Önemli Haberler

Şehitlik Fazileti ve Şehitlerin Ailelerine Karşı Vazifemiz

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاء عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ * فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُواْ بِهِم مِّنْ خَلْفِهِمْ أَلاَّ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ* يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ وَأَنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُؤْمِنِينَ

Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. Onlar, Allah’tan gelen nimet ve keremin; Allah’ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Allah (c.c), insanı dünyayı imar etmek ve onu ıslah etmek için yarattı. Ayrıca bu imar etme sürecinde insana yardımcı olacak şeyleri de bulundurdu ve insan canını da kutsal yaptı ki kim ona saldırırsa tüm insanlara saldırmış gibi oluğunu ve kim ona iyilik ederse tüm insanlara iyilik etmiş gibi olduğunu saydı.  Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur”.

İmar etme ve canı kurtarma hedefi, sadece din ve vatanlarına sadık insanların büyük fedakarlıklarıyla gerçekleşen en ulvi hedeflerdendir. Bu insanlar din, vatan ve güvenli ve istikrarlı hayatın değerini bilip bu hedefi gerçekleştirmek için can ve mallarını feda etmişler. İşte bunlar Allah için zarar etmeyecek ve hep kazançlı bir ticaret yapmışlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kuran’da söz verilmiş bir hak olarak cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah’tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alışverişe sevinin; bu büyük başarıdır”. Bunların cezası yaptıkları amelin cinsinden olur. Allah onların başkalarına sağlamak istediklerinden daha iyi olanı gerçekleştirip onların iyi niyetleri için güvenli, huzurlu ve ebedi hayatı bağışlamıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah yolunda öldürülenlere ‘Ölüler’ demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz”.

Allah yolunda şehitlik, en yüksek makamlardan biridir ve sadece güzide insanlar için gerçekleşen çok ulvi bir hedeftir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştır!”. Allah Teâlâ şehidi kabir azabından ve kıyametteki sura üfleme sonucundaki ölümden kurtarır. Bir adam Resûlullah’a gelip: “Ey Resûlullah, niye şehit dışında kalan mü’minler kabirde imtihan edilirler?” diye sordu. Resûlullah şu cevabı verdi: “Şehidin ölüm anında başının üstünde kılıçların parıltısını hissetmesi imtihan olarak ona yeter.” Başka bir rivayette Peygamber efendimiz Hz. Cebrail’e “Sûra üfürülmüş, Allah’ın diledikleri müstesna göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş” ayetinde istisna edilenlerin kimler oldukları hususunda sorduğunda, şehitler olduklarını söylemiştir. Şehitler için yüce makam olarak Hz. Peygamberin şu hadisi yeter. Peygamber efendimiz buyurdu ki “Sınırda Allah yolunda nöbet tutanlar dışında her ölenin ameli sona erdirilir. Sınırda nöbet tutarken ölenin yaptığı işlerin sevabı kıyamet gününe kadar artarak devam eder”.

Bu nedenle, şehitliği rızıklanan, faziletini gören ve makamına erişen insan dünyaya dönüp tekrar şehit olmayı diler. Hadiste Peygamber efendimiz “Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehit, gördüğü aşırı itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehit olmayı ister” buyurmuştur. Şehitliğin fazileti için Peygamberimizin şu hadisi de kanıt olarak yeter. Efendimiz diyor ki: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, isterdim ki Allah yolunda cihat edip öldürüleyim, sonra yine cihat edip öldürüleyim, sonra yine cihat edip öldürüleyim.”

Allah Teâlâ şehitler için hazırladığı mükâfat için Sahabeler şehit olmayı çok arzu ederlerdi. İşte sahabi olan Amr b. Cemuh, topal olmasına rağmen Bedir savaşına çıkmak istiyordu, fakat Resûlullah kabul etmedi.  Uhud savaşı olunca da oğullarına “savaşa çıkmama izin verin” dedi. Onlar “Resûlullah seni mazeretli gördü, çıkmayacaksın” dediler. Onlara “Siz, Bedir günü benim cennete girmeme engel oldunuz! Uhud günü de mi benim cennete girmeme engel oluyorsunuz! Muhakkak çıkacağım” dedi…

İslam; mertlik, cesaret, erkeklik, iffet değerlerine sahip bir dindir. Canları, ırzları, malları ve hakları korur.  Bu değerleri korumak ve bu ahlakları savunmak yüksek hedeflerdendir. Kim bunu gerçekleştirirken ölürse şehit olur, halbuki şehitlik tek bir biçim ile sınırlı değildir; ama çeşitleri çoktur. Peygamber buyurdu ki: “Malı uğrunda öldürülen şehittir; ailesi uğrunda öldürülen şehittir, dini uğrunda öldürülen şehittir; kanı uğrunda öldürülen şehittir”. Başka bir rivayette Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah yolunda öldürülen şehit, enkaz altında kalarak ölen şehit, karın ağrısından ölen şehit, suda boğulan şehit, yırtıcı hayvan tarafından yenmiş olan şehit, zehirli hayvan sokarak ölen şehit, veba hastalığından ölen şehit, Allah için sınırda nöbet tutarken ölen şehit, ateşte yanarak ölen şehit, doğumda veya lohusa iken ölen kadın şehittir ve Allah Teâlâ’dan ihlasla şehitlik isteyen, yatağında ölen de şehit olur”.

