:

Kibir, Büyük Taslamak ve Allah Yolundan Alıkoymak

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de: “Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri âyetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu görürlerse, hemen ona saparlar. Bu durum, onların âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarından ileri gelmektedirbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Muhakkak ki, kişi olsun ümmet olsun kibirlinin sonu dünyada ve ahirette de pek kötüdür.  İtaatsizlik eden ümmet ve memleketlerin helak edilmesi, Allah’ın önceden geçenler hakkındaki kanunudur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve “Bizden daha kuvvetli kim var?” dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah’ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim mucizelerimizi inkâr ediyorlardı. Bundan dolayı biz de onlara dünya hayatında zillet azâbını tattırmak için o uğursuz günlerde soğuk bir rüzgâr gönderdik. Ahiret azabı elbette daha çok rezil edicidir. Onlara yardım da edilmez” ve başka ayetlerde şöyle buyurur: “Rabbinin ve O’nun elçilerinin emrinden uzaklaşıp azmış nice memleketler vardır ki, biz onları çetin bir hesaba çekmiş ve onları görülmemiş azaba çarptırmışızdır. Böylece onlar da yaptıklarının karşılığını tatmışlar ve işlerinin sonu tam bir hüsran olmuştur”.

Kibir; Cenâb-ı Hak’ın itaatsizlik edildiği ilk günahtır, halbuki Allah Teâlâ meleklerin Hz. Âdem’e secde etmelerini emrettiğinde İblis hariç secde ettiler. Allah Teâlâ “Sonra da meleklere, Âdem’e secde edin! diye emrettik. İblis’in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı” buyurmuştur.

Kibirli insanlar dünyada simalarından tanındıkları gibi ahirette de yine simalarından tanınırlar. Allah Teâlâ: “Kıyamet gününde A’râf’takiler, simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek şöyle diyecekler: Gördünüz mü, o toplanıp bir araya gelmeniz ve büyüklük taslamanız size bir şey kazandırmadı” buyurmuştur. Bu yüzden İslam kibrin kötü sonucundan uyardı ve onu Allah merhametinden uzaklaşma kapılarından biri saydı. Allah Teâlâ kibir sahiplerine elem verici bir azap hazırladı. Allah Teâlâ “Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremiyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!” buyurdu ve başka ayette şöyle de buyurdu: “Kıyamet gününde Allah hakkında yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Kibirlenenlerin kalacağı yer cehennemde değil midir?”. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Cennet ile cehennem münakaşa ettiler. Cehennem: – Bende zorbalar ve kibirliler var, dedi. Cennet: – Bende yalnız zayıflar ve yoksullar var, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ onların çekişmesini şöyle halletti: – Ey cennet! Sen benim rahmetimsin, dilediğime seninle merhamet ederim. Ey cehennem! Sen de benim azâbımsın. Dilediğime seninle azâb ederim. Ben her ikinizi de dolduracağım.” Ve başka bir hadiste Efendimiz şöyle buyurdu: “Size cehennemliklerin kimler olduğunu söyleyeyim mi? Katı kalpli, kaba, cimri ve kibirli kimselerdir”.

Şüphesiz ki kibir; hasta kalplere yerleşir, zira bazen insan az şeye sahip olmasına rağmen kibirli olabilir. Bazen de insan zengin olmasına rağmen mütevazı olabilir. Bu bağlamda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

– “Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez”. Sahâbînin biri:

– İnsan elbise ve ayakkabısının güzel olmasını arzu eder, deyince Resûlullah:

– “Allah güzeldir, güzeli sever. Kibir ise hakkı kabul etmemek ve insanları küçümsemektir” buyurdu. Kibir hem ruhu hem de toplumu yok eden en ciddi sosyal ve psikolojik hastalıklardan biridir, kibir sahibi kendini beğenmiş ve diğerlere büyüklük taslar. Allah Teâlâ buyurdu ki “Onların kalplerinde, asla yetişemeyecekleri bir büyüklük hevesinden başka bir şey yoktur”.

