Önemli Haberler

BELÂYI DEFETMEK İÇİN AÇIK VE GİZLİ SEBEPLER…
EMİR SAHİPLERİNE İTAAT ETME GEREĞİ

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kuran-i Kerim’de Allah Teâlâ şöyle buyurur:

رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

 “Rabbimiz! Sana güvendik, Sana yöneldik; dönüş Sanadır”. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashabının üzerine olsun.

Aziz Müminler!

Bela; Allah Teâlâ yaratıklar için takdir ettiği yasalardandır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Biz insanı katışık bir nutfeden yaratmışızdır; onu deneriz; bu yüzden, onun işitmesini ve görmesini sağlamışızdır”.

Yüce Allah, belanın kaldırılması veya defedilmesi için açık ve gizli sebepler kılmıştır. Son dereceye kadar sarılması gereken açık sebepler ise ilmin sebepleri, uzmanların tedarikleri ve resmi devlet kurumları tarafından verilen direktiflerin uygulanmasıdır. Emir sahibine veya temsilcisine uymak vaciptir.  Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey İnananlar! Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden emir sahibi olanlara itaat edin”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun”, ayetteki bilenler ise her alandaki uzmanlar demektir. Dolayısıyla devlet kurumlarının yetki alanına karışıp zorbalık yapmak şeri olarak yasaktır.

Açık sebeplerden: temizliğe dikkat etmektir. İslam genel olarak temizlenmeye çağırıp insanı hastalıklardan ve zararlardan korumak için onu şeri bir zaruret haline getirmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah şüphesiz daima tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever”. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Temizlik imanın yarısıdır”, ve başka bir hadiste şöyle buyurdu: “Avlularınızı temiz tutun”. Hadiste geçen avlular genel olduğu için evlerin, okulların, fabrikanın, yolların, meydanların ve diğer yerlerin  avlularını ve boş alanlarını içerir.

İslam; özellikle abdest alındığında ellerin yıkanmasına önem verdi. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı mesh edip, topuklara kadar ayaklarınızı da yıkayın. Eğer cünüp iseniz, iyice yıkanarak temizlenin”. Elleri dirseklerle beraber yıkamak abdestin farzlarından biridir. Abdestin sünnetlerinden ise elleri üç kere yıkamak, ağzına su alıp boşaltmak, buruna su çekip sümkürmek, ardından farz olarak yüzü yıkamak ve daha sonra elleri kollarla birlikte yıkamaktır. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden birisi uykusundan uyandığı zaman elini yıkayıncaya kadar kaba sokmasın”. Yemekten önce ve sonra elleri yıkamak müstehap ve sağlık açısından çok önemlidir. Bu da bilim ile din arasında bir çelişki olmadığını doğrulamaktadır.  Bu yüzden insanın sağlığını korumak dinin temel maksatlarındandır. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur”. Bundan hareketle,  bulaşıcı hastalıkların ve salgının yayılmasını önlemek ve korunmak için el sıkışmak, öpüşmek, sarılmak, fiziksel temasta bulunmamaya çalışmak ve kalabalıklardan uzak durmak gibi tüm tedbirlere ve önlemlere uymak gerekir.

  Kuşkusuz ki krizler ve kritik durumlar; insanların gerçeğini ve ahlakını gösterir. Bu yüzden kendi aramızda merhametli olmalıyız. Arz ve talep dengesini bozacak şekilde satın alma, karaborsacılık, stokçuluk, bencillikten ve her türlü tekelden uzaklaşmalıyız. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Günahkârdan başkası tekelcilik yapmaz”. Başka bir rivayette de “Tekelci lanetlidir”. Başka bir hadiste Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz”.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Aklımızda her zaman bulunması gereken gizli sebeplere gelince, bunların en önemlisi Allah’a tevekkül etmektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever”. Allah’a tevekkül etmekle  Sebeplere sarılmak arasında bir çelişki yoktur. Bu hususta, bir adam Resûlullah’a “Yâ Resûlullah! devemi bağlayıp da mı, yoksa salıverip de mi Allah’a tevekkül edeyim?” diye sordu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Deveni bağla ve sonra tevekkül et”. Zamanımızda sağlık sebeplerini ve önemli bilimsel önlemleri göz önünde bulundurmak bizim görevimizdir. Daha sonra her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah’a tüm meseleyi bırakalım. İşte bu tevekküldür, ama insanın çalışmadan, iş aramadan, yattığı yerden Allah’a tevekkül ettim demesi ise tevekkül değildir.