Gerçek şehit, gerçek dini kabullenen, ona sadık kalan ve uğrunda fedakârlık yapan kişidir. Resûlullah şöyle buyurdu: “Kim, İslâmiyet daha yüce olsun diye savaşıyorsa, o Allah yolundadır”. Şehit dünyada ve ahirette onurludur. Dünyada sunduğu fedakârlık, erkeklik ve kahramanlık örneği olarak onun adı ümmetin hafızasında nurla yazılı kalır. Şehit akıllarımızda ve kalbimizde kalacaktır.  Ne kadar nesiller geçse geçsin şehitlerimizi unutmayacağız onları hep gururla hatırlayacağız. Ahirette de şehit gurur, şeref ve güzellik şeklinde diriltilecektir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah yolunda yaralanan bir kimse, kıyamet gününde yarasından kan akarak Allah’ın huzuruna gelir. Renk, kan rengi, koku ise misk kokusudur.”

Şehitlerimiz başkaları uğrunda kendi canlarını feda etti ve ailelerini geride bıraktılar. Dolaysıyla şehit ailelerinin hakkını vermeliyiz.  Onlar şehit babaları veya evlatları oldukları için onlara saygı duymalı ve iyilik edip şükranlarımızı sunmalıyız. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İyiliğin karşılığı ancak iyilik değil midir?”. Hz. Peygamberimiz “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmez” başka bir rivayette de “Size iyilik yapana siz de iyilik yapınız. Şayet verecek bir şey bulamazsanız karşılık vermek istediğinizi göstermek üzere kendisine dua ediniz”. Zaten vatanı ve ırzı uğrunda canını feda eden insana ne iyilik edilirse azdır.

Şehit çocuklarına ilgilenip babasızlığın acısını hissettirmemek için elimizden geleni yapmalıyız. Onların yüzlerini güldürerek iyi muamele etmeliyiz. Peygamber efendimiz, şehit ailelerine bizzat ilgilenip bakardı. Resûlullah, Mûte Savaşı’nda şehit edilen Câfer b. Ebi Tâlib’in küçük çocuklarının sadece maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmeyip onlara baba gibi davranıp yüzlerine tebessüm eder, başlarını okşardı.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanmayı dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Şehitlerimizin ailelerine karşı görevimiz büyüktür. Onlara güvenli ve istikrarlı bir yaşam sağlamak gerekir. Bunların babaları bize hayat vermek için canlarını feda edip şehit düştüler. Peygamber Efendimiz bize şehit çocuklarına bakıp destekleyenin sevap ve ecrini şöyle açıkladı: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim Allah yolunda cihada gidecek bir gaziyi donatır, cihad için gerekli olan ihtiyaçlarını karşılarsa, bizzat cihada gitmiş gibi sevap kazanır. Cihada giden gazinin arkada bıraktığı ailesine güzelce bakıp onların ihtiyaçlarını karşılayan da bizzat cihad yapmış gibi sevap kazanır.” Zeyd b. Eslem, babasından rivayetle dedi ki: “Ömer b. Hattab r.a. ile pazara çıktım. Genç bir kadın Ömer’e arkasından yetişerek dedi ki: Ey Müminlerin emiri! kocam öldü. Geriye de küçük çocuklar bıraktı. Allah’a yemin ederim bir koyun paçasını dahi pişiremezler. Ziraatları da yok, davarları da yok. Sırtlanın onları yiyeceğinden korkuyorum. Ben de Hufaf b. İma el-Gıfarı’nin kızıyım. Babam Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte Hudeybiye’de bulunmuştu. Ömer onunla birlikte durmuş yürümemişti. Sonra: Nesebin bize yakın birisi olarak merhaba sana! dedi. Daha sonra evin avlusunda bağlı bulunan güçlü bir deveye yöneldi, onun üzerine yiyecekle doldurduğu iki heybe yükledi. İki heybe arasına da nafakaları için harcayacakları bir mal ve giyecek elbiseler yükledi. Sonra da devenin yularını kadının eline verdikten sonra şunları söyledi: Haydi, bu deveyi çek, götür. Daha bunlar bitmeden Allah’tan size hayırlar gelecektir. Bir adam: “Ey Müminlerin emiri! buna çok verdin” deyince, Ömer: Anan seni kaybetsin! Allah’a yemin ederim (şu anda) onun babasının ve kardeşinin bir süre bir kaleyi muhasara etmiş hallerini görüyor gibiyim. Daha sonra kaleyi fethettiler. Daha sonra artık biz o kaledeki paylarımızı şimdi almaya devam ediyoruz.”

Bu olayda, Hz. Ömer b. Hattab’ın şehitlere ve ailelerine karşı görevimizin nasıl olduğunu öğrettiğini görüyoruz. Günümüzde bunu gerekli bir rol haline getirip şehitlerin çocuklarına bakıp acılarını paylaşmalıyız. Çünkü hepimiz hayatlarını feda eden şehit babalarına minnettarız.

