Önemli Haberler

Günümüz Çağında Güven Antlaşması Anlayışı

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de “وَأَوْفُوا بِالْعَهْدِ إِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُولاً” “Ahdi de yerine getirin, doğrusu verilen ahitte sorumluluk vardır” buyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Hadis-i Şerifinde “Allah katında en hayırlı kullar ahdi yerine getirenlerdir” buyurmuştur. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

İslam, güvenlik, huzur, barış, iyilik ve ihsan dinidir. Şüphesiz ahdin yerine getirilmesi büyük ahlaki ve insani bir değerdir, halklar arasında güven sağlar ve aynı toplumun üyeleri arasında iş birliğini, dostluğu, ilerlemeyi destekler. Bu yüzden ahdin yerine getirilmesi imanın şubelerindendir. Ahdin yerine getirilmesi de dürüstlük ve iyilik göstergesi, peygamberin asil ahlaklarından ve İslam’ın sağlam davranışlardandır.

İslam, Müslümanların kendi ahitleri, sözleşmeleri ve antlaşmalarını yerine getirmelerini emretti ve bunu kesin bir şekilde tekit etti. Allah Teâlâ “Ahdi de yerine getirin, doğrusu verilen ahitte sorumluluk vardır” ve diğer ayette “Ahitleştiğiniz zaman Allah’ın ahdini yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil kılarak sağlama bağladığınız yeminleri bozmayın. Allah yaptıklarınızı şüphesiz bilir” buyurmuştur. Yani, verdiğiniz her sözünüzde durmalısınız, ahitleştiğiniz zaman; Allah’ın ahdini yerine getirmelisiniz. Pekiştirdiğiniz yeminleri bozmamalısınız. Çünkü Allah’ı üzerinize kefil yapmışsınızdır. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızı bilir. Kim bir antlaşma yaparsa ona uymak zorundadır.

Ayrıca, Yüce Allah antlaşmalarına ve sözleşmelerine bağlı olan vefa sahiplerinin, sevdikleri insanlar olduklarını bildirir: Allah Teâlâ “Hayır, öyle değil; ahdini yerine getiren ve günahtan sakınan bilsin ki, Allah sakınanları şüphesiz sever” ve başka bir ayette “ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır” buyurmuştur. Yüce Allah, verdiği sözü yerine getirenlere büyük ecir ve mükâfat vereceğini belirtmiştir. Bu hususta Allah Teâlâ “Allah’a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük ecir verecektir”, başka bir ayetlerde bu büyük ecri açıklamıştır: Allah Teâlâ “Emanetlerini ve sözlerini yerine getirenler, şahitliklerini gereği gibi yapanlar, namazlarına riayet edenler, İşte onlar, cennetlerde ikram olunacak kimselerdir” buyurmuştur.

Peygamber (s.a.v), sözleşmeleri yerine getirme değerine önem verip hainlik etmekten uyarmıştır. Halbuki toplumlar emanet edildiği zaman hainlik edilirse büyük bozgunculuğa uğrar. Ayrıca insanlar arasında güven kalmaz. Peygamber (s.a.v) “Münafığın alameti üçtür; konuştuğu zaman yalan konuşur, vaad ettiği zaman sözünde durmaz; kendisine bir şey emanet edildiği zaman hainlik eder” ve diğer bir hadiste “Müslümanlar şartlarına bağlıdırlar. Ama helali haram kılan haramı helal kılan şartlar geçersizdir” buyurdu. Peygamber Efendimiz hainlik cezasından uyardı ve şöyle buyurdu: “Allah kıyamet gününde gelmiş geçmiş bütün insanları bir araya top­ladığı vakit her vefasız için bir sancak çekilecek ve: işte filân oğlu filânın vefasızlığı budur! denilecektir”. Bu bağlamda İbn Kesir dedi ki: ihanetin dünyada gizli olup kıyamet günü, herkes önünde sahibine bildirildiği zaman, insanların gizli sakladıkları her türlü hainlik ve kötülük açık açık olacaktır. Bunda büyük bir hikmet vardır.

