:

Sahabe (r.anhüm) Faziletleri ve Güzel Sirelerinden Bazı Örnekler
1 Recep 1437 H. – 10 Nisan 2016 M.

awkaf-

 

Unsurlar:

  1. İslamda sözün yeri ve değeri.
  2. Dili korumak, İmân alâmetlerindendir.
  3. Söz söylemenin emaneti ve sorumluluğu, Ahlaki ve Şeri‘i bir vaciptir.
  4. Söz söylemenin tehlikeliği ve söz söylemenin Fert ve toplum hayatındaki etkisi.
  5. Kurân-ı Kerîm ve Nebevî Sünnetinden Deliller:

       Kurân-ı Kerîm‘den Deliller:

  1. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.” (Ahzâb Suresi, 70-71. ayetler.)
  2. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “İnsanlara güzellikle söz söyleyin.” (Bakara Suresi, 83. ayet)
  3. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Kullarıma söyle: (İnsanlara karşı) en güzel sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır.” (İsrâ Suresi, 53. ayet)
  4. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet Suresi, 34. ayet).
  5. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Rahmân Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.” (Rahmân Suresi, 1-4. ayetler.)
  6. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Görmedin mi, Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz), kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir. Bu ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Bu ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir.” (İbrâhim Suresi, 2-26. ayetler)
  7. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir).” (Bakara Suresi, 263. ayet)
  8. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.” (Nahl Suresi, 116. ayet)
  9. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Firavun’a gidin. Çünkü o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar.” (Tâhâ Suresi, 43-44. ayetler)

 Nebevî Sünnetinden Deliller:

  1. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kul, Allah’ın hoşnut olduğu bir sözü önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onun derecesini yüceltir. Yine bir kul Allah’ın gazabını gerektiren bir sözü hiç önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onu bu sözü sebebiyle cehennemin dibine atar.” (Müttefkün aleyh)
  2. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İçinde güneş doğan her gün, insanların her bir mafsalı için kendilerine bir sadaka gerekir. İki kişinin arasında adaletle hükmetmen bir sadakadır. Hayvanına binmek isteyen bir kimseye yardım ederek, hayvana bindirmen veya eşyasını hayvana yüklemen bir sadakadır. Güzel söz bir sadakadır. Namaza giderken attığın her adım sadakadır. İnsana zarar veren şeyleri yoldan kaldırıyor.” (Müttefkün aleyh)
  3. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Münâfığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler. Söz verdiğinde sözünde durmaz. Kendisine bir şey emânet edildiğinde hıyanet eder.” (Buhari onu rivayet etmiştir.)
  4. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse akrabasına iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!” (Müttefkün aleyh)
  5. İbn-i Abbas (r.a.)’dan şöyle anlatmıtır ki, bir kişinin ridasını rüzgâr savurmuştu, tutup rüzgâra lanet etti. Resûlullah (s.a.v.) müdahale buyurdu: “Sakın rüzgâra lanette bulunmayın. O memurdur. (Allah’ın emriyle) iş görmektedir. Şunun bilin ki, kim bir şey haksızlıkla lanet ederse, lanet kendisine döner.” (Ebu Davud onu rivayet etmiştir.)
  6. Muâz b. Cebel (r.a.) anlatmıştır ki: Bir yolculukta Peygamber (s.a.v.) ile olup da (s.a.v.)’e yaklaştım ve yanına gittim. Peygamber (s.a.v.) bana hitap ederek şöyle buyurmuştur: “Sana her işin başını, ana direğini ve doruk noktasını bildireyim mi?”  Ben (Muâz):  “Evet, bildir, ey Allah’ın elçisi!” dedim.  Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem”:  “İşin başı İslâm, direği namaz, doruk noktası (zirvesi) cihaddır.” buyurdu.  Rasûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” daha sonra:  “Bu anlattıklarımın hepsini tutan, onların devamına ve olgunlaşmasına sebep olan şeyi haber vereyim mi? diye sordu.”.  Ben:   “Evet, bildir, ey Allah’ın nebisi!” dedim.  Bunun üzerine Rasûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” dilini tuttu ve: “Şunu koru!” buyurdu.  Bunun üzerine ben: “Ey Allah’ın nebisi! Biz konuştuklarımızdan sorumlu tutulacak mıyız? diye sorunca, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Annen hasretine yansın ey Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen dillerinin ürettiklerinden başka bir şey midir!” ( Tirmizî onu rivayet etmiştir.)
  7. “Âdemoğlu sabaha çıktığı zaman bütün organları dile baş eğerler ve kendi dilleri ile şöyle derler: Ey dil! Bizim hakkımızda Allah’tan kork. Biz sana uyarız. Eğer sen doğru olursan biz de dürüst oluruz. Eğer eğilirsen bizde eğiliriz.” (Tirmizi)

III. Konu:

Allah’u Te’âlâ, İnsan’a büyük ve sayısız nimetler ihsan etmiştir. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Hâlbuki Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” ( Nahl Suresi, 18. ayet). Ve dil ( lisân ) nimeti, bu büyük ve yüce nimetlerdendir. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi? ” ( Beled Suresi, 8-9. ayetler). Bundan sonra Allah’u Te’âlâ, dili güzelleşti ve insanın dışında hiçbir varlığa bu özelliği ihsan etmemiş ve bu nimetiyle insanı tamamlamıştır. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Rahmân Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.” (Rahmân Suresi, 1-4. ayetler.).

Söz, insanın içindeki yansıtır ve diğerler insanlarla irtibat korur, konuşmakla hayatındaki bütün işler gereçekleşir ve şaka zamanında olsa bile, İslam Şeri’ati söz söylemeye önem verdiği gibi, her hangi bir Şeri’at, bu kadarda ona önem vermemiştir. Güzel sözlerle ümmetler şad olur ve kötü sözlerle ümmetler perişan ve mutsuz olur. Bir sözle, namusları, ırzları dokunur ve canları yıkılır ve bir sözle namuslar, ırzları ve canları korunur.

 Söz söylemenin tehlikeli olduğu için, İlâhı buyruğu (emri), dili tutması ve korumasıyla gelmiştir. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın.” ( Kaf Suresi, 18. ayet). İnsanın bütün azaları (organları) dile tabi ve bağlıdır. Dil istikamette olursa diğer azalar de istikamette olurlar, dil sapıtırsa diğer azalar de sapıtırlar. Ebu Said El-Hudri (r.a.)’dan anlatmıştır ki: “Âdemoğlu sabaha çıktığı zaman bütün organları dile baş eğerler ve kendi dilleri ile şöyle derler: Ey dil! Bizim hakkımızda Allah’tan kork. Biz sana uyarız. Eğer sen doğru olursan biz de dürüst oluruz. Eğer eğilirsen bizde eğiliriz.” (Tirmizi).

Hz. Peygamber (s.a.v.) Muâz b. Cebel (r.a.)’ya, dil, insanı cennet veya cehennem girmesine sebep olur.  Muâz b. Cebel (r.a.) anlatmıştır ki: Bir yolculukta Peygamber (s.a.v.) ile olup da (s.a.v.)’e yaklaştım ve yanına gittim. Peygamber (s.a.v.)  bana hitap ederek şöyle buyurmuştur: “Sana her işin başını, ana direğini ve doruk noktasını bildireyim mi?”  Ben (Muâz):  “Evet, bildir, ey Allah’ın elçisi!” dedim.  Resûlullah (s.a.v.):  “İşin başı İslâm, direği namaz, doruk noktası (zirvesi) cihaddır.” buyurdu.  Rasûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” daha sonra:  “Bu anlattıklarımın hepsini tutan, onların devamına ve olgunlaşmasına sebep olan şeyi haber vereyim mi? diye sordu.”.  Ben:   “Evet, bildir, ey Allah’ın nebisi!” dedim.  Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) dilini tuttu ve: “Şunu koru!” buyurdu.  Bunun üzerine ben: “Ey Allah’ın nebisi! Biz konuştuklarımızdan sorumlu tutulacak mıyız? diye sorunca, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Annen hasretine yansın ey Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen dillerinin ürettiklerinden başka bir şey midir!”.