Şehit çocuklarının eğitimini destekleyip işlerini kolaylaştırmalıyız. Yetenekli olanlarını da hak ettikleri yerde bulundurmalıyız. Hz. Peygamber, şehit ailelerini ziyaret eder, onların gönüllerini alırdı. Mute savaşında şehit edilen Zeyd b. Hârise’nin ailesi, onun ziyaret ettiği şehit ailelerindendi. Hz. Peygamber, şehit yakınlarını onurlandırır, ehil olanlarına önemli görevler verir, kabiliyetlerine göre bazı konularda beceri elde etmeleri için kendilerine imkân sağlar. Halbuki büyük sahabelerin bulunduğu orduya şehit çocuğu Üsâme’yi komutan tayin etti Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Siz onun kumandanlığına dil uzatıyorsanız, ondan evvel babasının kumandanlığına da dil uzatmıştınız. Allah’a yemin olsun ki: O bu işe lâyıktı. Allah’a yemin olsun ki, benim için insanların en sevimlisi idi. Allah’a yemin olsun ki: Bu da kumandanlığa layıktır. — Üsame b. Zeyd’i kastediyor— Ondan sonra gerçekten benim için insanların en sevimlisi olmuştur”. Ayrıca şehitlerin ailelerine ve çocuklarına, şehit babalarının sâlih amelleri sayesinde Allah’ın korumasına nail olduklarını müjdeliyoruz. Sâlih insanların iyiliği bu dünyada ve ahirette çocuklarına fayda sağlayacaktır. Hz. Musa (aleyhisselam) ile Hz. Hızır hikayesinde sâlih adamın yetim çocuklarına yapılan iyiliği düşünebiliriz. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “‘Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı; babaları da iyi bir kimseydi. Rabbin onların erginlik çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım.” Ahirette Allah Teâlâ onları onurlandırarak babaları yanına götürecektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnanan, soyları da inançta kendilerine uyan kimselere soylarını da katarız. Onların işlediklerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazancına bağlıdır”.

Şunu bilmeliyiz ki şehitlerimizin fedakarlıkları; vatanın alnında ve her sadık Mısırlının alnında bir taçtır. Bu fedakarlıklara vefa göstermemiz için her birimizin kendi alanında bir savaşçı olması gerekir. Ordumuz, polisimiz ve diğer ulusal kurumlarımızın arkasında durup tek el olmalıyız. Ulusal kurumlarımızın toplum için emniyet valfi olduğunu vurgularken aşırı ve terör grupların çağırdığı fitne ve düzensizliğe karşı çıkmamız gerektiğini belirtiyoruz. Bu varlıklar ve bu aşırı gruplar din ve devlete saldıran büyük bir tehlikedir. Bunlarla yüzleşmek ve aşırı ideolojisini ortadan kaldırmak dini, milli ve insani bir görevdir

Yüce Allah’tan şehitlerimizi rahmet dileriz ve Rabbimiz sevgili Mısır’ımızı ve onun ordusu, polisi ve çocuklarını tüm kötülüklerden korusun!

* * *

Genel Kurallar ve Ümmetin Gelişmesine Etkisi

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

قُلْ إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ دِينًا قِيَمًا مِّلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

De ki: ‘Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, gerçek dine, doğruya yönelen ve puta tapanlardan olmayan İbrahim’in dinine iletmiştir. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Muhakkak ki, Uygar ve gelişmiş ümmetler, genel kurallara uymayı bir yaşam yötemi haline getirir ve bu kuralları gereksiz saymaz. Genel kurallar, insani ahlak ve değerler sisteminden uzak değildir ve insanın kendi Rabbi ile ilişkisini ve tüm evrenle ilişkisini de düzenleyen birtakım adapları koyan dinimizin öğretileriyle tutarlıdır.

       Bu kurallardan temizlik; İslam vücut, giyim ve mekânın temizliğine önem vermiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz, iyice yıkanarak temizlenin. Hasta olursanız veya seferde bulunursanız veya biriniz abdest bozmaktan gelir veya kadınlara dokunur da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelin. Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin (Teyemmüm edin). Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat O, sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Elbiseni tertemiz tut”. Peygamber Efendimiz de: “Sizden biriniz uykudan uyandığı vakit elini üç defa yıkamadıkça kaba daldırmasın” buyurdu. Başka bir hadiste de “Lanet ettiren iki şeyden sakının” buyurdu. Ashab: Ey Allah’ın Resulü, lanet ettiren iki şey nedir, dedi. Allah Resulü: “İnsanların yollarında yahut gölgelendikleri yerlerde abdest bozan kişinin işidir” buyurdu.

İslam, beden temizliğini ahlaki temizliğe bağlayarak, beden temizliğini ahlaki temizlik nedenlerinden biri haline getirdi. İnsan kendi vücudunu temiz tutarsa bu, günahlarının affedilmesine bir sebep olur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Müslüman –veya mü’min– bir kul abdest alır ve yüzünü yıkarsa, gözleri ile bakarak işlediği her günah abdest suyu –veya suyun son damlası– ile yüzünden çıkar. İki elini yıkadığında, elleriyle tutarak işlediği her günah abdest suyu –veya suyun son damlası– ile ellerinden çıkar. Ayaklarını yıkadığı zaman, ayaklarıyla yürüyerek işlediği her günah abdest suyu –veya suyun son damlası– ile ayaklarından çıkar. Neticede o mü’min kul günahlardan temizlenmiş olur.” İslam dinimiz kişisel temizliğe önem verdiği gibi genel olarak her şeyin temiz tutulmasına önem vermiştir. Bu bağlamda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Avlularınızı temiz tutun” buyurmuştur. Bu avlular ev, okul, fabrika, kulüp ve halka açık parkların avlularını hatta yolları, meydanları ve diğerlerini de içerecek şekilde geniştir. Bu yüzden onu korumak, içinde uygun bir şekilde görünmek ve olduğundan daha temiz bırakmak gerekir.