Gizli sebeplerden de Allah’a dua edip yalvarmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yakarıp tövbe etselerdi”. Hepimiz belayı insanlardan defetmek için Yüce Allah’a tevessül etmeye ihtiyacımız var. Bilelim ki Rabbimiz ile olan ilişkimizi düzeltmek için bu zor aşamayı bir fırsat olarak görmeliyiz.

İnsan kendini Allah’ı zikrederek korumalıdır. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim her sabah ve her akşam üç defa “İsmi sayesinde yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın adıyla. O her şeyi duyar ve bilir” derse, ona hiçbir şey zarar vermez”. Başka bir hadiste Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim bir yerde konaklar da sonra “Yarattıklarının şerrinden Allah’ın mükemmel kelimelerine (âyet, sıfat ve isimleri) sığınırım derse, konakladığı o yerden ayrılıncaya kadar hiçbir şey ona zarar vermez.”

Sadaka da belayı defeder. Bu hususta Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Zekatını vermek suretiyle mallarınızı koruyup takviye edin. hastalarınızın tedavisinde sadakanın belaları def ediciliğini değerlendirin. bela ve musibetlere karşı da her zaman Allah’a duaya yönelin!”.

Ey Allah’ım! Âfiyet verdiklerinin arasında bize de âfiyet ver, dost edindiklerinin arasında bizi de dost edin ve takdir ettiğin şeylerin şerrinden bizi koru! Ey Rabbimiz! Mısır’ımızı ve tüm alem-i İslam’ı sen koru!

* * *

İsra Suresi Gölgesinde

Kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’a hamdolsun; Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashabının üzerine olsun.

Aziz Müminler!

Şüphesiz Allah Teâlâ peygamberlerini mucizelerle desteklemiştir. Bu mucizelerden birisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in İsra ve Miraç mucizesidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir”. Bu ilahî mucizeyi derin düşünen kimse, bu mucizenin çok ders ve ibret içerdiğini görür. Bu ibretlerin en önemlisi, Allah’ın mutlak kudretinin beyan edilmesidir. Muhakkak ki Allah’ın iradesi her şeyden ve bütün sebeplerden üstündür. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri o şeye ancak “Ol!” demektir. O da hemen oluverir”.

İsra mucizesinden alınacak ibretlerden de, zorluğun arkasından kolaylık ve üzüntünün arkasından da ferahlıktır.  Peygamber Efendimiz, Yüce Rabbinin mesajını bildirmek doğrultusunda müşriklerin farklı şekildeki eziyetlerine katlandıktan sonra,  bu İsra ve Miraç mucizesi Yüce Allah’tan  bir  onurlandırma ve destekleme olarak vuku bulmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır”.

Kulluğun makamı azametlidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Böylece Allah kuluna vahyedeceğini vahyetti”. Yüce Allah’a kulluk etmek, şeref ve onurdur. Allah insanları ona kulluk etsinler diye yaratmıştır. Tüm peygamberlerin mesajı da insanları Allah’a kulluk etmeye davet ediyordu. Bu mucize Mescid-i Aksa’nin önemini ortaya koymuştur.  Halbuki Peygamber Efendimiz Mescid-i Aksâ’ya geceleyin götürülüp oradan da en üst semaya çıkarılmıştır. Ayrıca Mescid-i Aksâ Müslümanların ilk kıblesi ve en kutsal sayılan üç mescitten biridir. Allah’tan o mescidi korumak için gayret edenleri desteklemesini ve Müslümanların ona tekrar kavuşmalarını nasip etmesini niyaz ederiz.