Söz, bir emanettir. Onun söyleyeni, konuştuğu zaman, Allah’tan korkması gerekir. Çünkü söz söylemsinde bazı tehlikeler var ve söz söyleminin üzerine ya büyük hayırlar ya da büyük tehlikeler teretüp edilir. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kul, Allah’ın hoşnut olduğu bir sözü önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onun derecesini yüceltir. Yine bir kul Allah’ın gazabını gerektiren bir sözü hiç önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onu bu sözü sebebiyle cehennemin dibine atar.” (Müttefkün aleyh)

İyi ve güzel söz, konuşan imanına bir kanıt ve bir dilildir. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Her kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin yahut sussun!”. Hak Sübhanehu ve Te’âlâ, bütün insanlarla konuştuğumuzda, doğru ve güzel sözü söylememizi emretmiştir. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Herkese güzel sözler söyleyin.” (Bakara Suresi, 83. ayet.). Yine şöyle de buyuruyor: “Kullarıma söyle: (İnsanlara karşı) en güzel sözü söylesinler.” (İsrâ Suresi, 53. ayet.), ve şöyle de Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.” (Ahzâb Suresi, 70 -71. ayetler.), işlerin düzeltilmesi ve günahların bağışlanması, güzel söz üzerine teretüp edilir. Bunun için, İslam dini, bütün söylentilerin ve dedikoduların doğruluğunu araştırmak gerekli olduğuna emretiştir. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın. ” (Hucurât Suresi, 6. ayet)

Dilin korumasını ve tutmasını, imanın tamamına ve İslamın iyiliği ve düzgünlüğüna ve Cenneti Firdevs ulaşmasına bir delil ve bir kanıttır. Düşmanı arkadaşa dönüştürür. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler.” (Mü’minun Suresi, 3. ayet) Allah’u Te’âlâ şöyle buyurduğuna kadar: “İşte bunlar varis olanların ta kendileridir. Onlar Firdevs cennetlerine varis olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”. (Mü’minun Suresi, 10-11. ayetler). Sehl b. S’ad (r.a.)’dan rivayet edildiğine, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim dili ile iffeti konusunda bana garanti verirse, ben de ona cennet hakkında garanti veririm.” (Buhari)

            Sözün emaneti ve sorumluluğu, Ahlaki ve Şeri’i bir vaciptir. Ümmeti birleştirip de küvetlendirir, düşmanı arkadaşa dönüştürür ve şeytanın hilesi meneder. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: ” Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet Suressi, 34. ayet). Güzel söz, kalpleri ısındırır, nefsleri düzeltirir ve gamları ve hüzünleri uzaklaştırır, gazabı mahveder, hoşnutluğu ve mutluluğu kazandırır. Ebi Zer (r.a.)dan anlatmıştır ki, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “(Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır.” (Buharinin El-Edeb El-Müfred).

            Güzel söz de, Müslüman ve gayri müslim arasındaki ilişkiler üzerine güzel bir şekilde etkiler. Allah’u Te’âlâ, düşmanlarla bile konuştuğumuz zaman, onlara yumuşak söz söylememizi emretmiştir. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Firavun’a gidin. Çünkü o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar .” (Tâhâ suresi, 43-44. ayetler.)

Kayda derğr ki, yazılan sözün afetleri ve zararları vardır. Bu zarar, söylenen (şefahi) sözün zararlarından az değildir. Gerek yazılı, gerekse de  sözlü söz bir emanettir. Yalan haberleri yayılmak, gereçekleri çarpıtma, aziz ve şerif insanlar ırzlarına dokunma, söze bir ihanet saılmaktadır.

Bügünlerde güzel söze çok ihtiyacımız vardır. Güzel söz, topluma ve insanlara iyi ve güzel bir şekilde etkiler. güzel söz işleri düzeltiyor ve günahlar bağışlamasına sebep olur. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.” (Ahzâb Suresi, 70-71. ayetler.)

Kur’ân’daki Mü’minlerin Sıfatları
17 Cemaziyülevvel 1437 H. – 26 Şubat 2016 M.

awkaf-

Unsurlar:

  1. Allah’ı bilmek ve tanımak, imânın yoludur.
  2. İmân ve salih ameller birbirlerine sımsıkı bağlılardır.
  3. Mü’minlerin sıfatları:
  • Allah’u (Azze ve Celle)’den korkumak.
  • Allah’u (Azze ve Celle)’ye tevekkül etmek.
  • Allah yolunda mal harcamak.
  • Doğru söz söylemek, emanetine ve verdiği söze riâyet etmek, utanmak ve güzel ahlak.
  1. Allah’u (Azze ve Celle), mü’minler için hazırladığı tükenmez nimetler.
  2. Kurân-ı Kerîm ve Nebevî Sünnetinden Deliller:

       Kurân-ı Kerîmden Deliller:

  • Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Mü’minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler. Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler. Onlar ki, zekâtı öderler. Onlar ki, ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. Kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır. Yine onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler. Onlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler. İşte bunlar varis olanların ta kendileridir.” (Müminȗn Suresi, 1-11. ayetler)
  • Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler. Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçekten mü’minlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır.” (Enfâl Suresi, 2-4. ayetler)
  • Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Rablerinin azametinden korkup titreyenler, Rablerinin âyetlerine inananlar, Rablerine ortak koşmayanlar, Rabblerine dönecekleri için verdiklerini kalpleri ürpererek verenler, İşte bunlar hayır işlerine koşuşurlar ve o uğurda öne geçerler.” (Mü’minȗn Suresi, 57-61. ayetler)
  • Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: ” Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever. Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.” (Ălî İmrân, Suresi, 159-160. ayetler)
  • Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: ” Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (geçer)ler. Onlar, Rabblerine secde ederek ve kıyamda durarak geceleyenlerdir. Onlar, şöyle diyenlerdir: “Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır, gerçekten onun azabı sürekli bir helâktir!”. “Şüphesiz, ne kötü bir durak ve ne kötü bir konaktır orası.”. Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.” (Furkân Suresi, 63-67. ayetler)
  • Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: ” Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere kesin bir uyarıdır.” (Tevbe Suresi, 119. ayet)
  • Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: ”  Ey iman edenler! Akitlerinizi yerine getirin. İhramlı iken avlanmayı helâl saymamanız kaydıyla , okunacak (bildirilecek) olanlardan başka hayvanlar , size helâl kılındı. Şüphesiz Allah istediği hükmü verir.” (Mâide Suresi, 1. ayet)

 Nebevî Sünnetinden Deliller:

