:

İyi Amel ve Kötü Amel Kavramı

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Allah Teâlâ Kurân-ı Kerim’de şöyle buyurur:
” مَّنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِّلْعَبِيدِ”
“Kim iyi bir iş yaparsa, bu kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir”. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Resûlullah’ın; Allah Tebâreke ve Teâlâ’dan rivayet ettiği kutsi hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Kullarım! İşte sizin amelleriniz. Onları sizin için saklar, sonra onları size iâde ederim. Artık kim bir hayır bulursa Allah’a hamd etsin. Kim de hayırdan başka bir şey bulursa öz nefsinden başka kimseyi ayıplamasın”. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.
Aziz Müminler!
Allah (Azze ve Celle) insanı onurlandırarak, kendi elleriyle onu en güzel şekilde yarattı, içine kendi ruhundan üfürdü, doğru ile yanlışı ayırt etmeye yarayan akıl verdi, meleklerin ona secde etmelerini emretti, evrendeki her şeyi onun hizmetine sundu ve onu diğer yaratıkların pek çoğundan üstün kıldı. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık”. İnsan ağır emaneti yüklendiği için bu onurlandırmayı hakketti. Bu emanet, göklere, yere ve dağlara teklif edildi de onlar onu yüklenmekten çekindiler. Bu yükümlülük emaneti; ibadetleri yerine getirmeyi, çalışmayı, gayreti ve yeryüzünü imar etmeyi gerektirir.
Müslüman, kendi hayatında iyi ya da kötü yaptığı her amelin mizanda tartılacağını bilmelidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Herkesin yaptığı iyiliği ve yaptığı kötülüğü hazır bulacağı günde kişi, kötülükleri ile kendi arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister. Yine Allah, sizi kendisine karşı dikkatli olmanız hakkında uyarmaktadır. Allah, kullarını çok esirgeyicidir”. Amel kavramı insanın her sözü ve fiili içermektedir. Salih amel ise; Allah rızası için halis niyetle ve hakkıyla yapılmalıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Hâlbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir”. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah, sizden birinizin bir iş yaptığı zaman, onu sağlam yapmasını sever”.
Hiç şüphe yok ki, İslam’da salih amelin kavramı, namaz, oruç, zekat, hac ve zikir gibi Müslümanın yerine getirmesi gereken ibadetler dahil olmak üzere tüm işleri içerecek kadar geniştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler, rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Namaz kılın, zekat verin, Peygambere itaat edin ki size merhamet edilsin”. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Temizlik imanın yarısıdır. Elhamdülillah mizanı doldurur. Sübhanallâh ve elhamdülillah göklerle yer arasını doldururlar (yahut doldurur). Namaz bir nurdur. Sadaka bir burhandır. Sabır bir ziyadır. Kur’an da senin lehine ya da aleyhine bir hüccettir. Bütün insanlar sabahleyin kalkarlar, kimisi nefsini satar, kimisi de onu ya azat eder, yahut helak eder!”.
Müslümanın yapması gereken salih amellerden: dürüst olmak, güzel konuşmak, barışı yaymak ve insanın sevip sevilmesini sağlayan diğer amellerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kullarıma söyle, en güzel şekilde konuşsunlar”. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İçinizde en çok sevdiğim kimseler güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Onlar, insanlara ülfetle davranır ve başkaları da onlara ülfetle davranırlar”. Başka bir hadiste Hz. Peygamberimiz müminin durumunu şöyle açıklamıştır: “Muhammed’in canını kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Mü’min arı gibidir. Yediği zaman temiz yer, bir şey verdiği zaman temiz verir. Çok ince bir dala konsa bile, zedelemez”.
Salih ameller sadece bazı işlerle sınırlı değildir; ancak insanî değerleri gerçekleştiren ve hoşgörü, sevgi ve merhamet değerlerinin hakim olduğu bir toplumun inşasına katkıda bulunan her şeydedir. İslam; insanın kendi nefsini harama karşı korumak ve kendi çocukları ve ailesinin geçimini sağlamak için çalışıp kazanmasını bile sevap alacağı salih bir amel sayar. Bir adam Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) uğradı. Resûlullah Ashabı bu adamın kuvvet ve kabiliyetlerini görünce, “Ya Resûlullah, bu adam Allah yolunda cihat etseydi ne güzel olurdu” dediler. Resûlullah şöyle buyurdu: “Bu adam küçük çocuklarının geçimini temin etmek için çıktı ise Allah yolundadır. Yaşlı anne ve babasına hizmet için evinden çıkmışsa, Allah yolundadır. Nefsini harama karşı korumak için çıkarsa, Allah yolundadır. Yok, eğer gösteriş ve başkalarına övünmek için çalışmaya çıkarsa şeytan yolundadır”.
Resûlullah bizim için en iyi örnektir, halbuki Müminlerin annesi Hz. Âişe (radıyallâhu anha) şöyle demiştir: “Resûlullah kendi işlerini yapardı, elbisesini temizleyip dikerdi ve ayakkabısını tamir ederdi. sizden herhangi bir aile reisi gibi evinde ne yapıyorsa o da aynısını yapardı”. Hadis-i Şerif’te Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bir adam Allah’ın rızasını umarak ailesinin geçimini sağlarsa, harcadıkları onun için birer sadaka olur.” Başka bir hadiste Peygamber efendimiz şöyle buyurdu: “Sizin en hayırlınız ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım”.
İnsanın başkasına fayda sağlayan, az ya da çok, maddi ya da manevi her şey salih ameldir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Bir sadaka vermeyi, yahut iyilik yapmayı, yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah’ın rızasını kazanmak için yaparsa, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz”. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Yanında fazla binek hayvanı olan, hayvanı olmayana versin. Fazla azığı olan da azığı olmayana versin!”. Resûlullah çok hayırlı işleri yapmaya teşvik etmiştir. Hadis-i Şerif’te Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu “Şüphesiz hayır kapıları pek çoktur. Tesbih getirmek (Sübhanallah demek), tahmidde bulunmak (Elhamdülillah demek), tekbir getirmek (Allahu ekber demek), tehlil getirmek (Lâ ilâhe illallah demek), iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, yolda rahatsızlık veren şeyleri uzaklaştırmak, sağır olana işitmesini sağlamak, gözü görmeyene yol göstermek, ihtiyacını nasıl göreceğini öğrenmek isteyene ihtiyacını hangi yoldan karşılayabileceğini öğretmek, çaresiz kalmış, yardım isteyen kimseyle birlikte var gücünle koşmak (ona yardımcı olmak) ve bütün kol gücünle zayıf olan kimsenin yükünü taşımak, işte bütün bunları yapmak senin kendi nefsine (adına) verdiğin birer sadakadır”. İşte bunların hepsi salih amellerdir.