İsrâ mucizesi; namazın öneminin büyüklüğü, fazileti ve özgünlüğünü göstermiştir. Ki Peygamber Efendimiz geceleyin götürülüp yedinci semada olan Sidretü’l-Müntehâ’ya ulaştırıldı ve Miraç yolculuğunda üç şey verildi: Beş vakit namaz, Bakara Sûresi’nin sonu ve ümmetinden şirke düşmeyenlere büyük günahlarının affedildiği haberi.

Yine İsrâ mucizesinde dinler arasındaki ortak bağlar beyan edildi. Bu bağlamda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Peygamberler, babadan bir kardeştirler. Onların anneleri ayrı olmakla birlikte, dinleri birdir”. İsrâ ve Mirâç gecesinde peygamberler bir araya gelerek Resûlullah onlara imamlık yapıp namaz kıldırdı. Tüm Peygamberler de Hz. Muhammed’i iyi karşılayarak onun için dua etmişler. Bu mucizeden alınması gereken başka derslerden: Sebeplere sarılmaktır. Resûlullah Kudüs’e geldiğinde bindiği Burak’ın ipini bağladı. Peygamber Efendimiz şöyle demiştir: “Ben onu (Burak’ı), peygamberlerin de bağladığı halkaya bağladım“.

İsrâ mucizesinden alınacak derslerden de, gerçek iman edenler diğerlerinden ayırt edilip belli olmuşlar. Müşrikler Hz. Ebû Bekir’e gelerek arkadaşının geceleyin Mescid-i Aksâ’ya götürüldüğünü iddia ettiğini söylediler. Ebû Bekir: “Bunu o mu söyledi” diye sorunca, onlar “Evet” dediler. Ebû Bekir ise hiç tereddüt etmeden “O söylemişse doğrudur” diye cevap verdi. “Onu bu konuda doğrular mısın?” diye tekrar sorduklarında: “Daha ötesini de tasdik ederim. Muhammed, gece veya gündüz, kendisine semadan haber geldiğini haber veriyor; ben kendisini yine tasdik ediyorum.” dedi. O günden itibaren, Hz. Ebû Bekir radıyallahu anh, es-Sıddîk lakabına nail olmuştur.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

İsrâ suresi bu mübârek yolculuktan bahsettiği gibi, ana-babaya ihsan etmekten de bahsetti. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Rabbin, yalnız Kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmeyi buyurmuştur”. Yüce Rabbimiz; hamilelik, emzirme ve yetiştirme dönemlerinde çabalayıp zorluk çeken anneye daha fazla önem verdi. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Biz insana, ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Annesi onu, güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak karnında taşımıştı”.  Bir adam Resûlullah’a gelerek: “Ey Resûlullah! Kendisine en iyi davranmam gereken kimdir?” diye sordu. Resûlullah:

Annen!” buyurdu. O sahâbî:

“Ondan sonra kimdir?” diye sordu. Efendimiz:

Annen!” buyurdu. Sahâbî tekrar:

“Ondan sonra kim gelir?” diye sordu. Efendimiz yine:

Annen!” buyurdu. Sahâbî tekrar: “Sonra kim gelir?” diye sorunca Resûlullah bu sefer:

Baban!” cevabını verdi.

İslam dinimizde anneye iyilik etmek, Allah’ın rızâsını kazandıran sebeplerden biridir. Bir adam Resûlullah’ın yanına gelerek, cihada çıkmak için izin istedi. Resûlullah; “Annen hayatta mı?” diye sordu. Adam: “Evet! Yâ Resûlallah” dedi. Resûlullah: “Geriye dön de annene itaat ve iyilik et” buyurdu. Ama adam çok ısrar edince Resûlullah: “Vah sana. Sen annenin ayağına sarıl. Çünkü cen­net oradadır” buyurdu.

Anneye iyilik etmek; ona iyi davranıp saygı göstermek, onu mutlu etmekle gerçekleşir. Ayrıca vefatından sonra da onun için dua edip adına sadaka vermek ve sevdiklerine saygı göstermekle iyilik yapılır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İyiliklerin en güzeli, evlâdın, baba dostlarının ailesine ilgi göstermesidir.”

