Önemli Haberler

Önemli Haberler

Veda Haccı’ndan Alınacak Dersler

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de:

“الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمْ الإِسْلامَ دِينًا”

Bugün, size dininizi bütünledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, din olarak sizin için İslam’ı beğendimbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Muhakkak ki, Yüce Allah; Resûlullah’ı hidayet ve hak diniyle, insanları karanlıktan aydınlığa çıkarmak ve bu dünyada ve ahirette de kurtuluş ve mutluluk yollarını göstermek için gönderdi. Resûlullah, yüce ahlaklara ve faziletlere çağırıp Allah’ın mesajını en iyi şekilde iletti ve hayatı boyunca kavli, fiili veya takriri ile insanlığın değerlerini yerleştirdi.

Allah Teâlâ; Hz. Peygamber Efendimize İslam’ın beşinci şartını yerine getirmek için izin verdiğinde, Hz. Peygamber o zamanda insanlığın bildiği en büyük kalabalık içinde Arafat’ta kayalar yanında vukuf yaptı. Sahabelerine ve tüm ümmetine haccın gereken işlerini açıklamaya ve hayatı boyunca sağlamlaştırmak istediği insanlık ve ahlakın değerlerine çağırmaya başladı. Veda hutbesi, tüm insanlığa hayat yöntemi addedilen çok önemli dersler kapsamıştır.

Şüphesiz bu derslerden, tüm insanlar arasında adalet ve eşitlik ilkesini kökleştirmektir. Resûlullah şöyle buyurdu “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur”. Resûlullah bize üstünlük ölçüsünün sadece Allah’a karşı gelmekten sakınma ve sâlih amele göre olduğunu bildirmiştir. Zira Allah Teâlâ “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır” buyurmuştur. Dolayısıyla tüm insanlar sınıf veya ırk ayrımı olmadan, haklar ve görevler bakımından eşittir. Adalet ve eşitliğin sağlandığı durumlarda insanlar arasında güven, birlik, beraberlik, dayanışma olur. Allah Teâlâ “Konuştuğunuzda, akraba bile olsa sözünüzde adil olun” diğer bir ayette “Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” ve yine diğer bir ayette “Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun” buyurmuştur.

Her Müslüman’ın bir başka Müslüman’a kanı, malı ve ırzı haramdır. Abdurrahman ibnu Ebi-Bekre (radıyallahu anh) babasının şöyle dediğini bildirdi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem devesinin üzerine oturdu ve devenin dizginlerini bir adam tuttu. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

-“Bugün hangi gündür?” diye sordu. Biz, bugünü başka bir isimle isimlendirecek diye zannederek sustuk. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

-“Bugün Kurban günü değil midir?” buyurdu. Biz, evet, dedik.

-“Bu ay hangi aydır?” diye sordu. Bu ayı başka bir isimle isimlendirecek diye zannederek biz sustuk. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

-“Bu ay Zilhicce ayı değil midir?” buyurdu. Biz, evet, dedik. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

-“Sizin kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız tıpkı bu gününüzün, bu ayınızın ve bu beldenizin (Mekke) haram kılındığı gibi birbirinize haram kılınmıştır. Burada bulunan bulunmayana bildirsin, bunu tebliğ etsin. Umulur ki burada bulunup ta sözümü işiten, kendisinden daha anlayışlı birine bunu tebliğ etmiş olur” buyurdu.

İşte bu durumda Peygamber Efendimiz sahabelerin dikkatini çekti ve kan, mal ve namus dokunulmazlığını gösteren bu güzel sözlerle akıllarını uyandırır. İslam tüm insanların barış ve güven içinde huzurlu bir hayat yaşamalarını ister. Efendimiz veda hutbesinde cinsiyet, renk veya din ne olursa olsun, insanlar kendileri arasında ayrım olmadığını pekiştirir, çünkü Şeriat bunu her insana garanti eder. Bu hususta Allah Teâlâ “Allah’ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah’ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız” ve diğer bir ayette de “Kim bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse (ölümden kurtarırsa) bütün insanları diriltmiş gibi olur” buyurmuştur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem veda hutbesi sonunda kan haramlığı ile ilgili bir uyarıda bulunarak şöyle buyurdu: “Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız”.

İslam, cana saldırmayı yasakladığı gibi, mala herhangi bir şekilde saldırmayı da yasakladı. Allah Teâlâ “Ey İnananlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin, haram ile nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz ki size merhamet eder” ve diğer bir ayette “Aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin; bildiğiniz halde günaha girerek insanların mallarından bir kısmını yemek için onu hakimlere aktarmayın” buyurmuştur. İşte genel olarak İslam dini, malı korumak için hırsızlığı haram kılarak şöyle caydırıcı bir ceza koydu: Allah Teâlâ “Erkek hırsız ve kadın hırsızın, yaptıklarından ötürü Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak, ellerini kesin. Allah Güçlü’dür, Hakim’dir” buyurmuştur. Yine de İslam dinimiz, topraklara herhangi bir biçimde saldırmayı yasakladı. Bu bağlamda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim bir karış miktarı bir yere haksız olarak zulümle sahip olursa, o yerin yedi katı boynuna geçirilir.”

İslam, namusa saldırmayı ya da herhangi bir şekilde kötüye kullanılmasını yasakladı. Allah Teâlâ “Sakın zinaya yaklaşmayın; doğrusu bu çirkindir, kötü bir yoldur” buyurmuştur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yedi helâk ediciden kaçının!“. Sahâbîler “Ey Allah’ın Resûlü! Bunlar nelerdir? diye sordular. Hz. Peygamber’in buyurduğu yedi şeyden şudur: “evli, namuslu ve hiçbir şeyden haberi olmayan kadınlara zina isnat etmektir”. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; genel olarak sövmeyi ve hakaret etmeyi yasaklayıp fâsıklık saymıştır. Hadisi şerifte “Müslümana sövmek fâsıklık, onunla savaşmak küfürdür”.

Alınacak önemli derslerden de Hz. Peygamberin beraberlik ve birliğe çağırıp ayrılıktan uyarmasıdır. Veda hutbesinde “Ey insanlar! Muhakkak ki şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dinimizi korumak için bunlardan da sakınınız…” buyurdu. İşte bundan dolayı birbirimizden ayrılmayıp birlik olmalıyız. Allah Teâlâ “Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın” buyurdu ve diğer bir ayette “Allah’a ve Peygamberine itaat edin; çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider” buyurmuştur.  Bilelim ki, dinimizin ayrılma ve bölünme ile hiçbir ilişkisi yoktur. Allah Teâlâ “Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur” buyurmuştur. İslam beraberlik ve birliğe çağırıp çatışma ve ayrılmayı yasaklar.