Yine salih amellerden; yararlı şeyler inşa etmek, reform yapmak ve yeniden yapılandırmaktır. İslam; gelişmiş bir toplumun inşasına katkıda bulunan her çalışmaya saygı ve takdirle bakar. Kur’an’da iş ve çalışma hakkında yaklaşık üç yüz altmış ayet vardır. Yüce Allah bize iyi işler yapanların örneklerinden de bahsetti. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O’dur”. Allah Teâlâ, tarım, sanayi ve ticaretteki işçilerin, gösterdikleri çaba için büyük bir mükâfatı olduğunu tekit eder. Yaşam için gerekli olan sanayiler hakkında da çok ayetler vardır. Demir sanayisi hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Pek sert olan ve insanlara birçok faydası bulunan demiri de indirdik”. Gemi sanayisi hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ona şöyle vahyettik: ‘Nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap”. Giyim sanayisi hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Yün, tüy ve kıllarından bir süre kullanacağınız giyimlikler ve geçimlikler var etmiştir”. Başka bir ayette de Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, harpte sizi koruyacak zırhlar vermiştir”. Deri sanayisi hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Hayvanların derilerinden, yolculukta ve ikamet zamanlarınızda kolayca taşıyacağınız evler var etmiştir”.
Salih işler sadece insanlara faydalı şeylerle sınırlı değildir; ama, hayvanlara ve cansızlara da yararlı işleri içerecek şekilde geniştir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) karnı sırtına yapışmış (böğürleri göçmüş) bir devenin yanından geçti ve: “Konuşamayan bu hayvanlar hakkında Allah’tan korkun! Besili olarak binin, besili olarak kesip yiyin!” buyurdu. Başka bir hadiste “Bir adam yolda yürürken yol üzerinde bir diken dalı buldu ve onu yoldan uzaklaştırdı. Bu sebeple Allah ondan hoşnut oldu ve onu bağışladı.” Başka bir rivayette Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İnsanları rahatsız eden yol üstündeki (dikenli) bir ağacı kesen bir kişiyi cennet nimetleri içinde yüzer gördüm.”
Aziz Müminler!
Kötü amele gelince, Yüce Allah’ın gazabını gerektiren ve insanı iyilikten bozgunculuğa götüren her şeyi kapsamaktadır. İnsan, ibadetlerden uzaklaşarak ana babalarına itaatsizlik ve mallara ve ırzlara saldırmak gibi kötülükleri işlediği, hatta kendi ailesine karşı sorumluluğunu yerine getirmeyip çocuklarını ihmal ederek ahlaklı yetiştirmediği zaman kötü amel sahibi olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun”. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Geçimini sağlaması gerekenleri ihmâl etmek, insana günah olarak yeter”.
Yıkıcı fikirler ve yalan haberler yaymak ve masum insanları korkutmak yoluyla yeryüzünde bozgunculuk yapmak kötü ameldir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Düzelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah ve Peygamberiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların cezası öldürülmek veya asılmak yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Bu onlara dünyada bir rezilliktir. Onlara ahirette büyük azap vardır”. Yine de Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Yeryüzünde bozgunculuk isteme; doğrusu Allah bozguncuları sevmez”. Peygamber Efendimiz hadisinde şöyle buyurdu: “İyi olanınız, kendisinden herkesin hayır umduğu ve şerrinden emin olduğu kimsedir. Kötü olanınız ise kendisinden hiç kimsenin hayır ummadığı ve şerrinden emin olmadığı kimsedir”.
Yollara ve geçen insanlara da zarar vermek kötü amel ve büyük bir günahtır. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Kim Müslümanların yollarına zarar verirse ona lanet olsun” ve Resûlullah (Sallallâhu aleyhi ve sellem) bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur: “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur”.
İnsanlar arasında kin ve nefret duygularını besleyip büyüten ve gıybet, dedikodu, alay, sövme, kötü lakaplarla çağırma ve müstehcen konuşma gibi maddi veya manevi zarar veren her şey kötü ameldir. İslam’ın yasakladığı bu şeyler yüce ahlak, sağduyu ve nezaketli davranışlarla çelişir. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Benim için en kötü olanınız; lâf götürüp getiren, dostların arasını açan, iyilere karşı gelip, direnenlerdir”.
Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.
* * *
Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:
Muhakkak ki, insanın yaptığı her amelin, bu dünyada ve ahirette etkileri vardır. İyi amelin semerelerinden: dünyada ve ahirette hoş bir şekilde yaşamaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kadın, erkek, inanmış olarak kim iyi iş işlerse, ona hoş bir hayat yaşatacağız. Ecirlerini yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz”. İyi amelin semerelerinden de ecrin ölümden sonra devam etmesidir. Bu hususta Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Yedi husus vardır ki, bunların mükâfatı kul için ölümünden sonra ve o, kabrinde olduğu halde yazılmaya devam eder: İlim öğreten, ırmak akıtan, kuyu kazan, bir miktar hurma ağacı diken, mescit inşa eden, Mushaf (Kur’ân) mîras bırakan yahut ölümünden sonra kendisinin bağışlanmasını dileyecek evlat bırakan”. Salih amel yapanların günahları bağışlanır ve kötülükleri iyiliklere çevrilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İman edip salih amel işleyenlerin kötülüklerini elbette örteceğiz. Onları işlediklerinin daha güzeliyle mükâfatlandıracağız”. İyi amel yapanların büyük ecri vardır ve peygamberlerle, sıddîklarla ve şehitlerle birlikte olacaklar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için makam olarak Firdevs cennetleri vardır”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehitlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır”.
Salih amelin iyi semereleri olduğu gibi, kötü amelin de dünyada ve ahirette etkileri vardır. Kötü amel sahibi sapkınlığa, şaşkınlığa ve karışıklığa uğrar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse, ameli iyi olan kimse gibi mi olacaktır? Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir”. Kötü amel işleyen sıkıntılı bir hayat yaşar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak”. Kötü amel işleyenin ahirette çok fena bir cezası olacaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar, zaten onlar çılgın aleve atılacaklardır”. Peygamber Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: “Kim, hakkı olmayan bir toprak parçasını alırsa, kıyâmet günü yedi kat yerin dibine geçirilir.”
Bilelim ki tüm faydalı işlere tutunmamız, tüm zararlı kötü işlerden uzak durmamız ve birbirimizi hakkı tavsiye etmemiz gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Asra andolsun ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.”
Ey Allah’ım! iyi işler yapmayı, kötü işler bırakmayı ve fakirleri sevmeyi bize nasip et! Ey Rabbimiz! Ülkemizi ve tüm alem-i İslam’ı sen koru!
* * *