Bu kurallardan da düzene saygı göstermek: her toplumun kendi üyelerinin davranışlarını kontrol edecek, insan haklarını koruyacak ve görevlerini yerine getirmelerini zorunlu kılacak adil sistemlere ve kurallara sahip olması gerekir ki tüm topluma fayda sağlayan genel menfaat gerçekleşsin. Gelişmiş ülkelerin durumunu inceleyen kişi bunların sadece yasalara saygı göstererek uymakla geliştiklerini kesin bir şekilde bilir.  Bu da kişiler arasında karşılıklı saygıyı sağlamlaştırır. İnsanın diğer insanların kendisine iyi davranmaları için onlara da iyi davranması gerekir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz.”  Bu da herkesin taşıması gereken bir sorumluluktur. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz elinizin altındakilerden sorumlusunuz.  Yönetici bir çobandır. Erkek, aile halkının çobanıdır. Kadın, kocasının evi ve çocukları için çobandır.  Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlık yaptıklarınızdan sorumlusunuz”. Yani sisteme ve kurallarına saygı göstererek toplumda güvenlik, emniyet ve istikrar yayılır.

Görgü ve nezaket kurallarına uymak gerekir. İnsanın giysi, yiyeceği ve içeceğini seçerken tasarruf etmesi, israf etmemesi ve yakışmayan bir şekilde dolaşmaması nezakettendir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey Ademoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin; yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez.” Ayrıca zamanın riayet edilmesi ve ahitlerin yerine getirilmesi gerekir. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler, sözleşmeleri yerine getirin”. Kişinin hareket ve kıyafetine dikkat etmelidir. Cabir’den radıyallahu anh rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, kişinin bir ayağını diğer ayağı üzerine atıp sırt üstü yatmasını yasakladı. Ve başka bir rivayette Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Herhangi biriniz ayakkabısının bağı koptuğu zaman onu onarıncaya kadar (bile olsa) tek ayakkabıyla gezmesin!” buyurdu.

İnsanların duygularını göz önünde bulundurarak kişinin ses ya da insanların hoşlanmadığı ses çıkarmaması ve yanlış harekette bulunmaması gerekir. İbn-i Ömer’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Resûlullah’ın yanında bir adam çok yediğinden dolayı geğirdi. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Geğirmeni bizden uzaklaştır (geğirmeyi kes)! Çünkü dünyada çok doymuş olanlar kıyâmet günü uzun süre aç kalacaklardır” buyurdu. Bilindiği gibi geğirmek çok yemenin alametidir. Geğirmek haram olmasa da nezakete aykırı bir davranıştır. Özellikle ağızda kötü kokular bırakan haram şeyleri yiyip içen veya pis kıyafetten dolayı başkalarını rahatsız eden insanların kendilerini temiz tutmaları gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.”

Yine genel kurallardan insanlar ile güzel bir şekilde konuşmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnanan kullarıma söyle, en güzel şekilde konuşsunlar. Doğrusu şeytan aralarını bozmak ister. Şeytan şüphesiz insanın apaçık düşmanıdır”. Peygamber Efendimiz “Güzel söz sadakadır” buyurdu. Hz. Ömer b. Hattab, ateş yakan bazı kişilerin yanına uğrarken “Ey ateş ehli” demeyip “Ey ışık ehli size selam olsun” dedi.

İnsanların özeline girmemek uyması gereken genel kurallardandır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur”.  Hadis-i şerifte rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terketmesi, kişinin iyi Müslüman oluşundandır.”

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanmayı dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Toplumun ilerlemesine katkıda bulunan en önemli kurallardan biri, hayâ (utanma duygusu)dur. Kınanacak işleri yapmaktan sahibini engelleyen ve tüm çirkinliği önleyen ve ihmalden koruyan ulvi bir ahlaktır.  Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hayanın önceki Semâvî Risâletlerin getirdiği bir ahlak olduğunu belirterek hadis-i şerifinde “İlk peygamberlerden itibaren halkın hatırında kalan bir söz vardır: Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” buyurdu. Başka bir rivayette Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, utangaç kardeşine bu huyunu terk etmesini söyleyen Medine’li bir Müslümanın yanından geçerken ona: “Onu kendi haline bırak; zira hayâ imandandır” buyurdu.

Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’den rivayete göre; Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah’tan gereği biçimde haya edin!” Bunun üzerine “Ey Allah’ın Peygamberi! Zaten; hayalı davranıyoruz Elhamdülillah!”dediler. Buyurdu ki: “O sizin anladığınız utanma hissi değildir! Allah’tan gereği biçimde haya etmek demek; baş ve başta bulunan organlarla, karın ve karının içerisine aldığı organları her türlü günah ve haramlardan korumak, ölümü ve toprak altında çürümeyi daima hatırlamaktır. Ahireti isteyen dünyanın süsünü bırakır. Kim bu şekilde davranırsa Allah’tan gereği biçimde haya etmiş olur”. Haya hakkında şair şöyle der:

İnsan haya sahibi oldukça iyi yaşar… Ağaçtan kesilmedikçe yaş durur dal.

Haya yoksa Vallahi ne yaşam ne de dünyada var yarar.

Gecelerin sonuçlarından korkup utanmıyorsan, istediğini yap.