Yüce Allah’ın Kitabı’na ve Peygamber’in Sünnetine tutunmanın gerekliliği de alınacak derslerdendir. Halbuki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Peygamberinin sünnetidir”. Allah’ın Kitabı şüphesiz ebedi mucizedir, zira geçmişte ve gelecekte onu batıl kılacak yoktur. Kur’an-ı Kerim ne kadar zaman geçse geçsin hiç değişmez. Allah Teâlâ “Ey İnananlar! Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanmışsanız onun halini Allah’a ve Peygambere bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibariyle en güzeldir” buyurmuştur. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’ ve Sünnet’e tutunmak iman işareti ve takva kanıtıdır. Allah Teâlâ “Hayır; Rabb’ine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar” buyurmuştur.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanmayı dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Hiç şüphesiz veda hutbesi insan hakları korunmasına ilişkin ilk evrensel bildiridir, çünkü bu hutbe insanın saygınlığını koruyan ve güvenliğini sağlayan insani değerleri içerir. Bu hutbeden alınacak önemli derslerden de kadının İslam’daki yeri değeridir. Peygamber Efendimiz kadına iyi bakmayı tavsiye edip önemini ve yerini bildirdi. Bu konuda Resûlullah’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Şunu bilin ki, sizin kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır”.

İslam, anne, kardeş veya eş olsun kadını onurlandırarak onu koruyan ve dünyada ve ahirette de mutluluğunu sağlayan haklarını da verdi. Bir adam Resûlullah’a gelerek:

«– Ey Resûlullah! Kendisine en iyi davranmam gereken kimdir?» diye sordu. Resûlullah:

«–Annen!» buyurdu. O sahâbî:

«–Ondan sonra kimdir?» diye sordu. Efendimiz:

«–Annen!» buyurdu. Sahâbî tekrar:

«–Ondan sonra kim gelir?» diye sordu. Efendimiz yine:

«–Annen!» buyurdu. Sahâbî tekrar:

«–Sonra kim gelir?» diye sorunca Resûlullah bu sefer:

«–Baban!» cevabını verdi.

Başka bir hadiste Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

Herkimin üç tane kızı olur da onlara sabreder ve malından onları yedirir, içirir ve giydirirse, (bu kız evlâtlar) kıyamet günü cehenneme karşı onun için perde olurlar”. Diğer bir rivayette de Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kim ki, üç kız yetiştirir veya üç kız kardeş yetiştirir ya da iki kız veya iki kız kardeş edepleriyle yetiştirir de ihsan ederse kıyamet günü o kimseyle ben, orta parmağı ile baş parmağını yan yana getirip aralarını açıp kapayarak işaret ederek şöyle yanyana bulunacağız” buyurdu. Ebu Hüreyra’dan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Size kadınlar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim. Çünkü kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri kısmı üst tarafıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın, kendi hâline bırakırsan da sürekli olarak eğri kalır. Onun için kadınlar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim”. Hadiste geçen “kadınlar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim ifadesi her şey kapsayarak erkeğin kadınla iyi bir şekilde davranmasını gerektirir.

Hepimiz bütün insanlığın iyiliğini bir araya getiren bu asil değerleri uygulamaya ihtiyacımız vardır. Zira dinimizin bu faziletli değerleri insanlık tarihinde uzun bir yol kat etmiş, insan hakları kurallarını oluşturmuş ve insanın temel ve ahlaki ilkelerini ortaya koymuştur. Eğer insanlar onu düşünüp ona göre hareket ederlerse, mutlaka dünyada ve ahirette mutluluğa ulaşmalarına sebep olur.

Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur! Şüphesiz ki, Sen hem işitir hem bilirsin ve tövbemizi kabul buyur, çünkü tövbeleri daima kabul eden, merhametli olan ancak Sensin!

* * *

Mübarek Günleri Fırsat Kullanmak

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de:

“وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ * الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ”

Rabbinizin mağfiretine ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış eni gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun. Onlar bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları severbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Yüce Allah; kullarına çok feyizli ve bereketli maneviyat mevsimlerini lütfetmiştir. Bu mübarek günler içinde rahmet rüzgarları eser ve ibadetlerin sevabı daha çok olur. Bu mübarek günleri fırsat kullanarak çokça ibadet etmeliyiz, iyi işler yapmalıyız ve Allah’a yaklaşmalıyız. Peygamber Efendimiz bu bağlamda: “Muhakkak ki, Rabbinizin bazı zaman dilimlerinde rahmet esintileri vardır, rahmet rüzgârları eser. Siz o rahmet esintilerine yönelerek hayrı elde etmeye çalışın, hayra talip olun” demiştir.

Şüphesiz sevap bakımından en büyük mevsimlerin birisini bu günlerde yaşıyoruz. Allah Teâlâ bu günlerdeki iyi amellerin sevabını daha fazla kılmıştır. Zira bu günler bereketli ve hayırlarla doludur. Hz. Peygamber mübarek günlerin önemini ve faziletini bildirmiştir.

Yüce Allah; Kuran-i Kerim’de bu mübarek zaman dilimleri üzerine yemin ederek “Fecre, on geceye, çifte ve teke yemin ederim” buyurmuştur. Tefsircilerin çoğunluğu ayette üzerine yemin edilen on gecenin Zilhicce ayının ilk on gecesi olduğunu söylemişler. Allâhu Teâlâ sadece değerli şeyler üzerine yemin eder. Dolayısıyla o günlerin değerine, önemine ve faziletine bir kanıt olsun diye üzerine yemin etmiştir.

Bu on gecenin faziletlerinden, belli günlerde olmasıdır. Yüce Allah “Allah’ın onlara rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurban ederken O’nun adını ansınlar” buyurmuştur. Müslümanlar bu on gece içerisinde namaz, sadaka, oruç ve hac gibi ana ibadetleri yerine getirirler. Halbuki bu ibadetler diğer zaman diliminde bir araya gelmez.