Peygamber’in Sünnet-i Seniyyesi ve Dindeki Yeri

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Allah Teâlâ Kurân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Hadisi şerifte Resûlullah şöyle buyurdu: “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız: Bunlar, Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin sünnetidir”. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Yüce Allah, insanlara rehberlik etmek ve onların ellerini tutarak karanlıktan ışığa ve helak yolundan kurtuluş yoluna götürmek için peygamberlerini gönderdi. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik”. Cenab-ı Hak, peygamberlerin sonuncusu olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed ile tüm risaletleri mühürleyip sona erdirdi. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı; Allah’ın izniyle O’na çağıran, nurlandıran bir ışık olarak göndermişizdir.” Bu son olan Peygamber’in risaleti, her zaman ve her yerde geçerlidir. Allah Teâlâ, gelecekte ve geçmişte onu batıl kılacak olmayan, hikmetle dolu ve mucizevi olan Kurân-ı Kerîm’i peygamberin üzerine indirdikten sonra, Sünnet-i Seniyye’yi Kurân’ın açıklayıcısı olarak ilham etti. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “O, kendiliğinden konuşmamaktadır. Onun konuşması ancak, bildirilen bir vahy iledir”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sana da insanlara gönderileni açıklayasın diye Kurân’ı indirdik. Belki düşünürler”. Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Biliniz ki bana, Kur’an ve onun benzeri (hadis) verildi.

Yüce Allah’ın Kitabı’nı düşünen kimse, Yüce Allah’ın kendi emirlerini ve Peygamberimizin emirlerini birden fazla yerde birleştirdiğini görür. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin”. Şanı Yüce Allah, rızasını Resulünün rızası ile iç içe kılmıştır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer inanıyorlarsa Allah’ı ve Peygamberini hoşnut etmeleri daha gereklidir”. Yüce Allah, “Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur” âyeti ile Resulüne itaat etmenin bizzat kendisine itaat etmek gibi olduğunu bildirmiştir. Ayrıca bu itaatin merhamet sebebidir. Bu bağlamda Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Peygambere itaat edin ki size merhamet edilsin”. Bu itaat, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Sünnetine uymakla gerçekleşir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “De ki: ‘Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder’”.

Ümmetin âlimleri ve fakihleri görüş birliğiyle Sünnet-i Seniyye’nin delil olduğunu ve Allah’ın Kitabı’ndan sonra yasamanın ikinci kaynağı olduğunu söylemişler. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah sana Kitap ve hikmet indirmiş, sana bilmediğini öğretmiştir. Allah’ın sana olan nimeti ne büyüktür.” Yine de Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Siz evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah en gizli şeyi bilendir, hakkıyla haberdardır”. Sünnet, Peygamberimizin sözleri, fiilleri ve onaylarıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! And olsun ki, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok anan kimseler için Resûlullah en güzel örnektir”. Gerçekten Hz. Peygamber onun tüm hayat işlerinde bizim için en güzel örnektir. Abdullah b. Amr (radıyallâhu anhu) da şu Hadis-i Şerif’i nakleder: Ben, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den duyduğum her şeyi yanımda bulundurmak için yazıyordum. Nihâyet Kureyş Muhacirleri beni bu işten sakındırarak, “Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den duyduğun her şeyi yazıyorsun, oysa Peygamberimiz de bir beşerdir; öfke veya sevinç hâlinde bir şey söyleyebilir” dediler. Bu nedenle Resûlullah’ın hadislerini yazmaktan sakınarak, olayı Peygamberimize aktardım. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi ağzına işaret ederek, “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, buradan haktan başka bir şey çıkmaz” buyurdu.

Yasama kaynağı ilk olarak hidayet rehberimiz olan Kur’an-ı Kerim’dir. İkincisi ise Resûlullah Efendimiz’in Sünnet-i Seniyyesi’dir. Halbuki Sünnet, Kur’ân’ı açıklayıp bize teferruatı bildirir, çünkü Resûlullah Allah’ın muradını en çok bilen insandır. Resûlullah’ın verdiği hüküm Allah’ın hükmü gibidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur”, başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Hayır; Rabb’ine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar”. Yine de Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar; halbuki onu, Resûl’e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi”.  Allah Teâlâ peygamberin emrine aykırı hareket etmemizi uyararak şöyle buyurur: “O’nun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belanın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar”.

Peygamber’in Sünnet-i Seniyyesi, Kur’an-ı Kerîm’de mücmel hükümlerin çoğunu ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır. Kur’an’da namaz ve zekât emri genel olarak geldi. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Namazı kılın ve zekâtı verin”. Sünnetin açıklaması olmasaydı, namaz, zekât, oruç ve hac gibi İslam şartlarını nasıl yerine getirebilirdik. Resûlallah namazın nasıl kılındığını ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır. Resûlullah buyurdu ki: “Beni nasıl namaz kılar gördüyseniz öyle namaz kılın”, başka bir hadiste de şöyle buyurdu: “Namaz kılacağında tekbîr getir, sonra Kur’ân’dan kolayına geleni oku, sonra rükû’ü rahat bir biçimde yerine getir, sonra kalk dimdik dur, sonra secdeleri uygun biçimde yerine getir, sonra kalk oturumu dimdik yap ve namazının tüm rekâtlarını böylece yap”. Zekâtın nelerde farz olduğunu ve zekâtın miktarını Sünnet açıklamıştır. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “(Hac) ibadetlerinizi benden öğrenin”. İmrân b. Husayn’ın (radıyallahu anh) yanına bir adam gelip dedi ki: Kur’an’ı bırakıp okumakta olduğunuz bu hadisler nedir? İmrân ona: “Sadece Kur’an ile yetinseydin öğle, ikindi ve akşam namazlarının ne vakit ve kaç rekât kılındığını ve Arafe’de vakfe ve cemreleri taşlamanın nasıl yapıldığını nereden bilecektin” dedi.