  • Ömer b. el-Hattab (ra)’dan şöyle demiştir: Bir gün biz Resȗlullah (s.a.v.)’ın yanında iken birden baktık ki elbisesi bembeyaz , saçları simsiyah, üzerinde yolculuk alameti olmayan biri karşımıza çıkageldi. Onu bizden kimse tanımıyordu. Nihayet Peygamber (s.a.v. )’in yanına oturdu. Dizlerini dizlerine dayadı, iki avucunu iki uyluğu üzerine koydu ve “Ya Muhammed, İslam hakkında bana haber ver” dedi. Resȗlullah (s.a.v.): “İslam; Allah’dan başka ilah olmadığına ve Muhammed (s.a.v.)’in Allah’ın Resȗlü olduğuna şahitlik etmen, namazı dosdoğru kılman, zekatı vermen, Ramazan’da oruç tutman ve yoluna gücün yeterse Beyti (Kabe’yi) haccetmendir” buyurdu. Adam: “Doğru söylüyorsun” dedi. Biz onun hem peygambere soru sorup hemde cevap vermesine taaccüb ettik. Adam: “İman hakkında da bana haber ver” dedi. Resȗlullah (s.a.v.): İman; Allah’a Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, ahiret gününe iman etmendir. Kadere, hayrına ve şerrine de iman etmendir” dedi. Adam: “Doğru söylüyorsun” dedi ve “İhsan; hakkında bana bilgi ver” diye yine sordu. Resȗlullah (s.a.v.): “ihsan; sanki görüyormuşsun gibi Allah’a ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’ nu görmüyorsan da, O seni görüyor” buyurdu. Adam: “Doğru söylüyorsun” dedi ve “Kıyamet hakkında bana haber ver” diye tekrar sordu. Resȗlullah (s.a.v.): (Bu konuda) sorulan sorandan daha âlim değildir” diye cevap verdi. Adam: “Öyle ise kıyametin alametlerinden haber ver” dedi. Resȗlullah (s.a.v.): “Cariyenin efendisini doğurması, yalınayak sırtı çıplak fakir davar çobanlarının bina yaptırmada yarıştıklarını görmendir” diye cevap verdi. Hz Ömer (anlatmaya devam ederek) şöyle dedi: Sonra adam gitti. Resȗlullah (s.a.v.) bir müddet öyle durdu, sonra bana “ya Ömer, soran kimdir biliyor musun? dedi. Ben: “Allah ve Resȗlü daha iyi bilir” dedim. Resȗlullah (s.a.v.): “O, Cibril’dir. Size dininizi öğretmek için gelmişti” buyurdu. (Sahıh-i Müslim)
  • Enes İbni Mâlik (r.a.)’den anlatmıştır ki: Peygamber (s.a.v.) birgün çıkıp Ensârdan olan yiğit Hârise b. Nümân karşıladı. Ona şöyle buyurdu: “Ey Harise nasıl sabahladın?” Harise şöyle cevap verdi: “Ya Resȗlullah! Gerçek bir iman sahibi olarak sabahladım.” Tereddütsüz ve kendinden bu kadar emin bir cevap karşısında Efendimiz: “Her iddianın bir hakikati olmalıdır. Senin imanın hakikati nedir?” diye sordu. Harise dedi ki: “Ya Resulullah! Gündüzümü oruçla, gecemi kıyamla geçirdim. Şu anda öyle bir ruh haleti içindeyim ki, Cennet ehlinin ve cehennem ehlinin birbirleri ile konuşmalarını duyuyor ve sanki Rabbimin arşını ellerimle tutar gibi oluyorum.” Efendimiz (s.a.v.) böyle bir cevap karşısında oldukça etkilendi ve karşısında duran Harise’ye dedi ki: “Sen öyle bir insansın ki, tepeden tırnağa iman kesilmişsin.” (Şu’ab El-İman)
  • Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İman yetmiş (veya altmış) küsur özelliktir (şu’bedir). En yükseği, ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ demek; en aşağısı ise, eziyet veren şeyleri yoldan kaldırmaktır. Hayâ da imanın bir bölümüdür.” (Sahıh-i Müslim)
  • Hz Ömer ibnü’l Hattab (Allah Ondan razı olsun) dedi ki: Resȗlullah (s.a.v.)’i şöyle buyururken dinledim demiştir: “Eğer siz Allah’a gereği gibi güvenseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları halde akşam dolu kursaklarla dönerler.” (Tirmizi onu rivayet etmiştir)
  • İbni Abbas (r.anhuma)’dan demiştir ki: Peygamber (s.a.v.), Ömer ve subetindeki sahabelerden bazı kişilere girip de onlara hitap ederek şöyle buyurmuştur ki: ” siz müninler misiniz?” ve sormuş olduğu soruyu üç defa tekrarladı. Hz. Ömer üçüncü defa sorulunca, demiştir ki: “Evet bize getirdiğine iman ederiz. Allah’a bulluk halinde şükrederiz. Belaya sabrederiz. Kazaya iman ederiz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Kabe sahıbı olan Allah’a yemin erderm ki, siz mü’minlersiniz” (Tabarânı rivayet etmiştir.)

III. Konu:

            Allah (a.c.) kullarını haka ve doğru yola  hidayet etmek için resȗller göndermek, peygamberlerden sonra onların Allah’a karşı bir bahaneleri olmamaya onun rahmeti ve lütfundandır. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: ” Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisâ Suresi, 165. ayet)

            Allah’a iman etmek; Peygamberler (a.s.) getirdikleri en yüce ilişkidir. Bunun anlamı: Allah’a Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Ahiret gününe Kadere, hayrına ve şerrine de iman etme, insanın kalbında yerleşmektir.Mü’minler (İman edenler) İman şartlarını yerine getirmeliler. Yani Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmektir.

            Allah’u (Azze ve Celle) tanımak, İman yolu başlangıcıdır. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Bil ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hem kendinin, hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de, içinde kalacağınız yeri de bilir.” (Muhammed Suresi, 19. ayet).

              Bilinilir ki, Allah’a (Azze ve Celle) inanmak, salih ameller e bağlıdır, birbirlerine sımsıkı bağlamışlardır. Kurân-ı Kerîm’in çok ayetlerinde geldiği (varıt olduğu) gibidir. bu ayetlerden:  Allah’u Te’âlâ Bakara Suresinde: “İman edip salih ameller işleyenler ise cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” Buyurmuştur. (Bakara Suresi, 82. ayet), ve Allah’u Te’âlâ şöyle buyurduğu: ” Hiç şüphesiz iman edip salih ameller işleyenleri, imanlarından dolayı Rableri hidayete erdirir. Naîm cennetlerinde altlarından ırmaklar akar durur.” (Yȗnus Suresi, 9. ayet), yine de Allah’u Te’âlâ şöyle buyurduğu: “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için Firdevs cennetleri konak olmuştur.” (Kehf Suresi, 107. ayet) ilh. İman, Allah’a itaati artıtır ve m’asiyetlerden uzaklaştırır. İman şubeleri var ve bu şubeler, Allah’a iman etmenin derecesine göre  mü’minden başka bir mü’mine değişir. Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İman yetmiş (veya altmış) küsur özelliktir (şu’bedir). En yükseği, ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ demek; en aşağısı ise, eziyet veren şeyleri yoldan kaldırmaktır. Hayâ da imanın bir bölümüdür.” (Sahıh-i Müslim), salih ameller, iman şubelerindendir.

              Cebrâil (a.s.) meşhur hadisinde, mü’min kalbınde gerekli olan iman gerçeğini beyan edilmiştir. Ömer b. el-Hattab (ra)’dan şöyle demiştir: Bir gün biz Resȗlullah (s.a.v.)’ın yanında iken birden baktık ki elbisesi bembeyaz , saçları simsiyah, üzerinde yolculuk alameti olmayan biri karşımıza çıkageldi. Onu bizden kimse tanımıyordu. Nihayet Peygamber (s.a.v. )’in yanına oturdu. Dizlerini dizlerine dayadı, iki avucunu iki uyluğu üzerine koydu ve “Ya Muhammed, İslam hakkında bana haber ver” dedi. Resȗlullah (s.a.v.): “İslam; Allah’dan başka ilah olmadığına ve Muhammed (s.a.v.)’in Allah’ın Resȗlü olduğuna şahitlik etmen, namazı dosdoğru kılman, zekatı vermen, Ramazan’da oruç tutman ve yoluna gücün yeterse Beyti (Kabe’yi) haccetmendir” buyurdu. Adam: “Doğru söylüyorsun” dedi. Biz onun hem peygambere soru sorup hemde cevap vermesine taaccüb ettik. Adam: “İman hakkında da bana haber ver” dedi. Resȗlullah (s.a.v.): İman; Allah’a Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, ahiret gününe iman etmendir. Kadere, hayrına ve şerrine de iman etmendir” dedi. Adam: “Doğru söylüyorsun” dedi ve “İhsan; hakkında bana bilgi ver” diye yine sordu. Resȗlullah (s.a.v.): “ihsan; sanki görüyormuşsun gibi Allah’a ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’ nu görmüyorsan da, O seni görüyor” buyurdu. Adam: “Doğru söylüyorsun” dedi ve “Kıyamet hakkında bana haber ver” diye tekrar sordu. Resȗlullah (s.a.v.): (Bu konuda) sorulan sorandan daha âlim değildir” diye cevap verdi. Adam: “Öyle ise kıyametin alametlerinden haber ver” dedi. Resȗlullah (s.a.v.): “Cariyenin efendisini doğurması, yalınayak sırtı çıplak fakir davar çobanlarının bina yaptırmada yarıştıklarını görmendir” diye cevap verdi. Hz Ömer (anlatmaya devam ederek) şöyle dedi: Sonra adam gitti. Resȗlullah (s.a.v.) bir müddet öyle durdu, sonra bana “ya Ömer, soran kimdir biliyor musun? dedi. Ben: “Allah ve Resȗlü daha iyi bilir” dedim. Resȗlullah (s.a.v.): “O, Cibril’dir. Size dininizi öğretmek için gelmişti” buyurdu. (Sahıh-i Müslim).