Bu günler, Allah’ın en sevdiği günlerdir ve içinde yapılan iyi amelleri de diğer günlerde yapılan iyi amellerden daha sever. Çünkü bu mübarek günler sevap kazanma mevsimi, hayatta kalma yolu ve iyi işlerin yarışma alanıdır. Hz. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ nezdinde içerisinde yapılan salih amelin daha sevimli olduğu bu on günden -Zilhicce’nin ilk on gününden- başka bir gün yoktur. Dediler ki: Ey Allah’ın Elçisi! Allah yolunda cihad da mı? Dedi ki: Allah yolunda cihad bile. Allah yolunda cihad bile. Ancak Allah yolunda (savaşmak için) canı ve malıyla çıkan ve bu ikisinden hiçbir şeyle geri dönmeyen kimse bunun dışındadır”. Bunun için Allah Teâlâ’dan, bütün Müslümanlar için hayır ve bereket olmasını, ibadetlerin kabul olmasını, ona ulaşıp onu hakkıyla eda edenler için bu on gecenin hayır kapısı olmasını dileriz. İşte bu günler, salih amel ile Allah’a yaklaşılan ve Allah’ın izniyle dualara icabet edilen samimiyet ve ihlas günleridir.

Bu on gecede Allah’a yaklaşmak için en faziletli amellerden, gitme imkânı bulabilen insana Kâbe’yi haccetmektir. Allâhu Teâlâ “Hac bilinen aylardadır. O aylarda hacca girişen kimse bilmelidir ki, hacda kadına yaklaşmak, sövüşmek, dövüşmek yoktur” buyurmuştur. Hac; İslam’ın temel şartlarının beşincisidir. Hac sayesinde iş tamamlanır, günahlar bağışlanır ve insana yeni bir hayat yazılır. Peygamber Efendimiz “Kim Allah için hacceder ve bu arada kötü söz söylemez, günah işlemez ise hac’dan annesinden doğduğu günkü gibi (günahsız olarak) döner” buyurdu.

Hac ibadeti; fazilet ve yüce ahlakları öğrenmek için harika bir fırsattır. Öyle ki Müslüman Allah’ın takvasına, nefsin içgüdüsü ile arzularını kontrol etmeye ve yüce ahlakları benimsemeye alışır ve sözlerde ve işlerde disiplinli olmayı öğrenir. Hacceden Müslümanın İslam’ın çağırdığı değer ve ahlakları pratik olarak uygulaması gerekir ki hac okulu sayesinde ahlaki ve davranışsal sonuçlara ulaşır.

Hac ibadetinin tüm evrene bir barış mesajı olduğunu vurguluyoruz. Çünkü hacceden Müslüman ne tartışır ne kavga eder ne havyan avlar ne de öldürür. Allâhu Teâlâ “Ey İnananlar! İhramlı iken avı öldürmeyin” buyurdu. Barış sadece insan ve hayvanlarla sınırlı değil bitkilerle de olur. Hadisi şerifte Peygamber Efendimiz “Allah, bu beldeyi haram kıldı. Burası Kıyamete kadar Allah’ın haramıyla haramdır. Onun dikeni koparılmaz, avı ürkütülmez, buluntusu da alınmaz (yerinde bırakılır). Ancak ilan edip sahibini arayacak olanlar alabilir. Mekke’nin otu da biçilmez!” buyurdu. Müslüman bu eğitim süresinde çok şey öğrenir ve şüphe yok ki döndükten sonra insanlar, ağaçlar ve taşlar bile onun zararını görmeyecektir. Peygamber Efendimiz gerçek Müslüman’ın insanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimse olduğunu söylemiştir. Veda hutbesinde şöyle buyurdu: “Size gerçek mü’minin kim olduğunu bildireyim mi? O, diğer kimselerin, malları ve canları hususunda kendisinden emin bulunduğu insandır. Müslüman da insanların, onun dilinden ve elinden gelebilecek zararlar hususunda güvende olduğu kimsedir. Mücahit ise nefsinin engellemelerine rağmen ömrünü Allah’a itaatle geçiren yiğittir ve Muhacir de hata ve günahlardan uzak duran insandır”.

İnsanın bu bereketli günlerde Allah’a yaklaşmak için yapması müstehab olan faziletli işlerden oruç tutmaktır. Oruç, en üstün ibadetlerden olup Allah Teâlâ’nın “mükafatını ben vereceğim” dediği ve kendine ait olduğunu bildirdiği tek ibadettir. Peygamber Efendimiz “Allah Teâlâ `insanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, mükafatını ben vereceğim` buyurdu” demiştir. Başka bir hadiste “Bir kul Allah yolunda bir gün oruç tutarsa, bu oruç sebebiyle Cenâb-ı Hak onun yüzünü yetmiş senelik mesâfeden cehennem ateşinden uzaklaştırır” buyurdu. Dolayısıyla Müslümanın Zilhicce’nin ilk dokuz gününü özellikle Arefe günü oruç tutmak müstehab olur. Halbuki Peygamber Efendimiz “Arefe gününün orucunun, (oruç tutan kimsenin) bir önceki sene ile bir sene sonraki senenin günahlarına kefâret olmasını ümit ederim” buyurdu.

Arefe günü, Allah’ın kullara merhamet, bağışlama ve ateşten kurtulma ile tecelli ettiği en mübarek günlerdendir. Arefe gününde dualar kabul olunur ve Allah yeryüzü ehliyle göklerin ehline karşı iftihar eder. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Allâhu Te’âlâ’nın, Arefe gününden daha ziyade kulunu cehennemden âzâd ettiği hiçbir gün yoktur. Şüphesiz O elbette (dua yapanlara rahmetiyle ve tecellisiyle) yanaşır da sonra onlarla meleklere karşı iftihar eder” buyurdu. Ayrıca Arefe günü Allah’ın din nimetini tamamladığı gündür. Bu hususta, bir Yahudi, Hz. Ömer’e radıyallâhu anh “Ey Ömer, sizin kitabınızda okumakta olduğunuz bir âyet vardır ki, Yahudilere inmiş olsaydı, onun indiği günü bayram yapardık” dedi. Hz. Ömer, “O âyet hangi âyettir?” diye sordu. Yahudi şu âyeti okudu: “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak Müslümanlığı verip ondan hoşnut oldum.” Bunun üzerine Hz. Ömer şu cevabı verdi: “Biz bu âyet-i kerimenin indiği günü de yeri de hakkıyla takdir ediyoruz. Bu âyet Resûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem bir cuma günü Arefe’de bulunurken nazil oldu”.