Peygamber’in Sünneti; Kur’an-ı Kerîm’in mücmelini ayrıntılı açıkladığı gibi Kur’an’da mutlak olarak gelen hükümleri muayyen bir şey ile sınırlandırmıştır. Örnek olarak; vasiyetin üçte birden fazla miktarda yapılmasıyla sınırlanıp miras alana da vasiyet olmadığı belirlenmiştir. Bir seferinde Hz. Peygamber, Mekke’de hasta olan Sa’d b. Ebî Vakkâs’ı ziyarete gitti. Sa’d b. Ebî Vakkâs, Hz. Peygamber’e şöyle dedi: “Malımın tamamını vasiyet edeyim mi?” Hz. Peygamber, “Hayır” cevabını verdi. Sa’d b. Ebî Vakkâs, “Yarısını (vasiyet edeyim mi)?” diye yeniden sordu. Hz. Peygamber yine, “Hayır” cevabını verdi. Sa’d b. Ebî Vakkâs bu kez, “Üçte birini (vasiyet edeyim mi)?” diye son kez sordu. Hz. Peygamber bu soru üzerine, “Üçte bir bile çoktur. Senin vârislerini zengin bırakman, onları fakir ve insanlara el açar bir hâlde bırakmandan daha hayırlıdır” buyurdu. Başka bir hadiste Resûlullah şöyle buyurdu: “Miras alana vasiyet yoktur”. Yine de Sünnet; bir kız ile hala veya teyzesinin aynı nikah altında birleştirilmesi yasak olduğunu belirtmiştir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bir kadınla halası veya teyzesi aynı anda nikahlı tutulamaz“.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son peygamber Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun. 

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Sünnet’in dindeki konumunu ve delil olmasını vurguladığımız gibi -aynı zamanda- ibadetlerin sünnetleri ile alışkanlıklar arasında apaçık bir fark olduğunu belirliyoruz. Halbuki giyim, seyahat araçları ve insanların geleneklerine bağlı olan diğer şeyler gibi bu alışkanlıklar zaman ve mekâna göre değişir. Her dönemin önceki dönemden farklı gelenekleri vardır. Bu yüzden, peygamberi örnek almak bahanesiyle insanların seyahat, kıyafet veya yiyecek konusunda belirli bir alışkanlığa bağlanmaları gerektiğini söylemek mantıklı değildir. Dolayısıyla gelenekler, şeriatın sabit hükümlerine aykırı olmadığı sürece dönem ve çevreye göre değişir. İmam Şafi’nin erkeklerin de başörtüsü takması mertliğin gereklerinden olduğunu sayması ise, onun zamanı ve çevresinin şartlarına uygun idi. Bugün ise bunda hiçbir sorun yoktur, çünkü gelenek ve zevk bunu reddetmiyor.

Sünnetin düşmanlarının iki tür olduğunu vurguluyoruz. Birinci tür: kendi özel amaçlarına göre metinleri tevil eden, dinin tacirleridir. Bunlar dini tahrif edip kan döküyor, din adını kullanarak tahrip yapıyor ve güzel iş yaptıklarını sanıyorlar. Din bunlarla hiçbir ilişkisi yoktur. Bunlar her şeyde aşırı oluyorlar. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Sözde ve işte ince eleyip sık dokuyan, haddi aşan kimseler helâk oldular” buyurdu ve bu sözü üç defa tekrarladı. Hz. Ömer b. Hattâb dedi ki Resûlullah şöyle buyurdu: “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, ağzı güzel laf yapan, söz söylemeyi çok iyi bilen münafıklardır”.

İkinci tür ise: ilim talep etmeyen cahil kimselerdir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bunların tehlikesine karşı uyararak şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ ilmi insanların hafızalarından silip unutturmak suretiyle değil, fakat âlimleri öldürüp ortadan kaldırmak suretiyle alır. Neticede ortada hiçbir âlim bırakmaz. İnsanlar bir kısım cahilleri kendilerine lider edinirler. Onlara birtakım meseleler sorulur; onlar da bilmedikleri halde fetva verirler. Neticede hem kendileri sapıklığa düşer hem de insanları saptırırlar“. Bu yüzden Sünnetin, dinin müsamahasını ve İslam’ın ortalığı ve itidalini uygulamayan her kimseyle hiçbir alakası yoktur. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu aşırılığa karşı uyararak şöyle buyurdu: “İleride sizden bir adam koltuğuna yaslanmış olarak benden bir Hadis okuyacak sonra şöyle diyecektir: ‘Bizimle sizin aranızda Allah’ın Kitabı vardır. Onda helâl bulduğunuzu helâl kabul ederiz, haram bulduğumuzu da haram kabul ederiz.’ Dikkat ediniz! Allah’ın Resûl’ünün haram kılması, Allah’ın haram kılması gibidir”.

Aşırı ve ihmal; İslam’ın vasatlığı ve yönteminden uzak ve Peygamberimizin Sünnetine büyük bir haksızlıktır. Sünnet; Kur’an’ın genel amaçları ile tamamen tutarlıdır. Sünnetin amaçlarını anlayınca, şüphesiz adalet, merhamet, kolaylık ve insanlık dolu olan gerçek dinimizin genel amaçlarını da anlarız. Eski ve yeni ilim adamları, bu büyük amaçlara ulaştıran her şeyin İslam’ın özünden olduğunu ve büyük amaçlara aykırı olan her şeyin de İslam’a da aykırı olduğunu vurgulamışlar.

Dolayısıyla uzman bilim adamlarının dalalet ve sapıklık sahiplerinin sapmalarını doğrultmaları gerekir.  Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Bu ilmi her nesilden adil olanlar taşırlar. Haddi aşanların değiştirmelerine müsaade etmezler, cahillerin tevillerini reddederler ve aşırıcıların kötü niyetlerini defederler”.