Sonuç olarak, her biri kendi alanında, ulusal devlet kurumlarındaki emir veren veya temsilcisine uymanın gerekliliğini vurguluyoruz. Zira iş ehli, her alandaki uzmanlar ve yetkililerdir. Dolayısıyla devlet kurumlarının yetki alanına karışıp zorbalık yapmak şeri olarak yasaktır.

Vakıflar Bakanlığı, şüpheli sayfaların ve sitelerin haberlerine kapılmaya karşı uyarır ve devlet kurumlarının resmi web siteleri dışında, her birinin kendi yetki alanlarındaki herhangi bir kamu meselesinde talimat veya yöneltme almamaya dikkat çeker.

Ey Allah’ım! Bizi dinin üzere sabit kıl ve babalarımızı, annelerimizi, Mısır’ımızı ve tüm alem-i İslam’ı sen koru!

* * *

Şehadet Kavramı ve Şehitlerin Makamları

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Allah Teâlâ Kurân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

وَالشُّهَدَاءُ عِندَ رَبِّهِمْ لَهُمْ أَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْ

Allah yolunda şehit düşenlere, Rableri katında ecir ve nur vardır. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Aziz Müminler!

Allah (azze ve celle)nin seçtiği ve şehadetle onurlandırdığı kullar vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar”. Şehadet sözcüğünün birden fazla anlamı vardır. Allah ve melekleri  şehitlerin cennete gireceklerine şahitlik etmişlerdir. Şüphesiz şehitler Rableri katında diridirler ve rızıklanırlar. Şehitler, Allah kendileri için hazırladığı bol nimetlere şahitlik ederler. Şehitler, Allah kendilerine vadettiği şeyin doğru olduğuna da şahitlik ederler.  Şehadet sözcüğünü şerefli kılan ve şehitlerin Rableri katındaki makamlarını gösteren güzel manalar vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz. Allah onları muratlarına erdirecek, gönüllerini şâd edecek ve onları, kendilerine tanıttığı cennete sokacaktır”.

Vatanı uğrunda canını feda eden ve şehadet makamını kazanan insanı Allah merhamet edecektir. Çünkü şehidin bu ticareti asla zarar etmeyecektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır”. Şehadet makamı, Allah katında en yüksek makamlardandır.

Allah yolunda şehadetin dereceleri var, en yükseği de Allah rızasını kazanmak için vatanı savunup düşmana karşı savaşırken şehit düşmektir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah katında hiçbir şey, iki damla ve iki izden daha sevimli değildir: Allah korkusuyla akıtılan gözyaşı damlası ve Allah yolunda dökülen kan damlası. İki iz ise, Allah yolunda çarpışırken alınan yara  izi ve Allah’ın emrettiği farzlardan birini yerine getirmekten kalan kulluk izidir”.

Şehadetin diğer dereceleri de yüksek ve şereflidir. Vatanını veya varlıklarını savunurken şehit edilen ve ibadet yerlerini, turistleri ve tarihi eserleri koruyan polis ve kamu malını koruyan devlet memuru gibi görev yaparken öldürülen herkesin şehadetin yüksek derecelerine nail olur. Bu insanlar kendi çalışmalarındaki  gösterdikleri samimiyetten dolayı can feda edip şehit olurlar.

Yine de kendi canını ve başkasının canını, kendi ırzını ve başkasının ırzını, kendi malını ve başkasının malını da korurken öldürülen insan şehittir. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Malı uğrunda öldürülen şehittir; kanı uğrunda öldürülen şehittir, dini uğrunda öldürülen şehittir; ailesi uğrunda öldürülen şehittir”. Bu şehitler, kendi ülkelerini ve varlıklarını savunup İslam’ın haram kıldığı ve korunmasını emrettiği malları, canları ve ırzları korurken öldürülmüşler. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Müslümanın her şeyi, kanı, namusu ve malı Müslümana haramdır.”