Yine bu on günde yapılması müstehab olan işlerden Allah’ı çokça anmaktır. Allah’ı anmakla kalpler ihya olur. Allâhu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır”. Peygamber Efendimiz de “Allah Teâlâ nezdinde içerisinde sâlih amel işlenen bu on günden sevabı daha büyük ve O’nun daha çok hoşuna giden başka günler yoktur. O halde, bu günlerde bol bol tehlil (La ilahe illallah), tekbir (Allâhu Ekber) ve tahmid (Elhamdulillah) getirin” buyurdu. Hz. Ömer Mine’deki kubbesinde tekbir edince camide olanlar ve çarşıda olanlar da onu duyduklarında tekbir ederlerdi ki Mine tekbir sesinden titrerdi. İbn Ömar (radıyallahu anh) bu günler içerisinde Mine’deyken namaz akabinde, yürüyüşü esnasında ve yatağında da tekbir ederdi. Peygamber Efendimiz “Size en hayırlı, Allah katında en değerli, derecenizi en fazla yükseltecek, sizin için sadaka olarak altın ve gümüş dağıtmaktan daha kazançlı, düşmanla karşılaşıp da sizin onların boynunu vurmanızdan, onların da sizi öldürmesinden daha çok sevap getirecek amelin ne olduğunu haber vereyim mi? diye sordu. Onlar da “Evet, söyle” dediler. Resûlullah da “Allah Teâlâ’yı zikretmektir” buyurdu. Yine de Muâz İbnu Cebel’den şöyle anlatıyor: “Kul, kendini Allah’ın azabından kurtarmak için Allah’ı anmaktan daha müessir bir amel işlememiştir”.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanmayı dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

İnsanın bu bereketli günlerde Allah’a yaklaşmak için yaptığı faziletli işlerden kurban kesmektir. Allah’ın hükümlerinden ve babamız Hz. İbrahim ve peygamberimiz Hz. Muhammed’in sünnetinin kanıtıdır. Allâhu Teâlâ “Her kim Allah’ın hükümlerine saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır” buyurmuştur.   Resûlullah’ın ashabı şöyle sordular: “Ey Allah’ın Resulü, bayram günü kesilen şu kurban nedir?” Hz. Peygamber “Bu babanız İbrahim’in sünnetidir” ve diğer rivayette de “Âdemoğlu Kurban Bayramı günü, Allah katında kurban kesmekten daha sevimli bir iş yapmaz. Şüphesiz ki kesilen kurban kıyamet günü boynuzları, kılları ve tırnakları ile gelir. Hiç şüphe yok ki kesilen kurban, kanı yere akmadan önce Allah katında kabul görür. Öyleyse gönüllerinizi kurban ile hoş ediniz” buyurdu.

Üstelik, kurbanlıklar toplumun üyeleri arasında dostluk, şefkat ve karşılıklı bağımlılığı sağlayan toplumsal dayanışma tezahürlerinden biridir. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Sizden kim kurban keserse, üç geceden sonra evinde sabaha, kurbandan bir parça bırakmasın”. Ertesi yıl olduğunda “Ya Resûlallah! geçen yıl yaptığımız gibi mi yapalım?” dediler. Resûlullah “Yiyiniz, yediriniz, saklayıp depo ediniz. Çünkü o yıl insanlarda büyük bir kıtlık vardı. Bu nedenle yardım etmenizi istemiştim” buyurdu. Yani durum değişince hüküm de değişir mesela insanlarda bolluk olduğu zaman “Yiyiniz, yediriniz, saklayıp depo ediniz” emrini yapalım ama insanlarda bir ihtiyaç olduğu zaman “Sizden kim kurban keserse, üç geceden sonra evinde sabaha kurbandan bir parça bırakmasın” emrini yerine getirelim.

Bilelim ki kurbanlıklar, evde boğazlamakla hasıl olduğu gibi vekalet yoluyla kurban kesim bedeliyle de gerçekleşir.  Bu şüphesiz kurbanlığın faydasını ve sevabını arttırır, özellikle onu en uygun şekilde dağıtma mekanizmasına sahip olmayanlar için daha faydalıdır. Bu sistem aracılığıyla, kurbanlıklar gerçek ihtiyaç sahiplerine güzel bir şekilde ulaştırılacaktır. Müslüman hem kendi evinde kurban kesebilir hem de daha çok ihtiyaç duyulan yerlerdeki insanlar için vekalet yoluyla kurban kesim bedelini alabilir. Maddi gücü olan insan ikisini de yaparsa ne güzel olur.

Müslüman da yoksul ve muhtaçlara mutluluk getirmek için tüm insanlara fayda sağlayan hayır işleri çok yapıp çokça sadaka vermelidir. Allâhu Teâlâ Kuran-i Kerim’de kullarını Allah yolunda harcamaya ve sadaka vermeye çağırdı. Allâhu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey inananlar! Alışverişin, dostluğun, şefaatin olmayacağı günün gelmesinden önce sizi rızıklandırdığımızdan hayra sarf edin. İnkâr edenler ancak yazık edenlerdir”. Hadisi şerifte de “sadaka malı eksiltmez” buyrulmuştur.

Peygamberimizin emirlerine uygun olarak birlikte olmaya, şefkat göstermeye ve başkalarını hissetmeye ne kadar muhtacız. Hadis-i Şerifte “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter” ve diğer bir hadiste Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Her Müslümanın sadaka vermesi gerekir” buyurdu.

-Sadaka verecek bir şey bulamazsa? dediler.

Eliyle çalışır, kazanır hem kendisine faydalı olur hem de sadaka verir” buyurdu.

-Buna gücü yetmez veya iş bulamaz ise, denildi.

-“Sıkıntıya düşmüş ihtiyaç sahibine yardım eder” buyurdu.

-Bu da elinden gelmezse dediler.

İyiliği ve hayırlı işler yapmayı emreder.

-Bu da elinden gelmezse dediler.

-“Kötülük yapmaktan uzak durur, bu da onun için sadakadır” buyurdu.

Ey Allah’ım bizleri zikrinde, şükründe ve hüsn-i ibadetinde daim eyle!