Sünnet’i, onun amaçları aracılığıyla acilen anlamamız gerekir. Yoksa boyutlarını ve amaçlarını anlamadan metinlere dıştan baktığımızda donup dururuz. Bunu gerçekleştirmemiz için sünnetin çağdaş amaçlarını çağa ve onun gelişmelerine ayak uyduracak bir şekilde okumalıyız. İşte, Sünnetin çağırdığı yenileme budur. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Şüphesiz Allah, her yüzyılın başında bu ümmet için dinini yenileyecek birini gönderir.”

Ey Allah’ım! bizi Kurân-ı Kerîm’i ve Peygamberimizin Sünnetini anlamaya muvaffak eyle! Bize faydalı olanı öğrenmeyi ve öğrendiğimizin faydasını görmeyi nasip et! Ey Rabbimiz! Ülkemizi ve tüm alem-i İslam’ı sen koru!

* * *

Kur’an-ı Kerim’de Ahlaki Değerlerin Önemi

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا

 “Doğrusu bu Kurân en doğru yola götürür ve yararlı iş yapan müminlere büyük ecir olduğunu müjdeler”. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Şüphesiz ki Kur’an-ı Kerim’in büyüklük yönleri hiç sayılmaz. Kur’an-ı Kerim Allah’ın güçlü ipi, hikmet dolu mesajı, apaçık nuru ve doğru yoludur. Onu geçmişte ve gelecekte batıl kılacak yok, onun ilmine âlimler doymaz ve onun mucizeleri hiç bitmez. Kur’an’a göre konuşan doğru konuşur, ona göre çalışan ecir alır, ona göre hüküm veren adaletli olur ve onun için çağıran da doğru yola erişir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sana her şeyi açıklayan ve Müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, rahmet ve müjde olarak Kuran’ı indirdik”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık”.

Kur’an-ı Kerim’in büyüklük yönlerinden biri; insanın davranışlarını düzenleyen değerler, ilkeler ve kurallar aracılığıyla bireylerin ve ulusların hayatında ahlaki yapıya önem vermesidir. Bu değerler birbirine bağlı bir toplumun temelini atar. Bu toplumda temiz ruhlar ve duru kalpler vardır ki sahipleri kendi aralarında dürüstlük, doğruluk, merhamet ve adalete göre davranırlar. Ahlaki toplumda her biri insanlar arasında farklılık hikmetine ve barış içinde bir arada yaşamaya inanır, diğerine saygı gösterir ve dünyayı din yoluyla geliştirmek için gayret eder. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey insanlar! Doğrusu ‘Biz’ sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah bilendir, haberdardır”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Rabbin dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, onlar ihtilafa devam edeceklerdir” ve yine de Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O’dur”.

Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini düşünen kişi, Kur’an’ın çağırdığı ahlaki değerlerin, vazgeçilecek bir eğlence olmayıp zamanın değişmesi ile değişmeyen sabit olduğunu bilir. Bu ahlaki değerlerin Peygamber’in kendi hayatında uyguladığı, teşvik ettiği ve çağırdığı bir hayat yöntemi olması büyük önemine kanıt olarak yeterlidir. Müminlerin annesi Hz. Aişe’nin (radıyallahu anha) kendisine Hz. Peygamber’in ahlakını sorduklarında Peygamber’in çeşitli ahlaklarını saymayıp onun ahlakı Kur’an olduğunu cevap vermekle yetindi. Sa’d b. Hişam rivayet ettiğine göre, “Ve şüphe yok ki sen çok büyük bir ahlâka sahipsin” ayeti ile ilgili olarak, “Ey Müminlerin annesi bana, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlakından bahset” dedim. O da: “Sen, Kur’an okumuyor musun?” dedi. Ben de: “Evet” dedim. O da: “Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlakı Kur’an idi” dedi. Hz. Aişe’nin bu şekilde cevap vermesi; içindeki inançlar, yasalar, ibadetler ve işlemlerle Kur’an’ın aslında insanın ahlaki bir yapıya sahip olmasına güçlü bir çağrı olduğunu vurgular ve Peygamber’in tüm hayat işlerinde ideal bir örnek olduğunu gösterir.

İnsanın insanlığına saygı duymak ve haysiyetini korumak kesinlikle önemli değerlerdendir. Kur’an’da Yüce Allah iman eden kişinin alay etme, küçümseme, kötü zan gibi insanların duygularına zarar verecek her şeyden uzak durmasını emreder. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın; birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın; inandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir addır. Tevbe etmeyenler, işte onlar zalimlerdir”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin; hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz; Allah’tan sakının, şüphesiz Allah tevbeleri daima kabul edendir, acıyandır”. Kur’an-ı Kerim kalbin temiz ve tüm kötülüklerden korunmuş olmasını ve başkaları hakkında kötü zanda bulunmaktan sakınmayı emreder. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onu işittiğiniz zaman, erkek kadın müminlerin, kendiliklerinden hüsnü zanda bulunup da: ‘Bu apaçık bir iftiradır’ demeleri gerekmez miydi?”.

Kur’an-ı Kerim’in sağlamlaştırmak istediği değerlerden de: iş birliği, dayanışma ve merhamettir. Kur’an-ı Kerim; tüm gruplarıyla toplumun iyilik ve takva üzerine yardımlaşmasını emreder. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İyilik ve Allah’a karşı gelmekten sakınma üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın”. Toplumun çocukları arasındaki yardımlaşma devletin güç etkenlerinden biri olup herkes için sosyal güvenliği gerçekleştirir. Her insanın sağlamaya ve karşılamaya çalıştığı ihtiyaçları vardır. Toplumda dayanışma ruhu yayıldığı zaman insan bu ihtiyaçlar konusunda içi rahat ve mutmain olur. O da elinden geldiğince topluma yardım etmeye çalışır. Şair demiş ki: “Arap olsun acem olsun insanlar birdir, farkında olmasalar da birbirlerine hizmet ederler”.

Peygamber Efendimiz birçok hadiste yardımlaşma değerine yöneltmiştir. Hadis-i şerifte şöyle buyurdu: “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” Başka bir hadiste de Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin kıyamet gününde ayıp ve kusurunu örter.”