     Şeriat’ın belirlediği ve yerine getirilmesini vurguladığı antlaşmalardan “güven antlaşması”dır. Günümüzün çağı anlayışında ise, devletin başka bir ülke vatandaşlarına verdiği girme izni, vize veya ikamet iznidir. Bir devletin dış temsilcilikleri veya sınır makamları aracılığıyla, ülkesine seyahat edecek bir yabancının pasaportuna koyduğu ve bu yabancının ülkesinin sınır kapısına kadar giderek sınır makamlarına giriş için başvuru yapabileceğini ve girebileceğini gösteren bir kayıttır. Bir ülkeye hangi yabancının girebileceğine karar vermek, uluslararası hukuka göre ve devletler arasındaki ikili anlaşmalar yoluyla, o devletin egemenlik yetkilerindendir. Bu husus, tartışılmaz temel bir kuraldır. Devletler ülkelerine hangi yabancıların girebileceğini kendi ulusal çıkarlarına göre belirlerler. Uluslararası hukukta Devletlerin ulusal egemenlik yetkileri esastır. Bu egemenliklerini sınırları içerisinde çıkardıkları yasalar ile diledikleri gibi kullanırlar. Ulusal egemenlik yetkileri arasında ülkelerine hangi yabancıların hangi koşullarla girebileceklerini belirlemek de vardır. Vize bu amaca hizmet etmektedir. Devletin bu yetkisi uluslararası hukuk bakımından tartışılmazdır. Devletler egemenlik yetkilerini kendi iradeleriyle sınırlayabilirler.

Bu sözleşmenin yerine getirilmesinin Şeriat, yasal, ulusal ve insani olarak zorunlu görev ve yükümlülüklerinden biri olduğuna şüphe yoktur. Dinimiz güvenlik antlaşmasına önem vermiştir. Gerçek Müslüman hak ihlal etmenin bir zulüm ve haksızlık olduğunu bilir ve bu hukuka titizlikle riayet eder. Haksızlık ve zulme karşı mücâdele ise İslâm’ın emri ve gereğidir. Öyle ise, Müslümanın haksızlık ve zulümden kaçınması haksızlık ve zulümlere set oluşturacağından, meydana gelebilecek büyük tahribat ve günahların önüne geçilmiş olmaktadır. Dolayısıyla hak ve emanetleri yerine getirmek konusunda Müslüman uyumsal olmalıdır.

Muhakkak ki İslam, antlaşmaların yerine getirilmesi üzerine kurulu bir dindir. Bu din; hile, aldatma, ihanet gibi kötü davranışları kabul etmez. İslam çağrısı başlangıcından bu yana ne peygamber ne de sahabelerin hiç kimseyi güven altında olmaktan menettikleri bilinmemiştir. Bu hususta Allah Teâlâ peygambere hitaben “Eğer bir topluluğun anlaşmaya hıyanet etmesinden korkarsan, sen de onlara karşı anlaşmayı bozarak aynı şekilde davran. Doğrusu Allah hainleri sevmez” buyurmuştur. Hz. Muâviye ile Rum kralı arasında bir süreli anlaşma vardı. Sürenin sonuna doğru Muâviye onlara doğru yürüdü. Sürenin bitiminde onların ülkelerine yakın olacak ve onlar gafil iken, hissetmeksizin onlara hücum edecekti. Amr îbn Abese ona dedi ki: Allahu Ekber Allahu Ekber, ey Muâviye, vefakarlık var zulüm yok. Allah Resulünün (s.a.v) şöyle buyurduğunu işittim: Kimin bir kavim ile arasında bir süre (anlaşma süresi) varsa süre bitinceye kadar bağı asla çözmesin. Muâviye orduyu geri çevirdi ve onu hoşnut etti. Allah Teâlâ “Müşriklerden biri sana sığınırsa, onu güvene al; ta ki Allah’ın sözünü dinlesin. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Çünkü onlar bilgisiz bir topluluktur” buyurmuştur.