     Şehadetin makamı Yüce Allah tarafından peygamberlerden sonra yaratıkların en hayırlısına verilen bir bağış olduğu için şehitler Kıyamet günü en iyi yerlerde olurlar. Şehadetin semereleri arasında: şehitler ölüm acısı hissetmezler. Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Sizden biriniz karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehit olan kimse de ölümden ancak o kadar acı duyar”. Şehitler kabir azabını görmez ve kabir fitnesinden de emin olurlar. Bir adam Resûlullah’a gelip: “Ey Allah’ın Resûlü, niye şehit dışında kalan Mü’minler kabirde imtihan edilirler?” diye sordu. Resûlullah şu cevabı verdi: “Şehidin ölüm anında başının üstünde kılıç parıltısını hissetmesi imtihan olarak ona yeter.”

Şehitlerin salih amellerinin sevabı hiç kesilmez. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Her ölenin amel defteri kapanır, ancak Allah yolunda kalbi cihada hazır olarak ölen kimse müstesna. Onun ameli kıyamet gününe kadar çoğalıp artar ve kabir azabından güvendedir”.

Şehitlerin büyük ecir ve mükâfatları vardır. Şehadetin mükâfatı hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Şehidin kanının ilk damlası ile günahları bağışlanır. Cennetteki yeri kendisine gösterilir. Kabir azâbından korunur. En büyük korkudan emin olur”.

Şehit, onurlandırılarak kıyamet günü mis kokacaktır. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin ederim ki, kim Allah yolunda yaralanırsa -ki Allah kimin O’nun yolunda yaralandığını bilir- kıyamet günü yaraları yaralandığı gün gibi akar bir halde gelir, onun rengi kan rengidir, kokusu ise mis kokusudur”.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

 

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Vatanımız uğruna can veren şehitlerimiz fedakarlık, erkeklik ve şeref örneği olarak milletin hafızasında ebedi kalacaklar. Allah onlara gerçek ve ebedi olan eşsiz bir hayat vermiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilakis Rableri katında diridirler. Allah’ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. Onlar, Allah’ın nimetine, keremine ve Allah’ın, mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceğine sevinirler”. Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Allah yolunda şehit edilenlerin ruhları, arşın gölgesinde asılı kandillerde duran yeşil kuşların içindedir. Bu kuşlar cennette diledikleri yerleri gezerler. Gece olunca da tekrar o kandillere dönerler. Allah onlara bakarak: “Arzuladığınız bir şey var mı?” diye sorar. Onlar derler ki: “Daha ne arzulayalım? Bizler Cennette istediğimiz yerde dolaşıyoruz.” Allah (cc), aynı soruyu üç kere sorar. Sonunda onlar, mutlaka bir şey istemeleri gerektiğini anlayınca: “Bizim ruhumuzu cesedimize tekrar döndür de tekrar Allah yolunda ölelim” derler. Bundan başka bir arzularının olmadığı ortaya çıkınca artık Allah onlara başka bir soru sormaz”.

Tüm bunların yanında da kim, Allah yolunda şehit olmayı samimiyetle dilerse, Allah onu şehadet mertebesine yüceltir. İşte Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim, Allah’tan şehitlik isterse Allah o kimseyi yatağında ölse de şehitlik mertebesine yüceltir”.  Demek ki dinini, vatanını ve ülkesinin varlıklarını korumakla ilgilenen ve bunun uğrunda öldürülen her insan şehittir.

Yüce Allah’ın şehadet için seçtiği insan ne kutludur. Bu insan peygamberlerle, dosdoğru olanlar ve iyilerle beraberdir, bunların beraberliği de ne güzeldir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar Allah’ın nimetine eriştirdiği peygamberlerle, dosdoğru olanlar, şehitler ve iyilerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar!”.

Tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz. Rabbimiz! Mısır’ımızı ve tüm alem-i İslam’ı korusun!

* * *

Hucurât Suresi’nde insani değerler

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Allah Teâlâ Kurân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

قُلْ إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ دِينًا قِيَمًا مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk’a yönelen İbrahim’in dinine iletti. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Hadis-i şerifte şöyle buyurdu: “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim”. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Aziz Müminler!