Düşünmek ve akıl yürütmek önemli değerlerdendir. Cenâb-ı Hak, kullarının göklerdeki ve yerdeki sınırsız hükümranlık ve nizam hakkında düşünmelerini emredip düşünen kullarını da övmüştür. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Göklerin ve yerin hükümranlığına bakmadılar mı?”. Yüce Allah bizim için derin düşünme ve tefekkür etme kapılarını açmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yükselten, Allah’tır”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “De ki: ‘Söyleyin: Eğer Allah gündüzü üzerinize kıyamete kadar uzatsaydı, Allah’tan başka hangi tanrı, içinde istirahat edeceğiniz geceyi size getirebilir? Görmez misiniz?’”. Yüce Allah kendi nefislerimizin yaratılış incelikleri hakkında düşünmemizi emrederek şöyle buyurur: “Onlar, kendi nefisleri hakkında hiç düşünmediler mi?”. Yine de Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefislerinizde de öyle. Görmüyor musunuz?”.

Böylece Kur’an-ı Kerim insana fayda sağlayan her şey hakkında düşünme kapısını açar ve bu düşünme Sahabeler ve Tabilerin öğrendiği bir ibadettir. Ebû’d-Derdâ (radıyallahu anh) “Bir saat tefekkür etmek bir gece namaz kılmaktan daha iyidir” dedi. Vehb b. Münebbih de “İnsan düşündükçe anlar, anladıkça da bilir ve bildikçe kesinlikle çalışır” dedi.

Başkalarına saygı ve diyalog kurma değeri, Kur’ân’ın ayetlerinin birçoğunda insanların hayatında önemli olduğu gösterildi. Diyalog, Allah’ın peygamberlerin Risâletleri tebliğ etmelerinde bir yöntem olarak belirlediği bir üsluptur.  Halbuki İslam, inanç özgürlüğüne inanan bir dindir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Dinde zorlama yoktur; Artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır”. Allah’ın peygamberi Nuh (aleyhisselam), uzun müddet halkına davet ederken onlara şöyle diyordu: “Ey milletim! Rabbimin katından bir delilim bulunsa ve bana yine katından bir rahmet vermiş de bunlar sizden gizlenmiş olsa, söyleyin bana, hoşlanmadığınız halde zorla sizi bunlara mecbur mu ederiz?”.

Hz. İbrahim’in (aleyhisselam) zorba kral ile rasyonel diyalog çerçevesinde tartışması, Kur’an-i Kerim’de şöyle tasvir edilir: Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah kendisine mülk verdi diye İbrahim ile Rabbi hakkında tartışanı görmedin mi? İbrahim: ‘Rabbim, dirilten ve öldürendir’ demişti. ‘Ben de diriltir ve öldürürüm’ dedi; İbrahim, ‘Şüphesiz Allah güneşi doğudan getiriyor, sen de batıdan getirsene’ dedi. İnkâr eden şaşırıp kaldı. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez”. Hz. Musa (aleyhisselam) da Firavun ile olan tartışmasında aynı yönteme göre hareket etti.  Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Firavun, ‘Âlemlerin Rabbi de nedir?’ dedi. Mûsâ, ‘O, göklerin ve yerin ve her ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir. Eğer gerçekten inanırsanız bu böyledir’ dedi. Firavun, etrafındakilere ‘dinlemez misiniz?’ dedi. Mûsâ, ‘O, sizin de Rabbiniz, geçmiş atalarınızın da Rabbidir’ dedi. Firavun, ‘Bu size gönderilen peygamberiniz, şüphesiz delidir’ dedi. Mûsâ, ‘O, doğunun da batının da ve ikisi arasındaki her şeyin de Rabbidir. Eğer düşünüyorsanız bu, böyledir’ dedi. Firavun, ‘Eğer benden başka bir ilâh edinirsen, andolsun seni zindana atılanlardan ederim’ dedi.”

Kur’an-ı Kerim’in diyalogun değerini yerleştirmesinde, insani gelişmeye bir davet vardır. Diyalog; tek taraflılık, ırkçılık ve kibirliliği reddetmeye ve rengi, dini ya da ırkı ne olursa olsun başka insana saygı göstermeye çağırır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “And olsun ki, biz Âdemoğullarını onurlandırdık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey İnsanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’ın ve akrabanın haklarına riayetsizlikten de sakının. Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir”.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman kardeşlerim!

Kur’an-ı Kerim’in çağırdığı ahlaki değerlerden, nefse hâkim olmak ve öfkeyi yutmaktır. Bilindiği gibi, insan bu hayatta kendi öfkesini kışkırtabilecek bazı durumlara veya olaylara maruz kalabilir. Şüphesiz ki insanın nefsi gördükleri ve duyduklarından etkilenir. Kur’an metinleri nefse hâkim olmaya ve öfkeyi yutmaya çağırmak için geldi. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Rabbinizin bağışına, genişliği gökler ve yer kadar olan ve takvâ sahipleri için hazırlanmış bulunan cennete koşun. O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever”. başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İçinizde lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere, vermemek için yemin etmesinler, affetsinler, geçsinler. Allah’ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız? Allah bağışlayandır, merhametli olandır”. Yine başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İyilik ve fenalık bir değildir. Ey inanan kişi: Sen, fenalığı en güzel şekilde sav; o zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olduğunu görürsün”. Ve yine de Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah’a aittir”.

Önemli değerlerden biri de insanların aralarını bulmaktır. İnsanları barıştırmayı emreden ve barışçı insanlara büyük bir ecirle müjdeleyen çok ayetler vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ancak sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı ve insanların arasını düzeltmeyi gözeten kimseler müstesna, onların gizli toplantılarının çoğunda hayır yoktur. Bunları, Allah’ın rızasını kazanmak için yapana büyük ecir vereceğiz”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Vasiyet edenin yanılacağından veya günaha gireceğinden endişe duyan kimse, ilgililerin arasını düzeltirse ona günah yoktur. Allah şüphesiz bağışlar ve merhamet eder”. Yine başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sana yetimleri sorarlar, de ki: ‘Onların işlerini düzeltmek hayırlıdır’. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah düzeltenden bozanı ayırt etmesini bilir. Allah dileseydi sizi zora sokardı. Allah şüphesiz güçlüdür, Hakim’dir”. Cenab-i Hak, insanların aralarını bozanlara şiddetli bir şekilde uyararak şöyle buyurur: “Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah’ı şahit tutan, işbaşına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez. Ona: “Allah’tan kork” denilince, gururu kendisine günah işletir, artık ona cehennem yetişir, ne kötü yataktır!”.