              Allah’u Te’âlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minlerin sıfatlarının çoğunu zikretmiştir. Bu sıfatlardan: Allah’u Te’âlâ’dan korkmak, Allah’tan korkmak, sadece en yüce makamlardan değil, lakın en yüce ve en yüksek makamdır. Allah’u Te’âlâ buyuruyor ki: “Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler. Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçekten mü’minlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır.” (Enfâl Suresi, 2-4. ayetler), kalbın ürpermesi, Allah’tan korkmanın bütünlüğüdür.  Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Rablerinin azametinden korkup titreyenler, Rablerinin âyetlerine inananlar, Rablerine ortak koşmayanlar, Rabblerine dönecekleri için verdiklerini kalpleri ürpererek verenler, İşte bunlar hayır işlerine koşuşurlar ve o uğurda öne geçerler.” (Mü’minȗn Suresi, 57-60. ayetler), yine şöyle de buyurmuştur:” Sen ancak Zikr’e (Kur’an’a) uyanı ve görmediği hâlde Rahmân’dan korkan kimseyi uyarırsın. İşte onu bir bağışlanma ve güzel bir mükâfatla müjdele.” (Yâsîn Suresi, 11. ayet).

              Peygamberimiz (s.a.v.),  Allah’tan korkmanın en güzel örneği vermiştir. Mutarrıf’ın babası (Abdullah b. Şıhhîr)’dan demiştir ki: Resûlullah (s.a.v.)’i ağlamaktan dolayı göğsünde değirmen sesi gibi bîr sesle namaz kılarken gördüm. (İbni Hüzeyme rivayet etmiştir.). ve peygamber (s.a.v.), Allah’tan  (Allah’tan korkma)’yı diler. Ebi Miclez (r.a.) demiştir ki: Ammâr arkasında bir namaz kıldık. Namazı acele kıldırdı, yaptığından razı olmadılar. Ammâr demiştir ki: rüku ve sücȗd tamamlamadım mı? Evet tamamladın demişler.   Ammâr demiştir ki: Bu iki rekatte peygamber (s.a.v.)’in dua etmiş olduğu:  “Allah’ım! Gayba dair bilgin ve yaratılanlar üzerindeki kudretinle sana dua ediyorum. Yaşamak benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat. Eğer ölüm benim için daha hayırlı ise beni katına al. Allah’ım! Senden, gizlide ve açıkta senin korkunu duymayı istiyorum. Öfke ve hoşnutluk anlarında hak sözü söylemeyi istiyorum. Zenginlikte ve fakirlikte dengeli olmayı istiyorum. Yüzünü görmenin hazzını bana nasip etmeni [istiyorum]. Herhangi bir zarardan ve saptıran bir fitneden dolayı olmaksızın seninle buluşmanın özlemini bana bahşetmeni istiyorum. Allah’ım! Bizleri iman süsüyle güzelleştir. Bizleri hidayete eren ve hidayete çağıran insanlar yap.” duası okudum. (Ahmed rivayet etmiştir)

              Allah’a tevvkül etmek, mü’minler sıfatlardandır. Onun anlamı:  insanların, menfaatleri getiren ve onlardan zararı defeden, rızık veren ve meneden Allah olduğuna inanmalarıdır. Ve bütün işlerini Allah’a havale ederler. Mü’min kişi, işleri tamamlayan bütün sebepleri (vesileleri) alıp da Allah’a tevekkül etmektir. İşleri tamamlayan bütün sebepleri almak, Allah’a tevekkül etmemek anlamında değildir. Ömer b. Hattâb (r.a.)’den rivâyete göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle demiştir: “Siz, Allah’a gerçek biçimde tevekkül edip güvenip dayansaydınız kuşların rızıklandıkları gibi siz de rızıklandırılırdınız. Çünkü o kuşlar sabahleyin aç olarak çıkarlar akşam kursakları dolu olarak dönerler.” (Tirmizî rivayet etmiştir)

              Ama çalışmadan ve çapa sarfetmeden, Allah’a tevekkül etmek iddia eden kişi, Allah’a tevekkül eden değil, tevâkül eden bir kişidir. Peygamber (s.a.v.) tevâkülden bizi sakındırdı. Ve tevâküle götüren şeylerinden nehyetmiştir. Muâz b. Cenel (r.a.)’den şöyle demiş: Resûlüllah (s.a.v.) ‘in terkisinde Ufeyr deni­len bir merkebin üzerinde idim. “Yâ Muâz! Allah’ın kulları üzerinde, kulların da Allah’ın üzerinde hakkı nedir bilir misin?”  buyurdu. Ben: “Allah ve Resulü bilir.” dedim. “Gerçekten Allah’ın kulları üzerindeki hakkı: Allah’a ibâdet etmeleri ve ona hiç bir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah Azze ve Celle üzerin­deki hakkı İse ona hiç bir şeyi ortak koşmayan kimseye azâb etmemesidir.” buyurdu. Ben: “Yâ Resul âli ah! (Bunu) insanlara müjdelemeyeyim mi?” dedim. (s.a.v.) “Müjdeleme zira güvenirler.” buyurdu. (Sahih-i Müslim). Allaha iyi bir şekilde tevekkül etmek, mü’min kişinin hayatına bağlıdır. Menfaati getirme ve zararı defetme, sadece Allah’a tevekkül etmek ile gereçekleşir.

            Namazı titizlikle korumak, namazda huşȗ etmek te mü’minler sıfatlarındandır. Allah’u Te’âlâ şöyle buyuruyor ki: “Mü’minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.” (Müminȗn Suresi, 1-2. ayetler). Namaz İslamın Şiâridir. Namaz kılmanın emeri pek çok ayetlerde gelmiştir. Bu ayetlerden: Allah’u Te’âlâ şöyle buyuruyor ki: “Namazı kılın, zekâtı verin. Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.” (Bakara Suresi, 43. ayet). Peygamber (s.a.v.) namazı, İslam beş esâslarından biri yapmıştır. İbni Ömer (r.a.)’den, o da Peygamber (s.a.v.)’den naklen şöyle rivayet etti: “İslâm beş temel üzerine bina kılınmıştır: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik etmek. Namazı dosdoğru kılmak, zekâtı hakkıyla vermek, Allah’ın evi Kâbe’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” (Mütefıkün aleyhi).

             İnsanlar, namaz kıldıklarında huşȗ decelerleri birbirlerinden değişir. Onlardan namaz tam ecrini alanlar ve onlaradan sadece yorulmak cezasi alanlar vardır. Ebû Hüreyre’den, o da Peygamber (s.a.v.)’den naklen şöyle rivayet etti: ” nice namaz kılanlar vardır ki, kıldıkları namazdan ellerine geçen sadece uykusuzluk ve yine nice oruç tutanlar vardır ki oruçtan onlara kalan sadece açlık ve susuzluktur .” ( Sünen-i Beyhakî). Namaz, ahlakı güzelleştirme ve kötülüklerden alıkoymanın sebeplerindendir. Namaz, insanı masiyetler ve hayasızlıktan alıkoymaktır.  Te’âlâ şöyle buyuruyor ki: ” namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor.” (Ankebȗt Suresi, 45. ayet). Namazda huşȗ etmeyi gerekliliğine delalet eden hadislerden; Enes ibn Mâlik (r.a.) tahdîs edip şöyle demiştir: Peygam­ber (s.a.v.): “Bâzı kimselere ne oluyor ki, namaz kılarlarken gözlerini se­mâya dikiyorlar?” buyurdu. Bu husustaki sözleri şiddetli oldu, nihayet: “Bunlar ya bu fiillerinden vazgeçerler, ya gözleri kör olur” buyur­du. (Sahih-i Buhâri).