Peygamber (s.a.v), sözleriyle ve eylemleriyle tüm insanlığa güvenlik ve barış getiren bu asil değerleri belirlemiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Emanete riayet etmeyenin îmânı yoktur. Ahde vefa etmeyenin de dini yoktur.” Başka bir hadiste “Herhangi mü’min bir kişi, âhdli bir zımmîyi haksız yere öldürürse, o kişi cennet kokusu kokamaz. Hâlbuki (büyük günahlardan çekinen öbür mü’minler tarafından) cennet kokusu kırk yıllık uzaklıktan duyulur!”. Diğer bir rivayette Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şöyle dediğini rivayet edilmiştir: “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Mü’min de, halkın, can ve mallarını kendisine karşı emniyette bildikleri kimsedir.” işte peygamber efendimiz verilen sözde durmak konusunda en mükemmel örneğini vermiştir. Huzeyfe İbnü’l-Yemân şöyle rivayet etti: Bedir’de bulunmamdan beni meneden bir şey yoktu. Şu kadar var ki ben, babam ile beraber (yola) çıktım da bizi Kureyş kâfirleri yakaladılar.  “Siz muhakkak Muhammed’in yanına gitmek istiyorsunuz!” dediler. “Biz onun yanına gitmek istemiyoruz; biz ancak Medine’ye gitmek istiyoruz!” dedik. Bunun üzerine bizden mutlaka Medine’ye gideceğimize, onunla birlikte savaşmayacağımıza Allah’a ahdü misâk aldılar. Sonra Resûlullah’a gelerek bu haberi kendisine ilettik de: «Haydİ gidin! Biz onlara verdiğimiz sözü tutar; onlara galebe için Allah’tan yardım dileriz!» buyurdu.

 Bu nedenle, şunu kabul etmeliyiz ki Devletin ülkemize giren her insana vermiş olduğu antlaşma ve sözleşmeleri desteklemeliyiz. Bizden ahit alan kişinin kanını, namusunu, malını ve mahremiyetini korumak konusunda iş birliği sağlamalıyız. Dininizin büyüklüğüne, uygarlığımızın derinliğine ve insanlığımızın ilerlemesine yansıyacak bir şekil oluşturmuş oluruz. Böylece dinimiz, vatanımız ve toplumumuz için istediğimiz zihinsel görüntünün oluşmasına katkıda bulunacaktır. Uygar ve gelişmiş uluslar ve halkların durumu böyle olmalıdır.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanmayı dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Aziz Müminler:

İslam, adalet, hoşgörü ve barış içinde bir arada yaşama dinidir. Müslüman, kendi ülkesinde veya başka bir yerde her zaman güven ve huzur içinde olur. Müslüman, Müslüman bir ülkeye veya başka ülkeye giderse aldığı vize -bir güvenlik sözleşmesi olarak- karşılığında kendisinden bu ülkenin insanlarına karşı güvenli bir sözleşmedir. Bu vizeyle kendi canını ve malını güven altında tutabilir. Yeter ki bu ülkenin yasalarına uyar ve dürüst olur. Allah Teâlâ “Sağlam söz verdikten sonra Allah’ın ahdini bozanlar ve Allah’ın birleştirilmesini emrettiğini ayıranlar ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar, işte lanet onlara ve kötü yurt, cehennem, onlaradır” buyurmuştur. İmam Şafii’nin (Anne) adlı kitabında “Müslüman; Müslüman olmayan bir ülkeye girerse ve güven ahdini alırsa, bu ülke Müslümanlar ile savaşıyor olsa bile mallarından bir şey alması haramdır” demiştir. Şair der ki

Ahdin yerine getirilmesi ve onurlu insanlara yakışır.

Ahdin ihlal edilmesi ise alçak insanlara yakışır.

 Sadece sevgi ve vefayı güzel sıfatlardan saysam yeter.

Ey Allah’ım, bizi en güzel ahlâklara yönlendir, Senden başkası yönlendiremez, bizi kötü ahlaklardan uzaklaştır, Senden başkası uzaklaştıramaz!