Ecdadımızın ulaştığı medeniyete ve ilerlemeye ulaşabilmemiz için Yüce Allah’ın Kitabı’nın çağırdığı ahlaki değerlere tutunmaya ihtiyacımız vardır. Şair Ahmed Şevkı şöyle demiş: “Milletler, ahlakı olduğu müddetçe yaşar, eğer ahlakı giderse onlar da yok olup gider”.

Ey Allah’ım! bizi en güzel ahlâklara yönlendir, Sen’den başkası yönlendiremez, bizi kötü ahlaklardan uzaklaştır, Sen’den başkası uzaklaştıramaz! Ülkemizi, halkını, ordusunu ve polisini de tüm kötülüklerden koru! Bize ve tüm âleme güven ve huzur ver!

Dualarımızın sonu da «El-hamdülillahi Rabbi’l-âlemin»dir.

* * *

İman Semereleri

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الأَنْهَارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ

 “İman edip iyi ve faydalı işler yapanlara gelince; Rableri onları imanları sayesinde doğru yola iletir, altlarından nehirler akan nimetlerle dolu cennetlere eriştirir”. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Yüce Allah’ın kullarına olan lütfundan, insanın yaptığı sâlih amellerin hoş bir semeresi olmasıdır. Birey ve toplum üzerinde iyi etkileri olan en önemli amellerden Allah’a iman etmektir. Peygamber Efendimiz, müminin kalbinde gerçekleşmesi gereken imanın gerçeğini belirtmiştir. Halbuki Cebrâil -aleyhisselâm- Resûlullah’a iman hakkında sorduğunda, Resûlallah “Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanman, bir de kadere, hayrına şerrine inanmandır” buyurdu. Bunun üzerine, Hz. Cebrâil: “Doğru söyledin” dedi. İman sadece dille söylenecek bir söz değil, ancak kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve gereğince amel etmektir. İman kalbe yerleşen ve amellerin doğruladığı şeydir. Bu iman ancak Allah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak yoluyla elde edilir.

İmam el-Hasen el-Basri’ye “Sen mümin misin?” diye sorulduğunda, şöyle cevap vermiş: İman iki türlüdür. Eğer sen bana Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, cennete, cehenneme, öldükten sonra dirilişe ve hesaba imanı soruyor isen, ben bunlara iman eden bir kimseyim. Yok eğer Yüce Allah’ın: “Müminler ancak, o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, ayetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır. Ve Rablerine güvenirler; namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarf ederler. İşte onlar gerçek müminlerin ta kendileridir” buyurması hakkında soruyorsan, Allah’a yemin ederim ki, ben onlardan mıyım, değil miyim? Bilemiyorum.

Gerçek iman, eğer kalbin derinliklerine dokunursa ve nefse hâkim olursa şüphesiz onun güçlü etkisi ruh ve zihne, bireye ve topluma yansır. İmanın başka semerelerinden biri, güzel ahlakı miras bırakmasıdır. Çünkü iman ve güven birbirinden ayrılmayan ikizdir. Bu bağlamda Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Eminliği olmayanın imanı yok, ahdi olmayanın da dini yoktur”. İman ve haya da iki dosttur.  Resûlullah şöyle buyurdu: “İman ve haya birbirinden ayrılmayan iki dosttur. Biri gidince diğeri de peşinden gider”. İman ve doğruluk karşılıklı olarak birbirine bağlıdır. Safvan İbnu Süleym (radıyallahu anh) şöyle anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü! mü’min korkak olur mu?” diye sordular, “Evet!” buyurdu. “Peki cimri olur mu?” dediler, yine: “Evet!” buyurdu. Onlar yine: “Peki yalancı olur mu?” diye sorduklarında, bu sefer: “Hayır!” buyurdu. Bazı alimler imanı doğruluk diye tanımlayıp şöyle demişler: “Gerçek iman, doğruluğun sana zarar verebileceğini bilmene rağmen doğru söylemen veya yalanın sana yararlı olacağını bilmene rağmen yalan söylememen demektir”. Yüce ahlak görürsen bil ki gerçek imanın bir semeresidir. Mümin sadece ıslah edip bozmayan ve inşa edip yıkmayan güzel sözlerle konuşur. Çünkü dinimiz ahlak, ıslah, inşa ve geliştirme dinidir. Bu sebeple kim ahlakta senden daha üstün olursa, dinde de senden daha üstün olur.

İmanın semereleri arasında huzur ve güven hissetmektir. Eğer iman insan ruhuna hâkim olursa, o zaman bu ruh huzur ve rıza ile dolu olur ve dünyada ve ahirette mutlu olur. Gerçek mümin kendi hakkında yazılmamış olan şey onun başına gelmeyeceğini ve ona takdir edilen de onu atlayıp başkalarına gitmeyeceğini iyi bilir. Bu durum onun sevinç için şükretmesine ve zarar için sabretmesine neden olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’a kim inanırsa onun gönlünü doğruya yöneltir”.  Hz. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Mü’minin durumu hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur”.

İman; mümini büyük günahları işlemekten korur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Zina eden kimse, zina ettiği sırada mü’min olduğu halde zina edemez; Hırsızlık eden kişi de hırsızlık yaparken mü’min olduğu halde hırsızlık yapamaz. İçki içen içki içerken mü’min olduğu halde içemez. O bu günahları işledikten sonra tevbe (kapısı) hala önündedir”. Gerçek iman eden; alay etme ve kötü düşünme gibi insanların duygularına zarar veren her şeyden uzak durur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın; birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın, inandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir isimdir. Tevbe etmeyenler, işte onlar zalimlerdir”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin, hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz; Allah’tan sakının, şüphesiz Allah tevbeleri daima kabul edendir, acıyandır”. Şüphesiz ki iman insanın iyi niyetli olmasına alıştırır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onu işittiğiniz zaman, erkek kadın müminlerin, kendiliklerinden hüsnü zanda bulunup da: “Bu apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?”.

