet, terör ve bozgunculuk olmadan insanların barış ve huzur içinde yaşamaları için vatanın birliği, gücü ve bağlılığı korunur.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun. 

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Devletin inşasında etkili faktörler arasında: Sosyal yapı, İslam, toplum üyeleri arasında sosyal bağların ve ilişkilerin güçlendirilmesine, tek vatan evlatları arasında dayanışma ve merhamet gösterilmesine ve başkalarına zarar verilmemesine yönlendirdi. Bu hususta Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz”. Başka bir hadiste Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Vallâhi imân etmiş olmaz. Vallâhi imân etmiş olmaz. Vallâhi imân etmiş olmaz” buyurdu. Sahâbîler: Kim imân etmiş olmaz, yâ Resûlallah? diye sordular. “Yapacağı fenalıklardan komşusu güven içinde olmayan kimse!” buyurdu. Yine başka bir hadiste Resûlullah şöyle buyurdu: “Komşusunun aç olduğunu bildiği halde tok yatan, bana iman etmiş olmaz”.

Sosyal yapının tezahürleri arasında da: aile bağlılığıdır. Zira aile; toplumu oluşturan ilk yapı taşıdır. Aile, gelecek evlatlarını yetiştirip onların bedenleri ve zihinlerini geliştirir, aile gölgesi altında sevgi, şefkat ve dayanışma duyguları kavuşur. Sağlam aile kucağında iyi ahlaklar ve değerler öğretilir. Dolayısıyla aileler çocuklarına sorumluluk bilincini ve bağımsızlık duygusunu kazandırmalılar.   Peygamberimiz sallallah aleyhi ve sellem “Bakmakla yükümlü olduğu kimseleri ihmal etmesi, kişiye günah olarak yeter” buyurdu.

Devleti inşa etmenin faktörlerinden biri: ahlaki ve davranışsal değerleri yüceltmektir. Değerlere ve ahlaklara dayanmayan milletler ve medeniyetler zayıftır. Hatta yapısı kökeninde düşüş faktörlerini de taşır. Müslüman ahlaklar sayesinde iman derecelerinde yükselir. Güzel ahlak, Kıyamet Günü’nde kulun mizanını (terazisini) ağırlaştırır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kıyamet gününde mü’min kulun terazisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah Teâlâ çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder”. Başka bir hadiste Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e: İnsanları cennete en fazla götürecek şey nedir? diye sorulduğunda. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Allah’a karşı gelmekten sakınmak ve güzel ahlâktır” buyurdu. Resûlullah imanın tam veya eksik olması bakımından ölçü olarak ahlakı seçmiştir. Hadis-i şerifte “Mü’minlerin îmân bakımından en mükemmeli, huyu en iyi olanıdır”.

Güzel ahlak; kendi sahibini kötülüklerden ve yıkıcı olan kötü sözden korur. Yüce Allah: “Kötü bir sözün durumu da yerden koparılmış, ayakta durma imkânı olmayan kötü bir ağacın durumu gibidir” buyurmuştur.

Yüce Allah’tan bizi en yüce ahlaklara hidayet etmesini, bize huzur ve güven nimetini daim eylemesini dileriz. Ey Allah’ım ülkemizi ve tüm dünya ülkelerini tüm kötülüklerden koru!

* * *

Şehitlerin ve Vatan Uğrunda Can Feda Edenlerin Mertebesi

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de:

“وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌ بَلْ اَحْيَاۤءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ”

 “Allah yolunda öldürülenlere ‘Ölüler’ demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsinizbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Bugünlerde Mısır halkı; ülke tarihinin en büyük destanı ve Allah Teâlâ’nın Mısırlılara bağışladığı 10 Ramazan 1393’te ve 6 Ekim 1973 zaferi yıldönümünü kutluyor. Bu zafer sayesinde Mısırlılar kendi topraklarını ve saygınlığını geri aldılar. Bu büyük savaşta Mısırlı askerler, kahramanlığın, kurtuluşun ve fedakarlığın en yüksek anlamlarının altını çizdiler. Mısırlı askerin amacına ulaşmak için Allah’a olan inancı ile güveni, kendi kararlılığı ve irade gücü belli de oldu.

Hedefler ulvi ve şerefli olunca fedakarlıklar da kıymetli olmalıdır. İnsan Allah yolunda can feda etmekten daha kıymetli bir şeyi yoktur. Din, vatan, toprak ve namusu savunan kişi şehitlik mertebesine ulaşmak için can feda eder.

Şehitlik mertebesine ulaşmak Allah’ın hediyesi olup Allah Teâlâ Peygamberler ve Sıddıklardan sonra en sevdiği insanlara bağışlar. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştır!”. Muhakkak ki Allah’ın şehit olmak için bir insan seçmesi, Allah’ın bu insana razı olduğuna dair bir kanıttır. Bu mertebeden daha üstün bir mertebe yoktur. Allah Teâlâ “Sizden şehitler edinmek için böyle yapar” buyurmuştur. Şehit; kendi Rabbinin razısını kazanmak için vatanını savunan, ahireti dünya yerine tercih eden, arzuların üstünden gelen ve din ve vatan uğrunda savaşıp can feda eden kişidir.