Kur’an-ı Kerim, ahlaki değerlere çağıran birçok ayetle doludur. Hucurât suresi gibi insanî ve medenî bir toplumun oluşmasına çağıran sureler de vardır. Hucurât suresi; özellikle insanların işleriyle ilgili konular hakkındaki haberlerden emin olmak ve meselelerin iç yüzünü araştırmak gibi birtakım ahlak ve değerleri sağlamlaştırmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir millete fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz”.

İslam her şeyi kesin delil üzerine kurmaktadır. Bilindiği gibi Hüthüt bir kavmin Allah’ı bırakıp güneşe secde ettikleri haberini getirip “doğru bir haber getirdim” dediğinde, Hz. Süleyman (aleyhisselâm) onun sözlerine hemen inanmadı, ancak gerçek olup olmadığından emin oldu. Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Süleyman, şöyle dedi: “Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın, göreceğiz’”. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her duyduğunu nakletmesi kişiye günah olarak yeter”. İmam Nevevî bu hadisi şöyle açıklamıştır: “İnsan genellikle doğruyu da yalanı da işitir. Bunları bir ayırım yapmadan her duyduğunu söyleyince ister istemez yalan haberleri de doğruymuş gibi nakletmiş olur”.

Bir gün Ömer bin Abdülazîz’in yanına adamın biri gelir, “Efendim filan kimse, sizin için şöyle, şöyle söylüyor” dedi. Ömer bin Abdülazîz; Bak buna laf taşımak derler, derhal yargılayalım. Eğer yalancı isen, “Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın” ayetine göre; yok yanıldınsa, “Daima kusur arayıp kınayan, hep lâf götürüp getiren” ayetine göre yargılanırsın. İstersen de seni affederiz. Adam “Affedin! Bir daha birilerinin aleyhinde konuşmak yok” dedi.

Her birimiz karar vermeden veya ona ulaşan her haberi yayınlayıp aktarmadan önce emin olup gerçeğini araştırmaya dikkat ederse, asılsız söylentiler ortadan kaybolur ve iftiracılar bunu insanlar arasında yaymaktan kaçınırdı.

Ahlâkî değerlerden de gıybet ve dedikodudan uzak durmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir”. Gıybet hakkında da, Ebu Hüreyre (radıyallâhu anhu)’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle geçmektedir: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dediler. Peygamberimiz: “Kardeşinden, onun hoşuna gitmeyecek bir şekilde söz etmektir” buyurdu. “Peki, benim sözünü ettiğim husus kardeşimde var ise ne olur?” diye sorulunca da, Peygamberimiz: “Eğer söylediğin şey onda var ise onun gıybetini yapmış olursun, eğer onda yoksa ona iftira etmiş olursun” diye buyurdu. İnsan sadece kendi kusurlarını düşünmeyip insanların kusurlarıyla meşgul olunca gıybet yapar. Resûlullah şöyle buyurdu: “Biriniz kardeşinin gözündeki çöpü görür fakat kendi gözündeki merteği unutur”.

Üstelik, insan diğer insan kardeşinin ırzını savunmalıdır. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kim, (din) kardeşinin  ırz ve namusunu onu gıybet edene karşı savunursa, Allah da kıyamet günü o kimseyi cehennemden korur.

İnsanları ayıplamaktan uzak durmak ahlaki değerlerdendir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kendi kendinizi ayıplamayın”. Ayıplamak söz ve işaretle olabilir. Ama Kurân-ı Kerim bunları yasakladı, Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnsanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay hâline!”. Bu kimseler insanların suçunu araştırıp ayıplıyorlar ve onları kötü lakaplarla çağırıyorlar. Bu ayet insanları dil ve işaretle ayıplamaktan karşı bir uyarı ve bunu yapana şiddetli bir tehdittir. Ebû Mes’ûd (radıyallahu anh) şöyle dedi: Resûlullah sadaka vermemizi emrettiği sıralarda biz sırtımızla yük taşıyorduk. Ebu Akil, bir ölçek hurma getirdi,  sonra bir adam geldi ondan daha çok sadaka verdi. Münâfıklar, “Allah’ın, bunun sadakasına ihtiyacı yoktur, gösteriş yapıyor” dediler. Bunun üzerine, “Sadakalar hususunda gönülden veren müminleri çekiştiren ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanlarla alay edenler yok mu, Allah onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için acı bir azap vardır” âyeti indi.