 * * *

İslam Şeriatına Göre Kamu Yararı

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de “وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ” “iyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayınbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Şüphesiz ki, İslam şeriatının hükümlerinde tefekkür eden kişi, bu hükümlerin ülke ve insanların çıkarlarını ve insanlığın üstünlüğünü gerçekleştirmek için geldiğini bilir. İnsanların kamu yararını gerçekleştiren her şey açıkça bir metni olmasa bile şeriata uygun olur, ama insanların çıkarlarına aykırı olan şey ise şeriatta bir aslı yoktur.

İslam dini, bireysellik, bencillik veya olumsuzluğu kabul etmediği gibi özel menfaati kamu menfaatine tercih etmeyi de kabul etmez. İslam; kamu yararı için çalışmayı ve sevgi ve saygıyla dolu iyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşmayı emreder. İşte bunlarla toplum, istenilen ilerlemeyi gerçekleştirir, en iyi şekilde dayanışmayı sağlar ve tek vatan evlatları yüreğinde bir uzvu hasta olduğu zaman diğer uzuvların da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulduğu tek vücut hissini derinleştirir. Şair Ahmet Şevkı şöyle der:

Vatan uğruna can veren gençler

Diğer insanlar yaşasın diye öldüler.

Hiç şüphe yok ki, Allah’ın Kitabı’nı düşünen kişi bilir ki insanlar için hükümlerin yasalanmasının genel amacı, insanların çıkarlarını ve iyiliğini sağlar ve zararları kendilerinden uzaklaştırır. Kur’an-ı Kerim kamu yararını korumanın tüm peygamberlerin bir yöntemi olduğunu vurgulamıştır. Yüce Allah, peygamberlerini sadece insanları doğru yola ve mutluluğa ulaştırmak için gönderdi. Tüm peygamberler bir karşılık ya da bir menfaat beklemeden görevlerini en iyi şekilde yaptılar. Bu bağlamda Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nuh (‘Ey halkım, buna karşılık sizden herhangi bir para istemiyorum. Ücretim ancak Allah’tan gelir) dedi. Hz. Hud (‘Ey milletim! Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak beni yaratana aittir. Akletmez misiniz?’) dedi. Rabbine yalvarıp insanların yararını ve iyiliğini isteyen Hz. İbrahim hakkında da Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (İbrahim ‘Rabbim! Burasını emin bir memleket kıl, halkından, Allah’a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır’ demişti). Bilindiği gibi ayette memleket derken yani ahalisidir. Hz. İbrahim başkalarına ihtiyaç duymamak için Allah’tan kendilerine rızık istedi. Zira memleketin güvenli olup insanlarının yaşam ihtiyaçları karşılanması, insanların gönül rahatıyla Allah’a itaat etmelerine ve yeryüzünü imar etmelerine teşvik eder. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: (sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O’dur) ve diğer ayette (Düzeltilmişken, yeryüzünde bozgunculuk yapmayın) buyurmuştur.

Hz. Muhammed şeriatı, bu insani ve ıslah edici ilkeye önem verip toplumun istikrarını ve ilerlemesini sağlayacak temelleri atmak için gelmiştir. Peygamber ve Sahabeler’in hayatı bu konuyla ilgili çok hadiselerle doludur:

Hz. Aişe Validemiz (r.anha) “biz karnımızı doyurmak istediğimiz zaman doyururduk ama Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem herkesi kendisinden önde tutardı”. Evet ne şüphe! Resûlullah her zaman başkalarını kendisinden ve ailesinden de önde tutardı. Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh şöyle dedi:

Hz. Peygamber ile bir yolculukta bulunuyorken devesi üzerinde bir adam çıkageldi. Sağına soluna bakınmaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

– “Yanında fazla binek hayvanı olan, hayvanı olmayana versin. Fazla azığı olan da azığı olmayana versin! diyerek hemen hemen her çeşit malı saydı. Öyle ki biz, hiçbir malın fazlasında, bizden hiçbirimizin hakkı olmadığı düşüncesine kapıldık.

 Yine Sahiheyn’in bir rivayetinde anlatıldığına göre, Hz. Aişe (r.anha) şöyle demiştir: Sırtına iki kız çocuğunu taşımış bir kadın bir şeyler istemek üzere bana geldi. Ona üç hurma verdim. O da çocuklarına birer hurma verdi, öteki hurmayı da kendisi yemek üzere ağzına götürmüştü ki çocuklar onu da istediler. Kadın hurmayı ikiye böldü ve onlara verdi. Kadının bu davranışına hayran kaldım ve olup biteni Resûlullah (s.a.v.)’e anlattım. O da: “Muhakkak ki Allah bu şefkat ve acıması sebebiyle o kadına cennetini vermiş veya bu sebeple onu cehennemden kurtarmıştır” buyurdu. İşte kendi çocuklarını kendisinden önde tutan bir kadının mükafatı böyleyse, o zaman güçsüz, muhtaç ve yoksulu kendisinden önde tutan insanın mükâfatını ne düşünürsünüz?

Diğer bir hadise de Müslümanların yoksulluk ve açlık çektiği yılda, Hz. Osman¸ Şam’dan erzak yüklü bin deve getirmişti. Develerin yükleri buğday¸ zeytinyağı ve kuru üzümdü. Develer¸ Hz. Osman’a ait alana alınıp yükleri indirilince şehir esnafları gelip karşısına toplandılar. Hz. Osman onlara “Evet¸ ne istiyorsunuz?” diye sorunca esnaflar: “Ne için geldiğimizi biliyorsun¸ şu malını çabucak bize sat da gidelim. Bak¸ halkımız aç ve perişan¸ bu malı bekliyorlar” dediler. Bunun üzerine Hz. Osman: “Peki¸ hay hay¸ ama söyleyin bakayım¸ bana ne kadar kâr bırakacaksınız?” diye sorunca: “Ölçek başına bir veya iki dirhem veririz” dediler. Hz. Osman: “Bundan daha fazlasını veren oldu” diye itiraz edince; “Peki¸ dört dirhem verelim” diyerek pazarlığa devam ettiler. Fakat Hz. Osman¸ bu kez de yine: “Bundan daha fazlasını verdiler.” dedi. Esnaflar¸ bu sıkı pazarlık karşısında: “Peki¸ beş dirhem verelim¸ yetmez mi?” deyince Hz. Osman: “Hayır¸ daha fazlasını veren oldu” dedi ve diretti. Bu durumu hayretle karşılayan esnaflar: “Ey Osman! Medine’de bizden başka esnaf yok. Bizden önce de buraya başka birileri gelmediğine göre sana bundan daha fazla kâr veren kim olabilir?” diyerek hayretlerini ifade ettiler. Hz. Osman şöyle dedi: “sizden daha iyi alıcı olan Allah Teâl⸠bir dirheme on kat veriyor, siz bundan daha fazlasını verebilir misiniz? Onlar “Hayır veremeyiz” dediler. Hz. Osman “Bakınız¸ Yüce Allah şahidimdir. Bu kervanın yükünün tamamını sırf Allah rızası için perişan durumdaki insanlara ve Müslümanların yoksullarına sadaka olarak dağıtmaya niyet etmiş bulunuyorum” demiştir.