            Mü’minler diğer sıfatlarından: Allah yolunda mal harcamaktır. Allah yolunda mal harcamak, zekat ve sadakalar kapsamaktadır. İbni Ömer (r.a.)’den peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Yüksek el, alçak elden hayırlıdır. Sadaka vermeye nafakası üzerine vâcip olanlara ihsan ile başla. Sadakanın hayırlısı (yânı kâmil olanı) bir zenginlik üzerinden verilenidir. Dilenmekten ve çirkin işlerden çe­kinip iffetli kalmak isteyeni Allah iffetli kılar; insanlardan müstağni olmak isteyeni de Allah zengin kılar.”(Sahih-i Buhâri). Ve Ebu Mes’ud el Bedri (Allah Ondan razı olsun)’den aktarıldığına göre Resȗlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bir adam Allahın rızasını umarak ailesinin geçimini sağlarsa harcadıkları onun için birer sadakadır.” (Sahih-i Müslim). Mü’min malında tasarrufa yetkili olduğu biliyor. Ve Lütuf bütünüyle Allah’ın elindedir. Mü’min, Allah ona harcamak için harcasın. Ebû Hüreyre’den, o da Peygamber (s.a.v. )’den naklen şöyle rivayet etti: “Bir adam sahra bir yerde iken bulut içinde: Filânın bahçesini sula! diye bir ses işitmiş. Derken o bulut giderek suyunu bir taşlığa boşaltmış. Bir de ne görsün, o sel yollarından biri bu suyun hepsini almış. Adam suyu takib etmiş. Bakmış ki, bir adam kalkmış, bahçesinde suyu bel küreğiyle çeviriyor. Ona: Ey Allah’ın kulu, senin adın nedir? diye sormuş. O da :Filândır, diyerek bulut içinden işittiği ismi söylemiş. O da buna: Ey Allahım kulu, benim adımı niçin soruyorsun? demiş. Ber iki: Ben şu suyu indiren bulutta bir ses işittim: Filânın bahçesini sula! diye senin İsmini söylüyordu. Bu bahçe hususunda ne yapıyorsun? demiş. Bahçe sahibi: Madem ki, böyle diyorsun  (söyleyeyim). Ben bu bahçeden çıkana bakar da onun üçte birini tasadduk eder, üçte birini çoluk çocuğumla kendim yerim, üçte birini de bahçeye iade ederim, demiş.” (Sahih-i Müslim).

              Kur’ân, yukarıdaki zikredilmiş mü’minler sıfatlarından başaka sıfatlara işaret etmiştir. Bulardan: Faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirmek, emanetlerine emanetlerine ve verdikleri sözlere riâyet etmektir. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Mü’minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler. Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler.  Onlar ki, zekâtı öderler. Onlar ki, ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. Kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır. Yine onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler. Onlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler. İşte bunlar varis olanların ta kendileridir.” (Müminȗn Suresi, 1-11. ayetler)

              Ayetler, kazanmak, sadece bu güzel sıfatların sahiblerine açıklamıştır. Her müslüman Dünya ve Ahirette kurtuluşa ermek için Kur’ân’da varit olan bu güzel sıfatlar ile ahlaklandırmalıdır. Kul kalbinde gerekli olduğu gibi gereçekleşirse (yerleşirse), onu bütün kötülüklerden , sapmaktan ve hoşgörüsüzlükten korur. İmanı kanıtlayan bir gereçek bulması lazımdır. Enes İbni Mâlik (r.a.)’den anlatmıştır ki:  Peygamber (s.a.v.) birgün çıkıp Ensârdan olan yiğit Hârise b. Nümân karşıladı. Ona şöyle buyurdu: “Ey Harise nasıl sabahladın?” Harise şöyle cevap verdi: “Ya Resȗlullah! Gerçek bir iman sahibi olarak sabahladım.” Tereddütsüz ve kendinden bu kadar emin bir cevap karşısında Efendimiz: “Her iddianın bir hakikati olmalıdır. Senin imanın hakikati nedir?” diye sordu. Harise dedi ki: “Ya Resulullah! Gündüzümü oruçla, gecemi kıyamla geçirdim. Şu anda öyle bir ruh haleti içindeyim ki, Cennet ehlinin ve cehennem ehlinin birbirleri ile konuşmalarını duyuyor ve sanki Rabbimin arşını ellerimle tutar gibi oluyorum.” Efendimiz (s.a.v.) böyle bir cevap karşısında oldukça etkilendi ve karşısında duran Harise’ye dedi ki: “Sen öyle bir insansın ki, tepeden tırnağa iman kesilmişsin.” (Şu’ab El-İman)

Mü’min olan kişi, Doğru söz söylemek, emanetine ve verdiği söze riâyet etmek, cömertlik, utanmak, doğru yoldan çıkmamak, gönül alçaklığı, hoşgörürlük, adaletli olmak, ihsan etmek, diğerleri kendine tercih etmek ve Kuran isteklendirmiş olan bütün güzel ahlakları  ile ahlaklandırmalıdır. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: ” Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe Suresi, 119. ayet). yine Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: ” Onlar, emanetlerini ve verdikleri sözü gözeten kimselerdir.” ( Meâric Suresi, 32. ayet). Ve sâdıkîn (sadık olanlar) ve Müttakiler (Allah’a karşı gelmekten sakınanlar) hakkında şöyle buyurmuştur: ” antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.” (Bakara Suresi, 177. ayet)

Allah’u Te’âlâ, güzel ahlaklar ile vasfedilmiş olan mü’minlere güzel ecir ve iyi karşılık hazırlamıştır. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: ” Şüphesiz, inanıp yararlı işler yapanlara gelince, onlar için içlerinde ebedî kalacakları Firdevs cennetleri bir konaktır. Oradan ayrılmak istemezler.” ( Kehf Suresi, 107-108. ayetler)

Çocuğun İyi Yetiştirmede, Güzel Hayat Ve Daha İyi Bir Gelecekte Hakları
10 Cemaziyülevvel 1437 H. – 19 Şubat 2016 M.

awkaf-

Unsurlar:

  1. Çocuklar bir nimettir ve Allah’a şükretmesi gerektirir.
  2. İslamın çocuklara ilgi vermesi.
  3. Çocukları yetiştirme temelerinden:
  • Çocuğa güzel isim vermek.
  • Doğal emzirme.
  • Çocuklara ihsan etmek ve onlara kaba ve sert davranmamak
  • Bütün çocuklar arasında adaletli davranıp da aralarında ayrım yapmamaktır.
  1. Çocuklara güzel hayat sağlamak.
  2. Hayatmızda ümit önemi.

Kurân-ı Kerîm ve Nebevî Sünnetinden Deliller:

       Kurân-ı Kerîmden Deliller:

  • Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah’ındır. O, dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocukları, dilediğine erkek çocukları verir. Yahut o çocukları erkekler, dişiler olmak üzere çift verir, dilediği kimseyi de kısır yapar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir, hakkıyla gücü yetendir.” (Şũrâ Suresi, 49-50. ayetler)
  • Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Allah, size kendi cinsinizden eşler var etti. Eşlerinizden de oğullar ve torunlar verdi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. Öyleyken onlar batıla inanıyorlar da Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?” (Nahl Suresi, 72. ayet)
  • Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Anneler, çocuklarını, emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisine ait olan babaya da emzirenlerin yiyecekleri ve giyecekleri geleneklere uygun olarak bir borçtur. Bununla beraber herkes ancak gücüne göre mükellef olur. Çocuğu sebebiyle bir anne de, çocuğu sebebiyle bir baba da zarara sokulmasın. Varise düşen de yine aynı borçtur. Eğer ana ve baba birbirleriyle istişare edip, her ikisinin de rızasıyla çocuğu memeden ayırmak isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz vereceğinizi güzel güzel verdikten sonra bunda da size bir günah yoktur. Bununla beraber Allah’tan korkun ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görür.” (Bakara Suresi, 233. ayet)
  • Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Haşr Suresi, 18. ayet)
  • Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “İman eden ve nesilleri de iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar var ya, biz onların nesillerini kendilerine kattık. Bununla beraber onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazandığı karşılığında rehindir.” (Tũr Suresi, 21. ayet)
  • Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Hani Lokmân, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: “Yavrum! Allah’a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür. İnsana da, anne babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi, onu her gün biraz daha güçsüz düşerek karnında taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur. (İşte onun için) insana şöyle emrettik: “Bana ve anne babana şükret. Dönüş banadır. Eğer, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seninle uğraşırlarsa, onlara itaat etme. Fakat dünyada onlarla iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz ancak banadır. Ben de size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim. (Lokmân, öğütlerine şöyle devam etti:) “Yavrum! Şüphesiz yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa ve bir kayanın içinde, yahut göklerde ya da yerin içinde bile olsa, Allah onu çıkarır getirir. Çünkü Allah, en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır. Yavrum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş işlerdendir. Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah, hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez. Yürüyüşünde tabiî ol. Sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini, şüphesiz eşeklerin sesidir!” (Lokmân Suresi, 13-19. ayetler)
  • Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır.” (Tahrîm Suresi, 6. ayet)

Nebevî Sünnetinden Deliller:

  • İbnu Ömer (r. anhümâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes’ulsünüz. İmam çobandır ve sürüsünden mes’ûldür. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür. Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mes’ûldür. Hizmetçi, efendisinin malından sorumludur ve sürüsünden mes’ûldür.” Râvi deiştir ki: ” Adam babasının malından sorumludur ve sürüsünden mes’ûldür, ve hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes’ulsünüz.” buyurduğunu zannettim.  (Sahıh-i Buhârî)
  • Ma’kıl b. Yesâr (r.a.)’dan rivayet edildiğine; Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah bir kimseyi başkaları üzerine çoban yapmış, o da idaresi altındakilere hile yapmış olarak ölmüş ise, Allah ona cennetini kesinlikle haram eder.” (Müttefikun Aleyhi)
  • Abdullah b. Abbas (a.)’dan demiştir ki: Bir gün Peygamber (s.a.v.)’in terkisinde idim. (Bana) dedi: Evlâd, sana birkaç kelime öğreteyim: Allah’ (ın emir ve yasaklarını) gözet ki, Allah da seni korusun. Allah’ı gözet ki onu karşında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’dan iste. Yardım istediğinde Allah’dan yardım dile. Şunu iyi bil ki ümmetin tamamı sana fayda vermek için toplansalar Allah’ın yazdığından başka bir şeyle fayda veremezler. Yine eğer sana zarar vermek için toplansalar, Allah’ın sana yazdığı zarardan başka bir şeyle zarar veremezler. Kalemler kaldırılmış (işleri bitmiş), sahifeler kurumuştur (yazılar tamamlanmıştır.) (Sünen et-Tirmizî)
  • “Bakmakla yükümlü olduğu kişileri (sorumluluklarını yerine getirmeyerek) zayi etmesi kişiye günah olarak yeter. ” (Müstedrak el-Hâkim)
  • Sa`d İbni Ebî Vakkâs (radıyallahu anhuma) şöyle demiştir ki: Vedâ Haccı yılında (Mekke’de) yakalandığım şiddetli bir hastalık dolayısıyla Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ziyâretime geldi. Ona: Yâ Resûlallah! Gördüğün gibi çok rahatsızım. Ben zengin bir adamım. Bir kızımdan başka mirasçım da yok. Malımın üçte ikisini sadaka olarak dağıtayım mı? diye sordum. Peygamber: “Hayır”, dedi. Yarısını dağıtayım mı? dedim. Yine: “Hayır”, dedi.Ya üçte birine ne buyurursun, yâ Resûlallah? diye sordum. Üçte birini dağıt! Hatta o bile çok. Mirasçılarını zengin bırakman, onları muhtaç bırakıp da halka avuç açtırmaktan hayırlıdır. Allah rızâsını düşünerek yaptığın harcamalara, hatta yemek yerken eşinin ağzına verdiğin lokmalara varıncaya kadar hepsinin mükâfatını alacaksın.buyurdu. (Sahıh-i Buhârî)
  • Sevbân (r.a.)’dan, Resulullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Bir kimsenin harcadığı paraların en fazîletlisi âilesine, Allah yolunda kullanacağı vâsıtasına ve Allah yolundaki arkadaşlarına sarf ettiği; harcadığı paradır.” (Sahîh-i Müslim)
  • Osman el-Hâtibî (r.a.) demiştir ki: İbnu Ömer’in (r. anhümâ) bir adama şöyle söylediğini işittim: ” oğlunu terbiye et, sen, oğlunun terbiyesinden sorumlusundur. senin oğlunu nasıl terbiye ettiğini ve ona ne öğrettiğini soracaksın. Ve senin çocuğun, sana iyilik etme ve itaat etmesinden sorumludur. (El-Beyhakı es-Sünnen el-Kübrâ)
  • Ebu’d-Derdâ (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyleyse isimlerinizi güzel yapın” (Ebu Davũd onu rivayet etmiştir.)
  • Nu´mân İbni Beşîr radıyallahu anhümâ´nın anlattığına göre, babası onu Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem´e götürdü ve: Ben, sahip olduğum bir köleyi bu oğluma verdim, dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:  “Buna verdiğini diğer çocuklarına da verdin mi?” diye sordu. Babam Beşir: Hayır, vermedim, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:  “O halde hibenden dön” buyurdu. Müslim´in bir rivayetine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Bu hibeyi çocuklarının hepsine yaptın mı?” buyurdu. Beşir: Hayır, yapmadım, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Allah´tan korkunuz; çocuklarınız arasında adaletli davranınız” buyurdu. Bunun üzerine babam hibesinden döndü ve derhal o bağışını geri aldı. (Sahıh-i Buhârî)
  • Ömer İbnu Ebî Seleme radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın terbiyesinde bir çocuktum. Yemekte elim, tabağın her tarafında dolaşıyordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana ikazda bulunda: “Evlat! Allah’ın ismini an, sağınla ye, önünden ye!” bundan sonra hep böyle yedim.” (Müslim onu rivayet etmiştir.)

III. Konu:

Allah’u Azze ve Celle, insanlara çocoklar vermesi, Allah’a iman etitikten sonra, Allah’ın insana verdiği en büyük nimetlerindendir. Çocuklar nesil devamının vesilesi, İlâhi bir nimet ve Rabbâni bir hibedir. Allah’u Te’âlâ, bu nimeti dilediğine  tahsıs eder.   Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah’ındır. O, dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocukları, dilediğine erkek çocukları verir. Yahut o çocukları erkekler, dişiler olmak üzere çift verir, dilediği kimseyi de kısır yapar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir, hakkıyla gücü yetendir.” (Şũrâ Suresi, 49-50. ayetler). Çocuklarla hayat sevinçli olur, evlatlar evleri aydılatırlar, evin karanlıklarını aydınlıklara değiştirirler. Çocuklar evlerin lambaları, ciğer taresi ve güz aydınlığıdır. Onlar dünya hayatının süsüdür. Allah’u Te’âlâ Kehf Suresinde şöyle buyurduğu gibidir: “Mallar ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak salih ameller ise, Rabbinin katında, sevap olarak da ümit olarak da daha hayırlıdır.” (Kehf Suresi, 9. ayet).

Bu büyük nimet, Allah’u Te’âlâ’ya şükretme gerektiriyor. Halil İbrahim (a.s.), Allah’u Te’âlâ ona çocuk verince, şöyle demiştir: “Hamd, iyice yaşlanmış iken bana İsmail’i ve İshak’ı veren Allah’a mahsustur. Şüphesiz Rabbim duayı işitendir. Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazını dosdoğru kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz! duamı kabul et!” (İbrâhim Suresi, 39-40. ayetler). Allah’a verdiği nimetelerine şükredesek, Allah bu nimetleri korur. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” (İbrâhim Suresi, 7. ayet). Allah, ana-babalar ve vatan hakları iyice bilen bir nesil yetiştimesi için, bu nimete önem vermelidir.

İsalm çocuklara ve çocukların terbiyesine büyük önem vermiştir. Hatta İslam, çocuğun dünyaya gelmesinden önce ona ilgilenmiştir. İslam, insan yaşamında çok önemli olduğu bu aşama (evre), çocukluğa önem veren uluslararası örgütlerin ortaya çıkmalarından önce, çocukluğa büyük vermiştir. Çocukluk evresi (aşaması) insan hayatında çok önemli bir aşama ve insan haytında geçici bir aşama teşkil eder.

İslamın çocukluğa ilgi vermesi, çocuk annesinin karınında cenin olduğundan başlamaktadır. Kasten Kürtaj yapmayı yasaklamıştır. Ve hamile olan kadına, hamile olduğu müddetçe ilgilenmeyi gerektirmiştir. Ve hamile olan kadına Ramazanda oruç açmaya ruhsat vermiştir. Enes İbnî Malik (r.a.)’dan, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur ki: ” Yolcu, Haiz (Adet gören kadın) ve çocuğunu emziren kadın oruç ve namazının yarısını bırakmıştır.”