Toplumun gelişiminde rol oynayan önemli kurallardan da mertlik veya yiğitlik anlamına gelen mürüvvet ahlakıdır. Mürüvvet, erkekliğin tüm anlamları için kapsamlı bir sözcük olup “iyi nitelikler, yüce ahlaklar, nefsi kötülüklerden ve dili yanlışlıktan korumak ve özür dilemeyi gerektiren her şeyden kaçınmak” anlamlarına gelir. Şöyle denilir: “insanlara muamele edince zulmetmeyen, onlarla konuşunca yalan söylemeyen ve söz verince sözünü tutan mürüvvet sahibidir”

Mürüvvet sahibi, içi de dışı da temiz olur ve asla iyi yüzlü olmaz. Resûlallah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kıyamet gününde ümmetimden, Tihame dağları gibi muazzam sevaplarla gelecek kimseleri biliyorum. Fakat yüce Allah o dağlar kadar sevabı toz gibi savurup boşa çıkaracaktır. O kimseler sizin kardeşlerinizdir; sizin cinsinizdendir. Geceleri sizin gibi kalkıp ibadet ederler. Fakat onlar kimsenin görmediği yerde Allah’ın haram kıldığı şeyleri yaparlar.”

İnsanlara yardım etmek ve çıkarlarına dikkat ederek kişinin kendi için sevdiği şeyi onlara istemesi gerekir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır.  Kim bir Müslümanın kusurunu örterse, Allah da Kıyamet günü onun kusurunu örter” buyurdu. Başka bir hadiste Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “İhtiyaç içerisindeki mü’min bir kardeşimle ihtiyacını gidermek için onunla yürümem, şu mescitte (Mescid-i Nebevi’de) bir ay itikâfa girmemden daha sevimlidir”.

Bilelim ki İslam, bu asil değerleri insanların ve toplumların gelişimi ve huzuru için koymuştur.  Genel kurallara uyup kendi aramızda uygulasak dünyada ve ahirette mutlu oluruz.

Ey Allah’ım, bize hem dünyada hem de ahirette faydalı işleri yapmayı nasip et! Mısır’ı, onun halkı, ordusu ve polisini de sen koru!

* * *

Akide ve Davranış Olarak Hoşgörü

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ şöyle buyurur:

يُرِيدُ اللَّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ

 “Allah size kolaylık ister, zorluk istemez”. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Hadis-i Şerifinde “Ben kolaylık ve hoşgörü dîni ile gönderildim” buyurmuştur. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hoşgörü ve kolaylıktan hayat yöntemi yapan küresel bir mesajla geldi, bu yüzden dinde ne zorluk ne meşakkat ne de şiddet görülür. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır”. Peygamber Efendimiz buyurdu ki “Din kolaylıktır. Dini aşmak isteyen kimse, ona yenik düşer. O halde, orta yolu tutunuz, en iyiyi yapmaya çalışınız, o zaman size müjdeler olsun; günün başlangıcından, sonundan ve bir miktar da geceden faydalanınız”. İslam’da hoşgörü, söylenecek bir söz ya da yükselen bir slogan değildir, ancak Müslümanın yaşadığı bir inanç ve benimsediği bir hayat yöntemidir. Yüce Allah’ın kullarına davrandığı ve kendi aralarında davranmalarını emrettiği ilkelerinden biridir. Ayrıca Allah’ın rızası, mağfireti ve merhametini kazanmak için bir sebeptir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Affetsinler, geçsinler. Allah’ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız?”.

Muhakkak ki bizim amacımız hoşgörüyü hayati bir davranış haline getirmektir, çünkü İslam hoşgörüye pratik bir şekilde çağırır. Kurân-ı Kerim’in birçok ayetinde Cenab-ı Hak kullarını hoşgörü ve affediciliğe çağırdı. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İyilik ve fenalık bir değildir. Sen, fenalığı en güzel şekilde sav; o zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olduğunu görürsün”. Peygamber Efendimiz müsamahayı pratik bir şekilde uygulayarak ümmetine ve tüm insanlığa en iyi örnekti. Hadis-i şerifinde şöyle buyurdu: “Ben ancak hediye olunmuş bir rahmetim”. Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) şöyle buyuruyor: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) iki şey arasında muhayyer bırakıldı mı o, günah olmamak kaydıyla, mutlaka en kolay olanı tercih ederdi. Günah olursa da, bundan en uzak insan da, O olurdu”.

Her birimizin kendi kendine açıkça sorması gereken soru şudur: Bu inanç meselesini davranışımıza yansıtıyor muyuz? Onu kendi aramızda ve tüm insanlar arasında bir yöntem haline getirdik mi? hoşgörü, Müslümanın yaşamın her alanında uygulaması gereken asil bir davranıştır. Örneklerine gelince, karı koca arasındaki hoşgörüdür: evlilik ilişkisi en ulvi insan ilişkilerinden ve Yüce Allah’ın varlığının delillerinden biridir. Allah Teâlâ evlilik ilişkisinin sevgi ve merhamet üzerine kurulu olduğunu belirtmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun varlığının delillerindendir.” Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur”. Yine başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kadınların da ödevlerine denk belli hakları vardır”. Yani erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde eşit hakları vardır. Resûlullah buyurdu ki: “Sizin en hayırlınız ailesine en hayırlı olandır. Aileme karşı en hayırlı olan da benim”. Resûlullah Efendimiz kadınlara iyi davranmamızı tavsiye edip şöyle buyurmuştur: “Bir kimse karısına kin beslemesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir”.

Hoşgörü eşler arasında karşılıklı bir davranış ve hayatı düzenleyen insani bir yasa olmalıdır. Ebû’d-Derdâ (ra) adalet ve hoşgörü üzerine kurulan karşılıklı sevgi çerçevesinde eşine şöyle demiştir: “Beni kızgın gördüğün zaman beni hoşnut et, eğer ben seni kızgın görürsem ben seni hoşnut ederim”.