Yine diğer bir hadise de Yahudi bir adama ait olan Rume kuyusu vardı. Bu Yahudi, suyu fahiş bir fiyatla satmaya başlayınca Peygamber (s.a.v) kuyunun kamu malı olmasını ve Müslümanların bundan ücretsiz faydalanmasını istedi. Kuyuyu satın almaları için ekonomik durumu iyi olan Müslümanlara seslenişte bulundu.  Bu duruma Hz. Osman (r.anh) müdahale etti ve kuyuyu satın almak için kuyunun sahibi olan Yahudi’ye iyi bir teklifte bulundu. Teklifi geri çevirmek istemeyen Yahudi on iki bin dirheme kuyunun yarısını satmaya razı oldu. Artık kuyunun suyu bir gün Müslümanların bir gün Yahudi’nindi. Müslümanların olduğu gün su ücretsizdi herkes ihtiyacını temin edebiliyordu. Yahudi’nin olduğu gün ise kimse su almıyordu. Dolayısıyla Yahudi kuyunun diğer yarısını da Hz. Osman’a (r.a) satmak istedi. Hz. Osman kuyunun diğer yarısını sekiz bine satın aldı ve artık Rume kuyusunun tamamı Müslümanların oldu. Hz. Osman bu meselenin kamu yararına iyi bir şey olduğu için peygamberin emrini yerine getirmiştir.

Hz. Ömer döneminde, artık Mescid-i Haram namaz kılanları sığamaz hale gelince Hz. Ömer onu genişletmek istedi. Bunun için mescit etrafındaki ev sahiplerinin evlerini satmaları gerekiyordu. Hz. Ömer Onlara “Kâbe sizden sonra değil siz Kâbe’den sonra geldiniz” demişti.

Yine de Hz. Osman bin Affan kendi hilafet döneminde de aynı şey yaptı ve dedi ki “müsamahakâr olduğum için bana cesaret ettiniz, Ömer aynı şey yaptı ama konuşamadınız”. Daha sonra da onları azarlamak için hapis edilmelerini emretti; bundan alınacak hüküm şöyledir: yollar, mezarlıklar, camiler, koruma amaçlı kaleler, hastaneler, okullar, sığınaklar gibi kamu kurumlarını inşa etmek ve genişletmek için özel yerleri kamulaştırmak caizdir. Çünkü kamu menfaati özel menfaatten daha önemlidir.

Ayrıca, vurguluyoruz ki dinin doğru anlaşılması, kamu yararını göz önünde bulundurarak öncelikleri düzenlemeyi gerektirir. Toplumun en gerekli ihtiyaçlarını karşılamak için yardımlaşmalıyız. Toplum için bir hastane inşa edilip fakirleri tedavi etmek için donatım malzemelerini almak gerekiyorsa öncelik buna verilir. Eğer okul inşa edilmesi ve ilim öğrencilerini yardım etmek gerekiyorsa öncelik buna verilir.  Eğer fakirleri evlendirmek ve borçlu olanların borcunu kapatmak gerekiyorsa o zaman buna öncelik verilir. Amaç, acil olan ihtiyaçlara öncelik vermek lazımdır.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanmayı dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

İslam, hayırlı işlerde bile öncelikleri sıraya koymuştur. Bu nedenle kamusal çıkarları özel veya kişisel çıkarlara tercih etmeyi emretmiştir. Zira kamu yararı herkese çok faydalı olur, ama kişisel menfaat ise sadece tek bir kişi için faydalı olur. Mesela bir adam bir yerde çalışıp bir ücret alıyor, gecesini namaz kılmakla geçirip sabah iş yerine yorgun giderse görevini yerine getiremez, onun yüzünden diğer insanların işleri gecikir. Bu durum emanete ihanet etmek sayılmaz mı? verilen sorumluluğu ihmal etmek değil mi bu? İşte bunlar dinin maksatlarını doğru anlamamaktan kaynaklanır. Hz. Ebu Bekir ölüm döşeğinde yattığı gün, Hz. Ömer’e şöyle tavsiye etmiştir: “Ey Ömer! Bil ki Allah’ın geceleyin yerine getirilmesi gereken birtakım hakları vardır, onları gündüz yerine getirince kabul etmez. Gündüzün yerine getirilmesi gereken birtakım hakları vardır, onları da gece yapıldığında kabul etmez. Cenabı Hak, farz yerine getirilmediği sürece, hiçbir nafileyi kabul etmez”.

Bu zamanın gerçeğine uygun olarak ve insanların koşullarını ve ihtiyaçlarını dikkate alarak Allah’ın dinini doğru şekilde anlamak, sadece Fıkhın bazı hükümleri telkin yoluyla anlamakla sınırlı değildir. Halbuki şeriatın maksatları ve önceliklerini de anlamak gerekir.

İslam dininin emirleri ve hükümleriyle ilgili maksatların doğru anlaşılmasından hareket edilerek, vurguluyoruz ki insanların ihtiyaçlarını karşılamak Hac ve Umre’yi tekrar yapmaktan daha önceliklidir. Zira insanların sıkıntılarını gidermek, ihtiyaçlarını karşılamak, fakirlere sadaka vermek ve borç yüzünden hapiste olan kişinin borcunu kapatıp kurtarmak; Müslümanların bir kısmı tarafından yapılınca, diğerlerinin sorumluluktan kurtulduğu farzdır. Bu yüzden, böyle işler Hac ve Umre’yi tekrar etmek de dahil olmak üzere bütün nafilelerden daha önceliklidir.