          Üstelikle, çocuğa en iyi isimleri koymak; İslamiyet’in çocuğa itina etmesi suretlerindendir. Çocukların insanlar arasında kullanılacak isimlerinin dikkatli seçmesi, islamiyet tarafından ebeveyne gerektirilmiştir. Hoş olmayan isimlerin aksine, güzel isimler insanlarda huzur ve rahat getirici bir şey addedilir. Ebu’d-Derdâ (radıyallahu anh) anlatıyor ki: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyleyse isimlerinizi güzel yapın” (Ebu Davũd onu rivayet etmiştir.) Ebeveyn, çocuk dünyaya gözünü açınca, ona en iyi isimleri seçmek zorundadır. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Yeni doğan her çocuk, Akika’sı ile rehindir. Akika’sı doğumunun yedinci gününde kesilir, başı traş edilir ve o günde kendisine isim verilir.” (Sünen  et-Tirmizî)

          Efendimiz, (s.a.v.) Allah indinde en üstün ve en güzel isimleri müslümanlara belirtip tavsiye etmiştir. Nafi, İbnu Ömer (r. anhümâ)’den anlatmıştır ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah’a en sevimli gelen isimler, Abdullah ve Abdurrahman’dır.” (Sünen Ebî Davũd)  ve İmam  rivayetinde:  İbnu Ömer (r. anhümâ) anlatmıştır ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah’a en sevimli gelen isimler, Abdullah ve Abdurrahman’dır.”. Peygamberimiz (s.a.v.)   çocukları kötü isimleriyle isimlendirme yasaklayarak buyurmuş ki:  Senin çocuğuna ne Rebah (menfaat, fayda),  ne Yesar (kolaylık, bolluk), ne de Eflah (kurtuluş, kurtuluşa eren),  ya da Necih (dileğine kavuşan) isimi koyma. (Sahih-i Müslim)

Kötü isimlendirme yasaklamanın sebebi ise, Çocuğun canı sıkılmamak için ve onun psikolojisi göz önüne alınmaktan kaynaklanır. Bir adam, Hz. Ömer’e kendisinin oğlunun itaatsizliğinden şikayet ederek gelmiş, Hz. Ömer hem adam hem de onun oğlunu çağırıp getirmiş, oğlanı babasının hakklarını ihmal etmesinden ve ona itaatsizliğinden dolayı azarlamış. Oğlan demiş ki: ey Emirül-m’üminin evladın baba üzerinde hakları vardır değil mi? Evet diye cevap verdi, nedir? Dedi oğlan? Hz. Ömer dedi ki: annesi dikkatli seçilmek, güzel isimlendirmek, ve Kur’ân-ı Kerim’i okutmaktır. Oğlan demiş ki: ey Emirül-m’üminin! Benim babam bunlardan hiç bir şey gerçeklerştirmemiş; annem ise Mecüsinin zenci bir cariyesiymiş, beni de Cüül (pabuçtaratan böceği demektir) isimlendirdi, Kur’ân’dan bir harf bilr okutmadı. Hz. Ömer adama dönüp dedi ki: senin oğlunun itaatsizliğinden şikayet ederek geldin; halbuki o sana itaatsiz etmeden önce, sen ona itaatsizlik yapmıştın, o sana kötü davranmadan önce, sen ona kötü davranmıştın.  (İslamiyet’te çocuk terbiye edilmesi)

Süfyan-i Sevri demiştir ki: “Evladın ebeveyn üzerindeki hakları, ona güzel isim koymak, olgunluk çağına varınca evlendirmek, ve onu iyi terbiye etmektir.” Evlada güzel isim seçmek yöntemi, onu alaylı ve istihzalı olmaktan uzaklaştırıp da, kımetli bir hayat içinde büyümesine yardım eder. Üstelikle, ismi anılınca, kendisine huzur sağlar, muhakkak ki isim hüviyetin adresidir.

İslamiyet’in çocuğa itina etmesi suretlerinden de, onu emzirmek belli başlı haklarındandır. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Anneler, çocuklarını, emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisine ait olan babaya da emzirenlerin yiyecekleri ve giyecekleri geleneklere uygun olarak bir borçtur. Bununla beraber herkes ancak gücüne göre mükellef olur. Çocuğu sebebiyle bir anne de, çocuğu sebebiyle bir baba da zarara sokulmasın. Varise düşen de yine aynı borçtur. Eğer ana ve baba birbirleriyle istişare edip, her ikisinin de rızasıyla çocuğu memeden ayırmak isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz vereceğinizi güzel güzel verdikten sonra bunda da size bir günah yoktur. Bununla beraber Allah’tan korkun ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görür.” (Bakara Suresi, 233. ayet), ayeti kerimede annelere, haber şeklinde bir emir var, mana: Ey anneler, sizin evladınız tam iki yıl emzirin. Çünkü çocuk o süreçte muayyen bir gıdaya muhtaç kalır ki, vücudu sağlam bir şekilde büyümesine yardım eder. Hakk Te’âlâ tarafından bu iş yüklenmiş anne sütünden daha iyi yoktur. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: ” Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.”. Annenin çocuğu emzirmesini engelleyen bir hastalığı varsa, yahut çocuk annesinin emzirmesini reddederse, veya anne ölürse, o zaman babasının üzerine, İslamiyet mücebince, güvenlilik sağlamak adına  bu çocuğa ücretli bir emziren kadın getirmek sorumluluğu düşer.

Bazı tıbbi ve psikoloji incelemeler ispat etti ki: şeriat bakımından iki yıl olarak saptadılmış emzirme süresi, hem tıbbi hem de psikoloji bakımından çocuğa çok önemli olduğu vurgulanmıştır. Bir de annesinin kucağındalıktan kaynaklanan sıcaklık, güvenlik ve şefkatin çocuk üzerinde etkisi, çocuğun kıymetli bir yaşam ve çok sağlam bir terbiye görmesine yardımcı olur.

            Çocuğun sağlam bir terbiye görmesinin temellerinden: Çocuklara ihsan etmek ve onlarla kaba ve sert davranmamak, çünkü şeriatın saptadığı gibi, merhametten her kaynaklanan hayırdır. Hz. Aişe rivayet etiiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Ey Aişe! Muhakkak Hz Allah refiktır. Refiki yumuşak huyluyu sever. Sertlik ve rıfkın dışındakilere vermediğini rıfka ihsan eder.” (Sahih-i Müslim). Çocuğun davranışlarını doğrultmak uğrunda kabalık ve sertlik kullanılmak, çocuğun terbiye edicisinden nefretine, sevmemesine ve emrine itaatsiz etmesine yol açar.

Hadis-i Şerifler’de geçtiği gibi, Hz. Efendimiz’in Hz. Hassan ve Husseyin’i omuzlarına taşıp okşuyordu. Merhamet ve şefkat, Hz. Efendimiz’in terbiye yöntemlerinin prensiplerindendir. İbnü Bürayde, babasından şöyle anlatmıştır: Resũlullah (sallallhü aleyhi ve sellem) minber üzerinde Cuma hutbesi okurken: Hasanla Hüseyinüzerlerinde kırmızı gömlekler olduğu haldekâh yürüyerekkâh düşerek geldiler. Resûlullah (s.a.v.) minberden indi. Onları kucağına aldı ve önüne oturttu. Sonra halka şöyle hitabetti : “Allah doğru buyurdu: Sizin mallarınız ve çocuklarınız bir fitne­dir, bir imtihan vesilesidir.(Teğabün Suresi, 15. Ayet) Şu iki küçüğe baktım; kâh yürüyor, kâh tökezliyorlardı. Sabredemedim de sözümü kesip-ikisini de yanıma çı­kardım.” (Sünen-i Nesâi)

Baba olsun, eğitimci de olsun, terbiye yöntemlerinin bu büyük prensipi (merhametle davranmak) göz önüne alan şefkatli terbiye edicidir. Aynı zamanda kabalıktan ve sertlikten uzak durur, hataları hikmetle ve rahmetle düzeltir. Çünkü sertçe davranmak, çocuğun kalbinde korku ve yüreksizliği yaratır, üstelikle psikoloji bozukluklar, utanma ve tereddüt hallerine düşürür çocuğu. Ahnef ibnü Kays öğütlerinden birinde,  dedi ki: evletlerına kilit olma! Yoksa senin ölümünü temenni ederler, meclisinden nefret ederler, seninle yaşamaktan bıkarlar. Şefkatli davranmak, zarurette ceza kullanmak da demektir, fakat, icra edilmesi lazim geldiğinde hikmetçe ceza kullanılabildiğini zikretmemiz gerekiyor, çocuğun her yaptığı yanlış için olmaması da buna matuftur.

İslamiyet’in çocuğa itina etmesi suretlerinden de: çocukların arasında adalet ve eşitlik gerçekleştirmektedir. Tüm isanlar arasında İslamiyet’in sabit prensiplerinden, uygulaması da çok önemlidir. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: ” Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Mâide Suresi, 8. ayet). Bu prensipi, özellikle adam ve çocukları arasında uygulnaması gerekmektedir.