* * *

Sahabe (r.anhüm) Faziletleri ve Güzel Sirelerinden Bazı Örnekler
1 Recep 1437 H. – 10 Nisan 2016 M.

awkaf-

 

Unsurlar:

  1. İslamda sözün yeri ve değeri.
  2. Dili korumak, İmân alâmetlerindendir.
  3. Söz söylemenin emaneti ve sorumluluğu, Ahlaki ve Şeri‘i bir vaciptir.
  4. Söz söylemenin tehlikeliği ve söz söylemenin Fert ve toplum hayatındaki etkisi.
  5. Kurân-ı Kerîm ve Nebevî Sünnetinden Deliller:

       Kurân-ı Kerîm‘den Deliller:

  1. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.” (Ahzâb Suresi, 70-71. ayetler.)
  2. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “İnsanlara güzellikle söz söyleyin.” (Bakara Suresi, 83. ayet)
  3. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Kullarıma söyle: (İnsanlara karşı) en güzel sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır.” (İsrâ Suresi, 53. ayet)
  4. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet Suresi, 34. ayet).
  5. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Rahmân Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.” (Rahmân Suresi, 1-4. ayetler.)
  6. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Görmedin mi, Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz), kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir. Bu ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Bu ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir.” (İbrâhim Suresi, 2-26. ayetler)
  7. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir).” (Bakara Suresi, 263. ayet)
  8. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.” (Nahl Suresi, 116. ayet)
  9. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Firavun’a gidin. Çünkü o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar.” (Tâhâ Suresi, 43-44. ayetler)

 Nebevî Sünnetinden Deliller:

  1. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kul, Allah’ın hoşnut olduğu bir sözü önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onun derecesini yüceltir. Yine bir kul Allah’ın gazabını gerektiren bir sözü hiç önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onu bu sözü sebebiyle cehennemin dibine atar.” (Müttefkün aleyh)
  2. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İçinde güneş doğan her gün, insanların her bir mafsalı için kendilerine bir sadaka gerekir. İki kişinin arasında adaletle hükmetmen bir sadakadır. Hayvanına binmek isteyen bir kimseye yardım ederek, hayvana bindirmen veya eşyasını hayvana yüklemen bir sadakadır. Güzel söz bir sadakadır. Namaza giderken attığın her adım sadakadır. İnsana zarar veren şeyleri yoldan kaldırıyor.” (Müttefkün aleyh)
  3. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Münâfığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler. Söz verdiğinde sözünde durmaz. Kendisine bir şey emânet edildiğinde hıyanet eder.” (Buhari onu rivayet etmiştir.)
  4. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse akrabasına iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!” (Müttefkün aleyh)
  5. İbn-i Abbas (r.a.)’dan şöyle anlatmıtır ki, bir kişinin ridasını rüzgâr savurmuştu, tutup rüzgâra lanet etti. Resûlullah (s.a.v.) müdahale buyurdu: “Sakın rüzgâra lanette bulunmayın. O memurdur. (Allah’ın emriyle) iş görmektedir. Şunun bilin ki, kim bir şey haksızlıkla lanet ederse, lanet kendisine döner.” (Ebu Davud onu rivayet etmiştir.)
  6. Muâz b. Cebel (r.a.) anlatmıştır ki: Bir yolculukta Peygamber (s.a.v.) ile olup da (s.a.v.)’e yaklaştım ve yanına gittim. Peygamber (s.a.v.) bana hitap ederek şöyle buyurmuştur: “Sana her işin başını, ana direğini ve doruk noktasını bildireyim mi?”  Ben (Muâz):  “Evet, bildir, ey Allah’ın elçisi!” dedim.  Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem”:  “İşin başı İslâm, direği namaz, doruk noktası (zirvesi) cihaddır.” buyurdu.  Rasûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” daha sonra:  “Bu anlattıklarımın hepsini tutan, onların devamına ve olgunlaşmasına sebep olan şeyi haber vereyim mi? diye sordu.”.  Ben:   “Evet, bildir, ey Allah’ın nebisi!” dedim.  Bunun üzerine Rasûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” dilini tuttu ve: “Şunu koru!” buyurdu.  Bunun üzerine ben: “Ey Allah’ın nebisi! Biz konuştuklarımızdan sorumlu tutulacak mıyız? diye sorunca, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Annen hasretine yansın ey Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen dillerinin ürettiklerinden başka bir şey midir!” ( Tirmizî onu rivayet etmiştir.)
  7. “Âdemoğlu sabaha çıktığı zaman bütün organları dile baş eğerler ve kendi dilleri ile şöyle derler: Ey dil! Bizim hakkımızda Allah’tan kork. Biz sana uyarız. Eğer sen doğru olursan biz de dürüst oluruz. Eğer eğilirsen bizde eğiliriz.” (Tirmizi)