Komşular ile hoşgörü hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’a kulluk edin, O’na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin”.  Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem komşulara iyi davranmayı çok tavsiye edip şöyle buyurmuştur: “Cebrâil bana komşuya iyilik etmeyi tavsiye edip durdu. Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım”. Başka bir hadiste Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Vallahi iman etmiş olmaz. Vallahi iman etmiş olmaz. Vallahi iman etmiş olmaz.” Sahâbîler: “Kim iman etmiş olmaz, Yâ Resûlallah?” diye sordular. Resûlullah: “Yapacağı fenalıklardan komşusu güven içinde olmayan kimse!” buyurdu. Başka bir hadiste Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ’ya göre arkadaşların hayırlısı, arkadaşına faydalı olandır. Yine Allah Teâlâ’ya göre komşuların hayırlısı, komşusuna faydalı olandır.” Yine de başka bir hadiste şöyle buyurdu “Yanı başındaki komşusu açken, geceleyen bir kimse mümin değildir”.

Hoşgörü; işyerinde, üniversitede, okulda ve diğer yerdeki meslektaşlar arasında da geçerli olmalıdır. Kur’an-ı Kerim, tüm insanlar arasındaki ilişkiyi güçlendirmeyi emretti. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah bilendir, haberdardır.” Peygamber Efendimiz tüm insanlara ve sahabelerine iyi davranır, hastalarını ziyaret eder, fakirlerine yardım eder, borçlarını öder ve onlardan hata yapanları da affederdi. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış”.

Hoşgörü; yollarda ve ulaşımlarda da olmalıdır. İnsan yoldayken başkaları tarafından bir zarara maruz kalabilir, çünkü insanlar farklıdır cefakâr, kaba, güçlü, zayıf, affedici, sabırlı ve sabırsız olabilirler. İnsanın herkese karşı yumuşak davranması ne güzeldir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der geçerler”. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız”. Bilelim ki toplu taşıma araçlarında yaşlılara, güçsüzlere ve kadınlara yer vermek ve insanların duygularını gözlemlemek gerekir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Nerede kolaylık varsa, orada güzellik vardır. Kolaylığın bulunmadığı her şey çirkindir.”

Hoşgörü tezahürlerinden biri de Allah yolunda infak etmektir. Halbuki infak etmek Allah’a ve O’nun Resülüne olan imanın kanıtıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sevdiğiniz şeylerden sarfetmedikçe iyiliğe erişemezsiniz”. Fakirlere ve yoksullara mal infak etmek nefsin müsamaha göstermesinin kanıtıdır. Peygamber Efendimiz buyurdu ki “Cömert, Allah’a yakındır, Cennete yakındır, insanlara yakındır, Cehennemden uzaktır”.

İnsanın satışta, alışta ve borcunu istemekte hoşgörü göstermesi gerekir. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Satışta, alışta ve borcunu istemekte kolaylık gösteren kimseye Allah rahmet etsin.” Irbâd b. Sâriye’den şöyle rivayet etmiştir: Bir gün Resûlullah’a bir deve satmıştım, sonra ona gidip devemin parasını istiyorum, dedim. Resûlullah: parayı ancak yepyeni dirhemler olarak veririm. Sonra en iyi şekilde borcunu ödedi. Bir bedevi de Resûlullah’ın yanına gelerek şöyle dedi: Ey Resûlullah: bana devemi geri ver. Resûlallah da ona daha iyi bir deve vermişti. Bedevi dedi ki “Ey Resûlullah bu benim devemden daha iyidir” Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu: “İnsanların en hayırlısı borcunu istemekte en iyi olandır”.

 Peygamber Efendimiz hoşgörü ve kolaylığı sağlayan ve insani kardeşliğin tüm anlamlarını taşıyan her şeyi yapmaya teşvik etti. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir kimse darda bulunan borçluya mühlet verir veya borcunun bir kısmını ya da tamamını bağışlarsa, Cenâb-ı Hak o kişiyi Allah’ın gölgesinden başka gölge bulunmayan kıyamet gününde arşının altında gölgelendirir”. Başka bir hadiste Resûlullah şöyle buyurdu: “İnsanlara borç para veren bir adam vardı. O hizmetçisine şöyle derdi: Darda kalmış bir fakire vardığında onu affediver; umulur ki Allah da bizim günahlarımızı affeder. Nihayet o kişi Allah’a kavuştu ve Allah onu affetti”.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

 

Kıymetli Müslüman kardeşlerim!

Hoşgörünün en büyük ve en kolay tezahürlerinden biri de güzel sözdür. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnsanlara güzel söz söyleyin”.  Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kullarıma söyle, en güzel şekilde konuşsunlar”. Güzel söz; farklı renk, cins ve inançlarıyla tüm insanlarla kullanılır ve ancak insanın iyi terbiyesi ve güzel ahlakını gösterir.  Şöyle denilir: “Güzel ahlak kolay bir şeydir, güler bir yüz ve yumuşak bir sözdür.”

Yüce Allah, Hz. Musa’nın kibirli ve inatçı olan Firavun’a da iyi bir söz söylemesini emretti. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İkiniz Firavun’a gidin; çünkü o azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar”. Ayrıca boş söz söylemekten vazgeçmek gerekir. Bu bağlamda Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onlar ki boş sözlerden yüz çevirirler”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! Allah’tan sakının, dürüst söz söyleyin”. Yine de başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’ın, hoş bir sözü; kökü sağlam, dalları göğe doğru olan, Rabbinin izniyle her zaman meyve veren hoş bir ağaca benzeterek nasıl misal verdiğini görmüyor musun? İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara misal gösteriyor”.  Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kul, Allah’ın hoşnut olduğu bir sözü önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onun derecesini yüceltir. Yine bir kul Allah’ın gazabını gerektiren bir sözü hiç önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onu bu sözü sebebiyle cehennemin dibine atar”. Kötü söz söylemekten uzak durmak gerekir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Mü’min; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış sergileyen kimse değildir“.