Peygamberimiz de bu prensipi babalara ve annelere yöneltti, ve onun uygulamasının önemini vurguladı, dahası ise onun emir kipisi Allah’tan korkmanın emir kipisine matuf etmiştir.  Ămir anlatmıştır ki: Nu´mân İbni Beşîr radıyallahu anhümâ´nın anlattığına göre, babası onu Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem´e götürdü ve:  Ben, sahip olduğum bir köleyi bu oğluma verdim, dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:  “Buna verdiğini diğer çocuklarına da verdin mi?” diye sordu. Babam Beşir: Hayır, vermedim, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:  “O halde hibenden dön” buyurdu. Müslim´in bir rivayetine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Bu hibeyi çocuklarının hepsine yaptın mı?” buyurdu. Beşir: Hayır, yapmadım, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Allah´tan korkunuz; çocuklarınız arasında adaletli davranınız.” buyurdu. Bunun üzerine babam hibesinden döndü ve derhal o bağışını geri aldı. (Sahıh-i Buhârî).

 Çocuklar arasında adalet, büyük faydaları vardır, iyiliğe yardım eden başlıca sebeplerden, topluma da sağlam ve hayrılı bir nesil sunmaya yol açar, kardeşliğin, hem mana olarak hem de sıfat olarak, kardeşlerin arasında güçlendirilmesine neden olur.

Öte yandan da buluruz ki çocuklar arasında ayrılık yapmak   itaatsizlik , ayrılma ve nefretin en önemli nedenlerinden olup evlatların arasında da kinlik beslemeye yol açar. Bazı piskoloji araştırmalarına göre çocukta piskoloji ve sosyoloji çoğu karışıklıkların görünmesi  çocuğun haksızlık ve kendi eşitleriyle adaletsizlik  hissetmesindendir. Bunun en iyi örneği;  hz.yusufun  kardeşlerinin, babası Hz. Yakup (a.s.) muamelesinde ayırma yaptığını ve onlardan Hz. Yusuf’un daha tercihettiğini  akıllarına geldiği zaman Hz. Yusuf ile davranışlarıdır. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: ” Andolsun, Yûsuf ve kardeşlerinde (hakikati arayıp) soranlar için ibretler vardır. Kardeşleri dediler ki: “Biz güçlü bir topluluk olduğumuz hâlde, Yûsuf ve kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Doğrusu babamız açık bir yanılgı içindedir.Yûsuf’u öldürün veya onu bir yere atın ki babanız sadece size yönelsin. Ondan sonra (tövbe edip) salih kimseler olursunuz.”. (Yusuf Suresi, 7-9. ayetler).

İslam,  çocukların düzgün yetişmelerini sağlamak için koyduğu temellerden ;  Şeriat temelleine göre eğitip yönlendirmektir ki, Kur’ân-i Kerim  babalara ve analara Kendilerini ve ailelerini tehlikeye düşmekten korumalarını gerektiğini emreder. Allah’u Te’âlâ şöyle buyurmuştur: ” Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır.” (Tahrîm Suresi, 6. ayet), Bir çocuğun şeriatın kurallarına göre yetişmesi ve terbiye etmesi dini bir arzudur. Ve çocuğun babasının üzerine olan haklardan biridir. İbni Abbas (r. anhuma) dan rivayet edildiğine, sahabeler Hz. Peygamber (s.a.v.)’e şöyle hitap ederek: ” Ey Allah”ın resulü! Babaların evlatlar üzerindeki hakları biliriz, evlatların babalar üzerindeki hakları nelerdir? diye sormuşlardır.  Peygamber (s.a.v.): “Çocuklarınıza gereken ikramı yapın ve terbiyelerini güzel verin.” buyurmuştur.

Çocuklarda düzgün yetiştirmenin kurallarının en önemlisi,  onlara doğru yolu göstermek ve en iyi şekilde eğitmektir. Onları özellikle başkaların karşısında utandırmadan şefkatla  eğitmek ve öğretmek lazımdır. Bu da Hz. peygambermızın (s.a.v.) çocukların yetiştirmesinde yaptığı şeydir. Abdullah b. Abbas (r.a.)’dan demiştir ki: Bir gün Peygamber (s.a.v.)’in terkisinde idim. (Bana) dedi: Evlâd, sana birkaç kelime öğreteyim: Allah’ (ın emir ve yasaklarını) gözet ki, Allah da seni korusun. Allah’ı gözet ki onu karşında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’dan iste. Yardım istediğinde Allah’dan yardım dile. Şunu iyi bil ki ümmetin tamamı sana fayda vermek için toplansalar Allah’ın yazdığından başka bir şeyle fayda veremezler. Yine eğer sana zarar vermek için toplansalar, Allah’ın sana yazdığı zarardan başka bir şeyle zarar veremezler. Kalemler kaldırılmış (işleri bitmiş), sahifeler kurumuştur (yazılar tamamlanmıştır.)  (Sünen et-Tirmizî). İşte Hz. peygamberimiz (s.a.v.) çocuğu yetiştirip ve yolu göstermekte en yüce örnek vererek  şefkatle eğitip yönlendirir. Ömer İbnu Ebî Seleme radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın terbiyesinde bir çocuktum. Yemekte elim, tabağın her tarafında dolaşıyordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana ikazda bulunda: “Evlat! Allah’ın ismini an, sağınla ye, önünden ye!” Bundan sonra hep böyle yedim.” (Müslim onu rivayet etmiştir.). Rahmetli İmam Gazali der ki : Evlat babalarında bir emanettir ve temiz kalbi nefsi bir mücevherdir bunun için iyiliğe alıştırırse  ve hep dürüstlük öğretirse hem dünyada hem de ahirette mutlu olur. Dolayısıyla  yetiştiren kişinin  çocuklarına örnek olması gerekir ki,  onlara emretmeden güzel ahlaklara sahip olmalıdır. Halbuki çocuklar babalarını taklit etmektedirler.

Kayda değer ki, çocukların terbiyesi ve yetiştirmesi sadece Ebevyene has ve sınırlı değil, okuldaki öğretmen de kapsamaktadır. Çünkü öğretmen toplum güzel değerleri yansıtır ve temsil eder ve onun görevi, toplum değerlerine göre çocukları yetiştirmektir. Çocuklar bir emanet, toplum onların yetitirmelerinin ve terbiyelerinin sorumluluğunu üslenmektedir. Buna en büyük kanıt olarak: “Resûlullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes’ulsünüz. İmam çobandır ve sürüsünden mes’ûldür. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür. Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mes’ûldür. Hizmetçi, efendisinin malından sorumludur ve sürüsünden mes’ûldür.” (Sahıh-i Buhârî)

Muhakkak ki,  İslam  çocukların korumasının sorumluluğunu ana babalara yükletir. Katade’den, Hasandan Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah her sorumlu kimseyi sorumlu olduğu şeyi korudu mu yoksa zayi etimi diye soracak, hatta kişiyi eşi ve çocuklarından sorguya çekecektir.”  (İbni Hibban onu rivayet etmiştir.). Çocuğa baktığı zaman  vucüt , manavi, maddi, eğitm ve öğretim  tüm haklara sahip bir insan saydı. ve onu korumayı emretti. Çocuklara saygılı bir yaşantı sağlamaya çalışır ki toplum medeniyetli olsun ülfet, muhabbet, sevgi ve merhamet ruhu her tarafa kapansın. Bizim ve çocuklarımızın daha iyi gelecek  olmanın bir ümidimizin önemini vurgulayıp da  insan ümit olmadan yaşayamaz ki,  hem ümitsizlikle beraber hayat olmaz hem de hayat ile beraber ümitsizlik olmazdır.  Ulemalar da ümitsizlik , ümitsizliğe uğratmak, moralsızlık ve moralsızlığa düşürmenin büyük günahlardan olduğunu saymışlardır.  İbni Abbas (r. anhuma)’dan rivayet edildiğine göre, bir adam: “Ey Allah’ın resũlü büyük günahlar nelerdir? diyerek sormuştur. Resũlullah (s.a.v.) şöyle cevap vermiştir: “Allah’a şirk koşmak, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, Allah Te’âlâ onlardan kurtarmış olduğu adam cennete girer.”