Dinimizi doğru bir şekilde anlamaya ne kadar ihtiyacımız vardır. Kesinlikle yaşanan gerçeğimizi bilinçli bir şekilde kavrayabilmemiz; bizi çevreleyen risklerin büyüklüğünü tahmin etmemizi sağlar ve kamu yararını kişisel çıkarlarımıza tüm samimiyetle tercih etmeye sevk eder. Böylece dinimizin öğretilerine tutunmuş, vatanımızı geliştirmiş ve onun evlatlarına layık bir yere getirmiş oluyoruz.

Ey Allah’ım, Mısır’ı, halkını, ordusunu ve polis adamlarını tüm kötülüklerden koru Ya Allah!

 * * *

Günümüz Çağında Güven Antlaşması Anlayışı

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de “وَأَوْفُوا بِالْعَهْدِ إِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُولاً” “Ahdi de yerine getirin, doğrusu verilen ahitte sorumluluk vardır” buyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Hadis-i Şerifinde “Allah katında en hayırlı kullar ahdi yerine getirenlerdir” buyurmuştur. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

İslam, güvenlik, huzur, barış, iyilik ve ihsan dinidir. Şüphesiz ahdin yerine getirilmesi büyük ahlaki ve insani bir değerdir, halklar arasında güven sağlar ve aynı toplumun üyeleri arasında iş birliğini, dostluğu, ilerlemeyi destekler. Bu yüzden ahdin yerine getirilmesi imanın şubelerindendir. Ahdin yerine getirilmesi de dürüstlük ve iyilik göstergesi, peygamberin asil ahlaklarından ve İslam’ın sağlam davranışlardandır.

İslam, Müslümanların kendi ahitleri, sözleşmeleri ve antlaşmalarını yerine getirmelerini emretti ve bunu kesin bir şekilde tekit etti. Allah Teâlâ “Ahdi de yerine getirin, doğrusu verilen ahitte sorumluluk vardır” ve diğer ayette “Ahitleştiğiniz zaman Allah’ın ahdini yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil kılarak sağlama bağladığınız yeminleri bozmayın. Allah yaptıklarınızı şüphesiz bilir” buyurmuştur. Yani, verdiğiniz her sözünüzde durmalısınız, ahitleştiğiniz zaman; Allah’ın ahdini yerine getirmelisiniz. Pekiştirdiğiniz yeminleri bozmamalısınız. Çünkü Allah’ı üzerinize kefil yapmışsınızdır. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızı bilir. Kim bir antlaşma yaparsa ona uymak zorundadır.

Ayrıca, Yüce Allah antlaşmalarına ve sözleşmelerine bağlı olan vefa sahiplerinin, sevdikleri insanlar olduklarını bildirir: Allah Teâlâ “Hayır, öyle değil; ahdini yerine getiren ve günahtan sakınan bilsin ki, Allah sakınanları şüphesiz sever” ve başka bir ayette “ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır” buyurmuştur. Yüce Allah, verdiği sözü yerine getirenlere büyük ecir ve mükâfat vereceğini belirtmiştir. Bu hususta Allah Teâlâ “Allah’a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük ecir verecektir”, başka bir ayetlerde bu büyük ecri açıklamıştır: Allah Teâlâ “Emanetlerini ve sözlerini yerine getirenler, şahitliklerini gereği gibi yapanlar, namazlarına riayet edenler, İşte onlar, cennetlerde ikram olunacak kimselerdir” buyurmuştur.

Peygamber (s.a.v), sözleşmeleri yerine getirme değerine önem verip hainlik etmekten uyarmıştır. Halbuki toplumlar emanet edildiği zaman hainlik edilirse büyük bozgunculuğa uğrar. Ayrıca insanlar arasında güven kalmaz. Peygamber (s.a.v) “Münafığın alameti üçtür; konuştuğu zaman yalan konuşur, vaad ettiği zaman sözünde durmaz; kendisine bir şey emanet edildiği zaman hainlik eder” ve diğer bir hadiste “Müslümanlar şartlarına bağlıdırlar. Ama helali haram kılan haramı helal kılan şartlar geçersizdir” buyurdu. Peygamber Efendimiz hainlik cezasından uyardı ve şöyle buyurdu: “Allah kıyamet gününde gelmiş geçmiş bütün insanları bir araya top­ladığı vakit her vefasız için bir sancak çekilecek ve: işte filân oğlu filânın vefasızlığı budur! denilecektir”. Bu bağlamda İbn Kesir dedi ki: ihanetin dünyada gizli olup kıyamet günü, herkes önünde sahibine bildirildiği zaman, insanların gizli sakladıkları her türlü hainlik ve kötülük açık açık olacaktır. Bunda büyük bir hikmet vardır.

     Şeriat’ın belirlediği ve yerine getirilmesini vurguladığı antlaşmalardan “güven antlaşması”dır. Günümüzün çağı anlayışında ise, devletin başka bir ülke vatandaşlarına verdiği girme izni, vize veya ikamet iznidir. Bir devletin dış temsilcilikleri veya sınır makamları aracılığıyla, ülkesine seyahat edecek bir yabancının pasaportuna koyduğu ve bu yabancının ülkesinin sınır kapısına kadar giderek sınır makamlarına giriş için başvuru yapabileceğini ve girebileceğini gösteren bir kayıttır. Bir ülkeye hangi yabancının girebileceğine karar vermek, uluslararası hukuka göre ve devletler arasındaki ikili anlaşmalar yoluyla, o devletin egemenlik yetkilerindendir. Bu husus, tartışılmaz temel bir kuraldır. Devletler ülkelerine hangi yabancıların girebileceğini kendi ulusal çıkarlarına göre belirlerler. Uluslararası hukukta Devletlerin ulusal egemenlik yetkileri esastır. Bu egemenliklerini sınırları içerisinde çıkardıkları yasalar ile diledikleri gibi kullanırlar. Ulusal egemenlik yetkileri arasında ülkelerine hangi yabancıların hangi koşullarla girebileceklerini belirlemek de vardır. Vize bu amaca hizmet etmektedir. Devletin bu yetkisi uluslararası hukuk bakımından tartışılmazdır. Devletler egemenlik yetkilerini kendi iradeleriyle sınırlayabilirler.