III. Konu:

Allah’u Te’âlâ, İnsan’a büyük ve sayısız nimetler ihsan etmiştir. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Hâlbuki Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” ( Nahl Suresi, 18. ayet). Ve dil ( lisân ) nimeti, bu büyük ve yüce nimetlerdendir. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi? ” ( Beled Suresi, 8-9. ayetler). Bundan sonra Allah’u Te’âlâ, dili güzelleşti ve insanın dışında hiçbir varlığa bu özelliği ihsan etmemiş ve bu nimetiyle insanı tamamlamıştır. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Rahmân Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.” (Rahmân Suresi, 1-4. ayetler.).

Söz, insanın içindeki yansıtır ve diğerler insanlarla irtibat korur, konuşmakla hayatındaki bütün işler gereçekleşir ve şaka zamanında olsa bile, İslam Şeri’ati söz söylemeye önem verdiği gibi, her hangi bir Şeri’at, bu kadarda ona önem vermemiştir. Güzel sözlerle ümmetler şad olur ve kötü sözlerle ümmetler perişan ve mutsuz olur. Bir sözle, namusları, ırzları dokunur ve canları yıkılır ve bir sözle namuslar, ırzları ve canları korunur.

 Söz söylemenin tehlikeli olduğu için, İlâhı buyruğu (emri), dili tutması ve korumasıyla gelmiştir. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın.” ( Kaf Suresi, 18. ayet). İnsanın bütün azaları (organları) dile tabi ve bağlıdır. Dil istikamette olursa diğer azalar de istikamette olurlar, dil sapıtırsa diğer azalar de sapıtırlar. Ebu Said El-Hudri (r.a.)’dan anlatmıştır ki: “Âdemoğlu sabaha çıktığı zaman bütün organları dile baş eğerler ve kendi dilleri ile şöyle derler: Ey dil! Bizim hakkımızda Allah’tan kork. Biz sana uyarız. Eğer sen doğru olursan biz de dürüst oluruz. Eğer eğilirsen bizde eğiliriz.” (Tirmizi).

Hz. Peygamber (s.a.v.) Muâz b. Cebel (r.a.)’ya, dil, insanı cennet veya cehennem girmesine sebep olur.  Muâz b. Cebel (r.a.) anlatmıştır ki: Bir yolculukta Peygamber (s.a.v.) ile olup da (s.a.v.)’e yaklaştım ve yanına gittim. Peygamber (s.a.v.)  bana hitap ederek şöyle buyurmuştur: “Sana her işin başını, ana direğini ve doruk noktasını bildireyim mi?”  Ben (Muâz):  “Evet, bildir, ey Allah’ın elçisi!” dedim.  Resûlullah (s.a.v.):  “İşin başı İslâm, direği namaz, doruk noktası (zirvesi) cihaddır.” buyurdu.  Rasûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” daha sonra:  “Bu anlattıklarımın hepsini tutan, onların devamına ve olgunlaşmasına sebep olan şeyi haber vereyim mi? diye sordu.”.  Ben:   “Evet, bildir, ey Allah’ın nebisi!” dedim.  Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) dilini tuttu ve: “Şunu koru!” buyurdu.  Bunun üzerine ben: “Ey Allah’ın nebisi! Biz konuştuklarımızdan sorumlu tutulacak mıyız? diye sorunca, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Annen hasretine yansın ey Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen dillerinin ürettiklerinden başka bir şey midir!”.