Şehidin bu mübarek mertebeye kavuşması ne kutludur. Allah ile yapmış olduğu bu alışverişten dolayı sevinmelidir. Allah Teâlâ “Allah müminlerden, kendilerine vereceği cennet karşılığında canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Müjdelenen bu cennet Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah’ın yerine getirmeyi uhdesine aldığı kesin bir sözdür” buyurmuştur. Mükâfatı ebedi cennet olan mertebe ne güzeldir.  Enes’ten radıyallahu anh rivayet edildiğine göre, Ümmü Hârise İbni Sürâka diye bilinen Ümmü Rübeyyi’ Binti Berâ, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‘e geldi ve:

–Yâ Resûlallah! Bana Hârise’den haber verir misiniz? –Hârise Bedir Savaşı’nda şehit düşmüştü– Eğer cennette ise sabredeceğim; böyle değilse ona ağlamaya çalışacağım, dedi. Peygamber Efendimiz:

–”Ey Ümmü Hârise! Şüphesiz cennetin içinde cennetler vardır; senin oğlun bunların en yücesi olan Firdevs cennetindedir” buyurdu.

Hak şehidi; aşağılığı herhangi bir şekilde kabul etmeyen, zilleti reddeden ve kendi malına ve sahip olduğu şeye saldırmak isteyene karşı çıkandır. Ebû Hureyre radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‘e bir adam geldi ve:

–Yâ Resûlallah! Bir kişi gelip malımı almak isterse ne yapayım? dedi. Resûlullah:

– “Ona malını verme” buyurdu.

– Benimle savaşmaya kalkarsa ne dersin? diye sordu;

– “Sen de onunla savaş” cevabını verdi.

– Adam beni öldürürse? dedi; Peygamberimiz:

– “Sen şehit olursun” buyurdu.

– Peki ben adamı öldürürsem? deyince, Efendimiz:

– “O cehennemdedir” buyurdu.

Yine hak şehidi: toprağı, namusu ve vatanını savunan kişidir. Zira gerçek Müslüman; vatanı savunmanın can, din ve malı savunmak gibi olduğunu iyi bilir. Saîd İbni Zeyd’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Malı uğrunda öldürülen şehittir; kanı uğrunda öldürülen şehittir, dini uğrunda öldürülen şehittir; ailesi uğrunda öldürülen şehittir.”

Bunun için şehitlik anlamı insanın Allah yolunda din ve toprağı savunmayı ve saldırgana karşı çıkmayı gerektiren her durumda kendi canını feda etmesine bağlıdır. Bildiğimiz gibi vatan sevgisi imandandır. Bu arada, kanları Mısır’ın temiz toprağıyla karışan ve Allah’ın rızasını kazanan, Ekim zaferin kahraman şehitlerini kutluyor ve saygıyla anıyoruz. Yüce Allah’ın bizi şehitlerden saymasını dileriz.

Şehitliğin büyük semereleri vardır: Yüce Allah Kuran-i Kerim’de bildirdiği gibi şehitler Allah katında diridirler ve rızıklanırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. Onlar, Allah’tan gelen nimet ve keremin; Allah’ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler”. Evet! Onlar hem diridirler hem de Allah katında en güzel lütuf ve ikramlara kavuşmakta, en büyük ecir ve mükâfatı almaktadırlar. Onlar hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiç kimsenin hatırından bile geçirmediği cennette mutlular.  Arkalarından gelecek şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı ve güzel lütuf ve nimet bulunduğu müjdesinin sevincini duymaktadırlar.

Câbir İbn-i Abdullah’tan şu hadis-i şerif nakledilmiştir: Cabir şöyle rivayet ediyor: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bana: “Yâ Câbir! Allah’u Teâlâ’nın babana söylediği sözü sana haber vereyim mi?” diye sordu. Ben: “Evet” dedim. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Allah, perde ardından olmaksızın hiç kimse ile kat’iyen konuşmamıştır. Velâkin babanla perdesiz ve doğrudan doğruya konuştu ve ona: ″Ey kulum! Benden ikram iste, sana vereyim” buyurdu. Baban da: “Ey Rabbim! Arzum, beni diriltirsin, ben de ikinci defa senin uğrunda şehit edilirim” dedi. Allah’u Teâlâ da: “İnsanların dünyâya hiç dönmeyecekleri hükmü şüphesiz benim tarafımdan önceden verilmiştir” buyurdu. Baban: “Yâ Rabbi! O halde bizim durumumuzu arkamda kalanlara bildir” dedi. Bunun üzerine “Allah yolunda öldürülenleri, ölüler zannetmeyin. Bilakis onlar diridirler ve Rableri katında rızıklanmaktadırlar” ayeti indirildi” buyurdu.