Bu sözleşmenin yerine getirilmesinin Şeriat, yasal, ulusal ve insani olarak zorunlu görev ve yükümlülüklerinden biri olduğuna şüphe yoktur. Dinimiz güvenlik antlaşmasına önem vermiştir. Gerçek Müslüman hak ihlal etmenin bir zulüm ve haksızlık olduğunu bilir ve bu hukuka titizlikle riayet eder. Haksızlık ve zulme karşı mücâdele ise İslâm’ın emri ve gereğidir. Öyle ise, Müslümanın haksızlık ve zulümden kaçınması haksızlık ve zulümlere set oluşturacağından, meydana gelebilecek büyük tahribat ve günahların önüne geçilmiş olmaktadır. Dolayısıyla hak ve emanetleri yerine getirmek konusunda Müslüman uyumsal olmalıdır.

Muhakkak ki İslam, antlaşmaların yerine getirilmesi üzerine kurulu bir dindir. Bu din; hile, aldatma, ihanet gibi kötü davranışları kabul etmez. İslam çağrısı başlangıcından bu yana ne peygamber ne de sahabelerin hiç kimseyi güven altında olmaktan menettikleri bilinmemiştir. Bu hususta Allah Teâlâ peygambere hitaben “Eğer bir topluluğun anlaşmaya hıyanet etmesinden korkarsan, sen de onlara karşı anlaşmayı bozarak aynı şekilde davran. Doğrusu Allah hainleri sevmez” buyurmuştur. Hz. Muâviye ile Rum kralı arasında bir süreli anlaşma vardı. Sürenin sonuna doğru Muâviye onlara doğru yürüdü. Sürenin bitiminde onların ülkelerine yakın olacak ve onlar gafil iken, hissetmeksizin onlara hücum edecekti. Amr îbn Abese ona dedi ki: Allahu Ekber Allahu Ekber, ey Muâviye, vefakarlık var zulüm yok. Allah Resulünün (s.a.v) şöyle buyurduğunu işittim: Kimin bir kavim ile arasında bir süre (anlaşma süresi) varsa süre bitinceye kadar bağı asla çözmesin. Muâviye orduyu geri çevirdi ve onu hoşnut etti. Allah Teâlâ “Müşriklerden biri sana sığınırsa, onu güvene al; ta ki Allah’ın sözünü dinlesin. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Çünkü onlar bilgisiz bir topluluktur” buyurmuştur.

Peygamber (s.a.v), sözleriyle ve eylemleriyle tüm insanlığa güvenlik ve barış getiren bu asil değerleri belirlemiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Emanete riayet etmeyenin îmânı yoktur. Ahde vefa etmeyenin de dini yoktur.” Başka bir hadiste “Herhangi mü’min bir kişi, âhdli bir zımmîyi haksız yere öldürürse, o kişi cennet kokusu kokamaz. Hâlbuki (büyük günahlardan çekinen öbür mü’minler tarafından) cennet kokusu kırk yıllık uzaklıktan duyulur!”. Diğer bir rivayette Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şöyle dediğini rivayet edilmiştir: “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Mü’min de, halkın, can ve mallarını kendisine karşı emniyette bildikleri kimsedir.” işte peygamber efendimiz verilen sözde durmak konusunda en mükemmel örneğini vermiştir. Huzeyfe İbnü’l-Yemân şöyle rivayet etti: Bedir’de bulunmamdan beni meneden bir şey yoktu. Şu kadar var ki ben, babam ile beraber (yola) çıktım da bizi Kureyş kâfirleri yakaladılar.  “Siz muhakkak Muhammed’in yanına gitmek istiyorsunuz!” dediler. “Biz onun yanına gitmek istemiyoruz; biz ancak Medine’ye gitmek istiyoruz!” dedik. Bunun üzerine bizden mutlaka Medine’ye gideceğimize, onunla birlikte savaşmayacağımıza Allah’a ahdü misâk aldılar. Sonra Resûlullah’a gelerek bu haberi kendisine ilettik de: «Haydİ gidin! Biz onlara verdiğimiz sözü tutar; onlara galebe için Allah’tan yardım dileriz!» buyurdu.

 Bu nedenle, şunu kabul etmeliyiz ki Devletin ülkemize giren her insana vermiş olduğu antlaşma ve sözleşmeleri desteklemeliyiz. Bizden ahit alan kişinin kanını, namusunu, malını ve mahremiyetini korumak konusunda iş birliği sağlamalıyız. Dininizin büyüklüğüne, uygarlığımızın derinliğine ve insanlığımızın ilerlemesine yansıyacak bir şekil oluşturmuş oluruz. Böylece dinimiz, vatanımız ve toplumumuz için istediğimiz zihinsel görüntünün oluşmasına katkıda bulunacaktır. Uygar ve gelişmiş uluslar ve halkların durumu böyle olmalıdır.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanmayı dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Aziz Müminler:

İslam, adalet, hoşgörü ve barış içinde bir arada yaşama dinidir. Müslüman, kendi ülkesinde veya başka bir yerde her zaman güven ve huzur içinde olur. Müslüman, Müslüman bir ülkeye veya başka ülkeye giderse aldığı vize -bir güvenlik sözleşmesi olarak- karşılığında kendisinden bu ülkenin insanlarına karşı güvenli bir sözleşmedir. Bu vizeyle kendi canını ve malını güven altında tutabilir. Yeter ki bu ülkenin yasalarına uyar ve dürüst olur. Allah Teâlâ “Sağlam söz verdikten sonra Allah’ın ahdini bozanlar ve Allah’ın birleştirilmesini emrettiğini ayıranlar ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar, işte lanet onlara ve kötü yurt, cehennem, onlaradır” buyurmuştur. İmam Şafii’nin (Anne) adlı kitabında “Müslüman; Müslüman olmayan bir ülkeye girerse ve güven ahdini alırsa, bu ülke Müslümanlar ile savaşıyor olsa bile mallarından bir şey alması haramdır” demiştir. Şair der ki

Ahdin yerine getirilmesi ve onurlu insanlara yakışır.

Ahdin ihlal edilmesi ise alçak insanlara yakışır.

 Sadece sevgi ve vefayı güzel sıfatlardan saysam yeter.

Ey Allah’ım, bizi en güzel ahlâklara yönlendir, Senden başkası yönlendiremez, bizi kötü ahlaklardan uzaklaştır, Senden başkası uzaklaştıramaz!

* * *