İmanın semerelerinden de Yüce Allah’ın destek, yardım ve beraberliğini kazanmaktır.  Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah inananlarla beraberdir.” İşte bu ayetteki beraberlik Allah’ın yardımı ve desteği demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sabit kılar” başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Doğrusu Biz, peygamberlerimize ve inananlara dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz”. Yine başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “inananlara yardım etmek bize hak olmuştu”. Yine de Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Bu söz onların imanını artırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler. Bundan dolayı Allah’tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah’ın rızasına uydular. Allah, büyük lütuf sahibidir”.

İmanın başka semerelerinden Allah’ın kulların gönüllerine müminin sevgisini yerleştirmesidir. Böylece gerçek müminin yumuşak huylu ve aşina göründüğünü görürüz. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnanıp sâlih ameller işleyenler için Rahman olan Allah, gönüllere bir sevgi koyacaktır”. Allah’a sadık ve iman eden bir kalple yaklaşan insan, Allah insanların kalbinde ona karşı bir sevgi uyandırır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Allah Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cebrâil’e: “Ben filanı seviyorum onu sen de sev!” diye emreder. Cebrâil onu sever ve sonra gök halkına: Allah filanı seviyor, onu siz de seviniz, diye seslenir. Gök halkı da o kimseyi sever, sonra yeryüzündekilerin kalbinde o kimseye karşı bir sevgi uyanır.

Kutsi hadiste Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur” dedi: Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, onu mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum.

İman, sıkıntıların ve kederlerin giderilmesine bir vesiledir. Hz. Peygamber, ashabına: ‘Size bir şey haber vereyim mi? Sizden birine bir sıkıntı veya dünya musibetlerinden bir musibet isabet ettiği zaman, bu dua ile dua ettiği zaman o sıkıntı ve imtihan ondan giderilir’ demiş. Kendisine ‘evet haber ver’ denilmiş, bunun üzerine; ‘Hz. Yûnus’un; Allah’ım! Senden başka ilâh yoktur, Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum, şeklinde yaptığı duadır, buyurmuştur. Daha sonra Allah Teâlâ’nın şu buyurmasını okumuştur: “Biz de ona cevap verip, onu üzüntüden kurtarmıştık. İnananları böyle kurtarırız”.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman kardeşlerim!

İmanın toplumsal güven ve huzur sağlaması, en azametli semerelerden biridir. Kalbi imanla dolu gerçek mümin her zaman güven, huzur ve istikrar kaynağıdır ki insanlar ona kendi ruhları ve malları konusunda güvenirler. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Müslüman elinden ve dilinden Müslümanların emin olduğu kişidir. Mü’min ise insanların malları ve ırzları hususunda güvendikleri kişidir”. Müslüman olmasalar bile güven içinde olan insanları korkutmak veya onlara saldırmak müminin hiç ahlakından değildir. Bu hususta Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim bir zimmîyi haksız yere öldürürse o kimse Cennet kokusu kokamaz. Halbuki Cennet kokusu kırk yıllık mesafede bulunur”.

Peygamber Efendimiz, komşusuna zarar veren ya da komşusunun aç olduğunu bildiği halde tok yatan herkesin imanı tam olmadığını söyledi. Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Vallahi iman etmez, Vallahi İman etmez, Vallahi iman etmez”. Bunun üzerine dediler ki: Bu kimdir Ya Resûlallah? Resûlallah şöyle buyurdu: Yapacağı fenalıklardan komşusu güven içinde olmayan kimse!” buyurdu. Başka bir hadiste Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Yanı başındaki komşusunun aç olduğunu bildiği halde tok yatan, bana iman etmiş olmaz”. Gerçek iman, mümini iyilikleri yapmaya ve başkalarına yardım etmeye sevk eder ve müminin tüm insanlarla ve hayvanlarla hatta cansız varlıklarla olan davranışında belli olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz”.

Bu hususta da şair şöyle der:

Eğer iman kaybolursa, din yaşamamış kişi ne huzur ne hayat bulur.

Dinsiz bir hayata razı olan, onun hayatının varlığı ile yokluğu birdir.

İmanın en yüce semerelerinden de ahirette Allah’ın müminler için hazırladığı büyük ecir ve mükâfattır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnananlar ve yararlı iş yapanları, imanlarına karşılık Rableri doğru yola eriştirir; nimet cennetlerinde onların altlarından ırmaklar akar”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnananlar ve yararlı işler yapanlara, kendilerine altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Onlara buranın bir ürünü rızık olarak verildiğinde, ‘Bu daha önce de rızıklandığımızdır’ derler. Bunlar, söylediklerinin benzerleri olarak sunulmuştur. Onlara orada tertemiz eşler vardır ve orada temelli kalırlar”. Yine başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnanıp yararlı işler yapan kimseler cennetlik olanlardır, onlar da orada temellidirler”. Yine de Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Gerçek şu ki, iman edip iyi işler yapanlara gelince, elbette biz iyi iş yapanların ecrini zayi etmeyiz”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Muhakkak ki inanıp yararlı iş işleyenlerin konakları Firdevs cennetleridir. Orada ebedî kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler”.

Kutsi hadiste Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ, ‘Ben sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir insanın hayal edemediği nimetler hazırladım’ buyurdu.” Daha sonra Resûlullah şu ayeti okudu: “Müminlerin yaptıkları ibadet ve iyiliklere karşılık olarak onlara ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez”.

Bilelim ki imanı düşünce, söz ve fiil olarak gerçekleştirdiğimiz zaman merhamet, iş birliği, dürüstlük, tevazu, cömertlik ve iffet hâkim olacaktır.  Mümin olmamız için ilk olarak yalan, aldatma, ihanet, gıybet, dedikodu ve adaletsizlik gibi kötülüklerden uzak durmalıyız. Ayrıca ırzlar, canlar ve malların kutsallığını korumalı ve vatanın hakkını da vermeliyiz.

Ey Allah’ım! Bize imanı sevdir ve onu gönüllerimize güzel göster; inkarcılığı, yoldan çıkmayı ve baş kaldırmayı bize iğrenç göster! Bizi, hak yolda yürüyenlerden kıl! Ülkemizi ve tüm âlemi Sen koru!

Dualarımızın sonu da «El-hamdülillahi Rabbi’l-âlemin»dir.

* * *