Şehitliğin mükâfatı hakkında Mıkdad İbn Ma’d-i Yekrib’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: ″Şehidin Allah katında altı özelliği vardır. Kanının ilk damlası ile günah­ları bağışlanır. Cennetteki yeri kendisine gösterilir. Kabir azâbından korunur. En büyük korkudan (Cehennem korkusundan) emin olur. İman elbisesi kendisine giydirilir. Hûruliyn ile evlendirilir ve akrabalarından yetmiş kişi hakkında şefaat etmesi kabul edilir″.

Allah’ın şehitlere bağışladığı lütuflardan; Meleklerin ara vermeksizin şehitleri kanatlarıyla gölgelendirmeleridir. Bu hususta Câbir İbni Abdullah radıyallahu anhümâ şöyle dedi: Babamın müsle yapılmış cesedi getirilip Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in önüne konuldu. Yüzünü açmak üzere gittim, fakat oradaki topluluk bana engel oldu. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem haykırarak ağlayan bir kadın sesini duyunca, “Neden ağlıyorsun? Ağlama! Melekler ara vermeksizin onu kanatlarıyla gölgelendiriyorlar” buyurdu.

Şehitler; cennete hesapsız azapsız giren ilk zümreyle birlikte olurlar. Abdullah bin Amr bin Âs (radıyallahu anhu) Resûlullah’ın şöyle buyurduğunu işittim dedi:

 “Kıyamet gününde Allah Teâlâ cenneti çağırır. Süsleri ve güzel kokusuyla geldiğinde Allah şöyle der: “Allah yolunda savaşan ve yolumda öldürülen ve yolumda eziyet edilen ve yolumda cihat eden kullarım nerede? Cennete girin.” Onlar ona hesapsız ve azap görmeden girerler. Bunun üzerine melekler gelir ve şöyle derler: “Rabbimiz, biz Sen’i bize tercih etmiş olduğun şunlardan gece ve gündüz tesbih ediyoruz ve takdis ediyoruz. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle der: “Bunlar Benim yolumda savaşan ve eziyet edilenlerdir.” Bunun üzerine melekler onların yanına bütün kapılardan girer ve “Sabrettiğinize karşılık selam sizlere, dünya yurdunun ne güzel sonucudur bu” derler”.

 Şehitler cennette en üstün ve en güzel evlere sahip olurlar: Semüre Bin Cündeb ‘den radıyallahu anh rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bu gece rüyamda iki adam gördüm. Yanıma gelip beni bir ağaca çıkardılar, sonra da bir eve götürdüler. O ev, şimdiye kadar benzerini görmediğim güzellik ve değerde idi. Sonra o iki kişi bana: Bu eşsiz ev, şehitler sarayıdır, dedi“.

İşte tüm bu mükâfatlardan ötürü bir tek şehit dünyaya geri gelmek ve ikinci defa Allah uğrunda öldürülmek ister.  Enes’den radıyallahu anh rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehit, gördüğü aşırı itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehit olmayı ister.” Bir rivayette: “Şehitliğin faziletini gördüğü için” denilir.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun. 

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Bu hayatta büyük hedeflere ulaşmak için eşdeğer büyük fedakarlıkların yapılması gerekir. Şüphesiz din ve vatan uğrunda can feda edenler büyük fedakârlık ve kurbanlık yapmışlardır.

Aziz vatanımız ve hak dinimize karşı olan vazifemiz; vatanın güvenliğini sağlamak, onu savunmak ve düşmanlardan gelen tehlikeden korumaktır. Vatanımıza zarar vermek isteyenler için herkesin elinden geldiğince, işi ve sorumlulukları çerçevesinde uyanık gözler olmamız ve hep birlikte çalışmamız gerekir.

Allah’ın ipine sımsıkı tutunan ve Allah’a verdikleri sözü yerine getiren yiğitlerimiz olduğu için kendimizi tebrik ederiz. Onlar güçlü bir irade ve sağlam bir iman ile sevgili Mısır’ımızı kurtarıp gelişme yoluna koymayı başarabildiler. Zafer Bayramı vesilesiyle kahraman silahlı kuvvetlerimize selam olsun.

Bilelim ki, gelişim, refah, çalışma ve üretime doğru hareket etmemizi gerektiren başka bir vazifemiz vardır. Ekim savaşında güçlendirilmiş Bar-Lev savunma hattı üzerinden geçebilen askerlerin çocukları ve torunlarının; güvenlik, kalkınma ve refahı gerçekleştirmek için bütün engelleri ve zorlukları kolayca aşabileceklerini tüm dünyaya kanıtlayabiliriz. Ayrıca akıllıca düşünen siyasi liderliğimiz, cesur silahlı kuvvetlerimiz, vatansever polisimiz ve devletin tüm ulusal kurumları arkasında durup desteklememiz gerekir.

Ey Allah’ım, Mısır’ı ve insanlarını tüm kötülüklerden koru! Huzur ve güven nimetini daim eyle! Ey Allah’ım Mısır’a refah ve bolluk ver!

* * *