İnsanlarla alay etmemek gerekir, gerçek mümin hiç alay etmez. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler”. Bizim dinimiz insanlara zarar veren her şeyi yapmamızı yasakladı. Gerçek Müslümanın kimseye zarar vermemesi ve sadece insanlar için yararlı şeyler yapması gerekir.

Peygamber Efendimiz duygulara söz, fiil veya işaret yoluyla zarar veren her şeyi yasaklar ve insanın değerini  yükseltecek şeylere davet ederdi. Ümmü Mûsâ’dan şöyle rivayet edilmiştir: Abdullah b. Mes’ûd, sahabelere hurma takdim etmek için bir ağaca tırmandı. Bacaklarının inceliği gülüşmelere neden olunca Efendimiz şöyle buyurdu: “Niçin gülüyorsunuz! Yemin ederim ki o Kıyamet günü mizanda Uhud dağından bile daha ağırdır.”

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Hucurât Suresi’nin çağırdığı en yüce değerlerden biri de, insanlar arasında kardeşlik ve barış ilkesini pekiştirmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin”. İslam dinimiz önemli değerlerden olan düzeltme ve barıştırmaya çağırır, insanların birbirine bağlı ve hoşgörülü bir toplumda yaşamalarını ister, yakınlık ve ülfetle dolu ve çatışmalardan uzak bir ortamda bir arada yaşamanın değerini sağlamlaştırmaya çalışır. Bunlar tüm çatışma ve anlaşmazlık meseleleri için bir tedavidir.

Aile düzeyinde ise Kurân-ı Kerîm; eşler arasında bir anlaşmazlık olup kendi aralarında halledemedikleri zaman, akrabalarından takva ve dürüstlüğüyle bilinen bir hakem göndermeye çağırmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Karı kocanın arasının açılmasından endişelenirseniz, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin; bunlar düzeltmek isterlerse, Allah onların aralarını buldurur. Doğrusu Allah her şeyi Bilen ve haberdar olandır”.

Bu düzeltme ruhu; barışmak için tüm toplumu kapsayacak kadar geniştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ancak sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı ve insanların arasını düzeltmeyi gözeten kimseler müstesna, onların gizli toplantılarının çoğunda hayır yoktur. Bunları, Allah’ın rızasını kazanmak için yapana büyük ecir vereceğiz”.

     Peygamber Efendimiz insanların arasını düzeltmenin mükâfatı ve insanların arasını bozmanın cezasını şöyle açıkladı: “Size namazın ve sadakanın derecesinden daha faziletli bir ameli haber vereyim mi? (Sahâbeler): Evet, ey Allah’ın elçisi! dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İki kişinin arasını düzeltmektir. Çünkü iki kişinin arasını bozmak, usturanın ta kendisidir. Ustura saçı kökünden kazır demiyorum. Fakat dini kökünden kazır”.

    Gerçek mümin düzeltmeyi ve ıslahı bir hayat yöntemi olarak görür, müminin bulunduğu her yerde hayır da bulunur. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: “Öyle insanlar vardır ki (adeta) hayrın anahtarları, şerrin sürgüleri gibidir. Kimisi de şerrin anahtarları ve hayrın sürgüleri gibidir. Ne mutlu! Yüce Allah’ın, hayrın anahtarlarını ellerine verdiği o kimselere! Ve yazıklar olsun Yüce Allah’ın şerrin anahtarlarını ellerine verdiği o kimselere!”

Ey Allah’ım! Bizi güzel ahlâklara yönlendir, Sen’den başkası yönlendiremez ve bizi kötü ahlâklardan uzaklaştır, Sen’den başkası uzaklaştıramaz! Ey Rabbimiz! Ülkemizi ve tüm alem-i İslam’ı sen koru!

* * *