Son olarak hoşgörüyü şöyle özetleyebiliriz: aşırılık ve ihmali ortadan kaldıran müsamaha, kolaylık ve merhamet biçimlerini içeren İslam’ın orta yönteminden uzak ve aşırılık ile ihmal arasında orta bir şeydir.

Ey Allah’ım, bizim sözlerimizde, fiillerimizde, muamelelerimizde ve tüm işlerimizde hoşgörülü olmamızı nasip et! Mısır’ımızı ve tüm âlemi İslâm’ı Sen koru!

Dualarımızın sonu da «El-hamdülillahi Rabbi’l-âlemin»dir.

* * *

Allah’ın Beraberliği “Sebepleri ve etkileri”

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ şöyle buyurur:

هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

 “O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a hükümran oldu. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür”. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Allah Teâlâ’nın beraberliği, iki çeşittir: gözetleyici ve teyit edicidir. Birinci beraberlik, Allah’ın her şeyden haberdar olduğunu demektir.  Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır”, başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Göklerdeki ve yerdeki her şeyi Allah’ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişi gizlice konuşmaz ki, dördüncüleri O olmasın. Beş kişi gizlice konuşmaz ki altıncıları O olmasın. Bundan daha az, yahut daha çok da olsalar, nerede olurlarsa olsunlar, O mutlaka onlarla beraberdir. Sonra onlara yaptıklarını Kıyamet günü haber verecektir. Allah, her şeyi hakkıyla bilir.”, Allah Teâlâ yine de şöyle buyurur: “Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır”.

İkincisi olan teyit edici beraberlik ise, muvaffakiyet, koruma ve yardım şeklinde olur ve sadece Allah’ın peygamberlerine, dostlarına ve sâlih kullarına mahsustur. Kur’an-i Kerim bu büyük beraberliğe birçok ayette işaret ederek seçkin kullara verildiğini ifade etmiştir. Örneklerinden Allah’ın Hz. Musa ile Hz. Harun’a yaptığı konuşmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sen ve kardeşin birlikte âyetlerimi götürün. Beni anmayı ihmal etmeyin. Firavun’a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar. Dediler ki: Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından endişe ediyoruz. Buyurdu ki: Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm”. Yine de Allah’ın beraberliğinin azametini gösteren Hz. Musa, Firavun ve askerlerinin onu ve inanan insanları da yakalayacaklarını görünce, “İşte yakalandık!” dedi. Hz. Musa Rabbinin desteğine, yardımına ve zaferine tam bir güven ile şöyle dedi: “Hayır! Rabbim şüphesiz benimle beraberdir, bana yol gösterecektir”.

Allah Teâlâ’nın hicret yolculuğunda Hz. Peygambere ve onun ashabı Hz. Ebu Bekir’e olan beraberliği de açıktı. Hz. Ebu Bekir anlatıyor ki Hicret yolculuğunda biz Resûlullah ile mağaradayken, tepemizde dolaşıp duran müşriklerin ayaklarını gördüm ve: Ey Allah’ın elçisi! Eğer şunlardan biri eğilip aşağıya bakacak olsa mutlaka bizi görür, dedim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyorsun, Ebû Bekr?”. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer siz ona yardım etmezseniz; zaten ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına: Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir”.

Bir insanın Yüce Allah’ın beraberliğini kazanması ne kadar azametlidir. Allah’ın beraberliğini kazanan insan hiçbir şeyden korkmamalıdır. İnsanın Allah’ın beraberliğini kazanabilmesi için doğru kapılardan girmeli ve sebeplerini gerçekleştirmelidir. Bu kapıların en önemlisi de Allah’a tam bir şekilde iman etmektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah, inananlarla beraberdir”. Resûlullah da imanın mahiyetini şöyle açıkladı: “İman; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmen ve bir de kader’in hayrına ve şerrine inanmandır”. İmanın mahiyeti de insanın davranışında gösterilmekle gerçekleşir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların zarar görmediği kimsedir. Mümin ise, diğer kimselerin, malları ve canları hususunda kendisinden emin bulunduğu insandır”.

İnsanın Allah beraberliğini kazanması için takva ve ihsan sahibi olmalıdır.  Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah şüphesiz sakınanlarla ve iyilik yapanlarla beraberdir”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’ın sakınanlarla beraber olduğunu bilin” ve yine de Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir”. Takva: Allah’ın sevdiği her şey yapmak ve Allah’ın nefret ettiği her şeyden uzak durmak demektir.  Dolayısıyla takva tüm iyilikleri bir araya getirir. Kur’an-ı Kerim takva anlamını birçok ayette açıklamıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!”.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Birbirinizle hasetleşmeyiniz. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak için artırmayınız. Birbirinize kin ve nefret beslemeyiniz. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyiniz. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah’ın kulları, böylelikle kardeş olunuz. Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir görmez. –Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdu ki– Takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak yeter. Her Müslümanın kanı, malı ve ırzı, başka Müslümana haramdır.”