Söz, bir emanettir. Onun söyleyeni, konuştuğu zaman, Allah’tan korkması gerekir. Çünkü söz söylemsinde bazı tehlikeler var ve söz söyleminin üzerine ya büyük hayırlar ya da büyük tehlikeler teretüp edilir. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kul, Allah’ın hoşnut olduğu bir sözü önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onun derecesini yüceltir. Yine bir kul Allah’ın gazabını gerektiren bir sözü hiç önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onu bu sözü sebebiyle cehennemin dibine atar.” (Müttefkün aleyh)

İyi ve güzel söz, konuşan imanına bir kanıt ve bir dilildir. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Her kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin yahut sussun!”. Hak Sübhanehu ve Te’âlâ, bütün insanlarla konuştuğumuzda, doğru ve güzel sözü söylememizi emretmiştir. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Herkese güzel sözler söyleyin.” (Bakara Suresi, 83. ayet.). Yine şöyle de buyuruyor: “Kullarıma söyle: (İnsanlara karşı) en güzel sözü söylesinler.” (İsrâ Suresi, 53. ayet.), ve şöyle de Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.” (Ahzâb Suresi, 70 -71. ayetler.), işlerin düzeltilmesi ve günahların bağışlanması, güzel söz üzerine teretüp edilir. Bunun için, İslam dini, bütün söylentilerin ve dedikoduların doğruluğunu araştırmak gerekli olduğuna emretiştir. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın. ” (Hucurât Suresi, 6. ayet)

Dilin korumasını ve tutmasını, imanın tamamına ve İslamın iyiliği ve düzgünlüğüna ve Cenneti Firdevs ulaşmasına bir delil ve bir kanıttır. Düşmanı arkadaşa dönüştürür. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler.” (Mü’minun Suresi, 3. ayet) Allah’u Te’âlâ şöyle buyurduğuna kadar: “İşte bunlar varis olanların ta kendileridir. Onlar Firdevs cennetlerine varis olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”. (Mü’minun Suresi, 10-11. ayetler). Sehl b. S’ad (r.a.)’dan rivayet edildiğine, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim dili ile iffeti konusunda bana garanti verirse, ben de ona cennet hakkında garanti veririm.” (Buhari)

            Sözün emaneti ve sorumluluğu, Ahlaki ve Şeri’i bir vaciptir. Ümmeti birleştirip de küvetlendirir, düşmanı arkadaşa dönüştürür ve şeytanın hilesi meneder. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: ” Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet Suressi, 34. ayet). Güzel söz, kalpleri ısındırır, nefsleri düzeltirir ve gamları ve hüzünleri uzaklaştırır, gazabı mahveder, hoşnutluğu ve mutluluğu kazandırır. Ebi Zer (r.a.)dan anlatmıştır ki, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “(Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır.” (Buharinin El-Edeb El-Müfred).

            Güzel söz de, Müslüman ve gayri müslim arasındaki ilişkiler üzerine güzel bir şekilde etkiler. Allah’u Te’âlâ, düşmanlarla bile konuştuğumuz zaman, onlara yumuşak söz söylememizi emretmiştir. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Firavun’a gidin. Çünkü o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar .” (Tâhâ suresi, 43-44. ayetler.)

Kayda derğr ki, yazılan sözün afetleri ve zararları vardır. Bu zarar, söylenen (şefahi) sözün zararlarından az değildir. Gerek yazılı, gerekse de  sözlü söz bir emanettir. Yalan haberleri yayılmak, gereçekleri çarpıtma, aziz ve şerif insanlar ırzlarına dokunma, söze bir ihanet saılmaktadır.

Bügünlerde güzel söze çok ihtiyacımız vardır. Güzel söz, topluma ve insanlara iyi ve güzel bir şekilde etkiler. güzel söz işleri düzeltiyor ve günahlar bağışlamasına sebep olur. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.” (Ahzâb Suresi, 70-71. ayetler.)