İhsan mahiyetine gelince Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onu şöyle açıkladı: “İhsan, Allah’a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdu. İşte insan o anda, onun Rabbinin kendi işlediği, gizlediği ya da açıklığa vurduğu her şeyinden haberdar olduğuna tam bir şekilde inanır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’ın her şeyi görmekte olduğunu bilmez mi?”.

Allah’ın beraberliğini kazanma sebeplerinden de sabretmektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir” ve başka ayetlerde Allah Teâlâ şöyle buyurur: Sabredenleri müjdele! O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz, derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.” Yine de sabır ile ilgili başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman da Rabbini hamd ile tesbih et”. Resûlullah sallallahu aleyh ve sellem buyurdu ki: “Bil ki hoşuna gitmeyen şeye sabretmende çok hayır var”. Başka bir hadiste Resûlullah sallallahu aleyh ve sellem şöyle buyurdu: “Kim de sabretmeye gayret ederse, Allah ona sabır verir. Hiçbir kimseye, sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lütufta bulunulmamıştır”.

Allah’ın beraberliğini ve himayesini kazanmak için vicdanı uyandırmak gerekir. Vicdan sahibi insan Yüce Allah’ın yolculukta, ikamet yerinde veya yalnızlıkta da kendisiyle beraber olduğunu ve gizli ya da açık her şeyden haberdar olduğunu bilir. Allah’ın Peygamberi Hz. Yusuf, kapılar kapatılıp itaatsizlik nedenleri hazır olunca her an kendisiyle beraber olan Allah’a sığınarak şöyle dedi: “Allah’a sığınırım! Zira kocanız benim velinimetimdir, bana güzel davrandı. Gerçek şu ki, zalimler iflah olmaz!”. Yine bu hususta Kur’an-ı Kerim Aziz’in karısının dilinden şöyle ifade etmiştir: “Andolsun, ben ondan murad almak istedim. Fakat o, iffetinden dolayı bundan kaçındı”. İnsanın Allah’ın beraberliğini hissetmesi çok faziletlidir ki Rabbinden dünyada korktuğu zaman kıyamet günü Allah’ın azabını görmeyip güven içinde olur. Kutsi hadiste Allah Teâlâ buyurdu ki: “İzzetime yemin olsun ki, kuluma iki korkuyu yaşatmam. Aynı şekilde iki güveni de yaşatmam. Bunun için dünyada iken Ben’den korkan kişiyi, ahirette güven içinde kılarım”.

İnsanın Allah’ın beraberliğini kazanması için Allah’ı anmalıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin”. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Ben kulumun beni düşündüğü gibiyim. Beni zikrettiği zaman onunla beraberim. Eğer beni yalnız başına anarsa, ben de onu yalnız anarım. Şayet beni bir toplulukla beraber anarsa, ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde anarım.”

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun. 

Kıymetli Müslüman kardeşlerim!

Allah’ın beraberliğini kazanmak insanın dünyada ve ahirette toplayacağı çok semeresi olan büyük etkiler yaratır. Allah’ın beraberliğini kazanan insan her türlü kötülük ve zarardan korunur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, “İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun” dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur”.  İşte Allah’a tevekkül edip dayanan insan, hayal kırıklığına uğramayacak ve arzuladığı her şey gerçekleşecektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah, kuluna yetmez mi?”. Allah Teâlâ Hz. Musa’ya hitap ederek şöyle buyurur: “Benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim.” ve yine de Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Seni kendim için seçtim”. Allah Teâlâ Hz. Peygamber Efendimize hitap ederek şöyle buyurur: “Rabbinin hükmü yerine gelinceye kadar sabret; doğrusu sen, Biz’im nezaretimiz altındasın”. Dolayısıyla Allah’ın beraberliğini kazanma önemi, fazileti ve güzel etkilerini bilmeliyiz. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İman edenlere, Rableri katında onlar için yüksek bir doğruluk makamı olduğunu müjdele”.

Şüphesiz, Yüce Allah’ın beraberliğini gerçekten kazanmak ve ışığı altına girmek gerginlik, kaygı, kargaşa ve depresyonun tüm kapılarını kapattırıp huzur, güven ve zihinsel sağlık kapılarını açtırır.  Doğru sebeplere göre hareket eden ve her şeyin Allah’ın elinde olduğunu bilen insan hiç endişelenmemelidir. Allah bir şeyi dilediği zaman, O’nun buyruğu sadece, o şeye ‘ol’ demektir, hemen oluverir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.” Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutup hapseden olamaz. O’nun tuttuğunu O’ndan sonra salıverecek de yoktur. O, üstündür, hikmet sahibidir”.

Son olarak vurguluyoruz ki insanın Allah’ın beraberliğini hissetmesi, kendisine ve toplumuna huzur verir ve barış içinde bir arada yaşama ve toplumsal güvenlik sağlar. İnsan sebeplere sarıldığı zaman kendisiyle, ailesiyle, arkadaşlarıyla, komşularıyla, toplumuyla ve tüm insanlarla barış içinde yaşar. Bu da alemlere rahmet olarak gelen İslam’ın mesajıdır.

Ey Allah’ım, Senin gözetleyici ve teyit edici beraberliğine bizi hidayet et! Nimetlerini bize bolca ihsan et ve tüm işlerimizde ihlaslı olmamızı nasip et! Mısır’ımızı ve tüm âlemi İslâm’ı Sen koru!

Dualarımızın sonu da «El-hamdülillahi Rabbi’l-âlemin»dir.

* * *