Kibir, kalbe yerleşmesine rağmen, davranışlarda da belirtileri vardır. Bu belirtilerden büyüklük gururunu göstermektir: Allah Teâlâ “Böylesine “Allah’tan kork!” denilince benlik ve gurur kendisini günaha sevk eder” buyurmuştur. Bu kibirli kişi büyüklük gururundan dolayı hakkı bile kabul etmeyerek kendisini helak edebilir. Allah Teâlâ “ona cehennem yeter. O ne kötü yerdir!” buyurdu.  Bazı insanlar Peygambere karşı kibirlenerek emrine uymayı kabul etmezler. Seleme İbni Ekva` radıyallahu anh’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Adamın biri Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında sol eliyle yemek yedi. Peygamberimiz ona: “Sağ elinle ye!” buyurdu. Adam: “Yiyemiyorum!” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdu ki: ″Yiyemez ol″. Onu böyle demeye kibri sevk etti. Bundan sonra elini ağzına kaldıramadı.

İnsanları küçümseyerek yüz çevirmek de kibir belirtilerindendir. Allah Teâlâ Lokman suresinde şöyle buyurdu: “Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zira Allah; kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez”.  Ve başka bir ayette “Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin” buyurmuştur.  Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Vaktiyle kendini beğenmiş bir adam güzel elbisesini giymiş, saçını taramış, çalım satarak yürüyordu. Allah Teâlâ onu yerin dibine geçiriverdi. O şahıs kıyamete kadar debelenerek yerin dibini boylamaya devam edecektir”. İşte bu hadise göre arabalar ve saraylarla gösteriş yapmak da elbiseyle gösterişli yürümek gibidir. Kibirli insanın belirtilerinden de yanına başkasının oturmasını istememek ve küçümseyerek fakirlerle birlikte oturmamaktır. İşte müşrikler de Selman, Suhayb ve Bilal gibi fakir sahabilerin yanında oturmayı kabul etmezlerdi. Kureyş büyükleri Resûlullah’a bunları yanımızdan kov, onlar bize cüret etmesinler dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, şu ayeti indirdi: “Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam O’na yalvaranları kovma!”.

Yine de kibir belirtilerinden fakirlerin davetine gitmek istemeyip zenginlerinkini tercih etmektir; Ebu Hureyre’den Resûlullah sallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Yemeklerin en fenası, davet edildiği zaman gelecek olan kimselerin çağırılmadığı, gelmeye pek arzulu olmayanların dâvet edildiği düğün yemekleridir. (Canı istemediği için) dâvete gitmeyen kimse, Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelmiş sayılır”.

Kibirli kişi; başkasını kendisinden düşük gördüğü insanlara selam vermez. Resûlullah büyük olsun küçük olsun yanından geçtiği herkese selam verirdi. Hadis-i şerife göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) çocukların yanından geçti ve onlara selam verdi.

Kibir belirtilerinden, düşmanlıkta haddi aşmak ve haksızlık yapmaktır. Şüphesiz Müslümanın din kardeşine üç günden fazla küs durması haramdır, zira bu davranış irtibatsızlığa ve fesada yol açar.  Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Müslümanın din kardeşine üç günden fazla küs durması helâl olmaz. Kim Müslüman kardeşini üç günden fazla terk eder ve o hal üzere ölürse cehenneme girer.” Ve diğer bir rivayette Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir Müslümanın, din kardeşini üç gün üç geceden fazla terk edip küs durması helâl değildir: İki Müslüman karşılaşırlar biri bir tarafa öteki öbür tarafa döner. Halbuki o ikisinin en iyisi önce selâm verendir“. Yine de başka bir hadis-i şerifte Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Dört huy vardır ki bunlar kimde bulunursa o kişi tam münâfık olur. Kimde de bu huylardan biri bulunursa, onu terk edinceye kadar o kişide münafıklıktan bir sıfat bulunmuş olur: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman ona ihanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Söz verince sözünden döner. Düşmanlıkta haddi aşar, haksızlık yapar“.

Gerçekten kibir; müşriklerin İslam’a girmeyi reddetmelerine bir sebep olmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Onlara: Allah’tan başka tanrı yoktur, denildiği zaman kibirle direnirlerdi”. Yine kibirden dolayı Yahudiler Peygamber Efendimizin hak peygamber olduğunu bildiklerine rağmen ona uymamışlar. Allah Teâlâ “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o kitaptaki peygamberi), öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir gurup bile bile gerçeği gizler” buyurmuştur. Yine de kibir sebebiyle; İsrail oğulları kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlayıp öldürmüşler. Allah Teâlâ buyurdu ki “Gönlünüzün arzulamadığı şeyleri söyleyen bir elçi geldikçe ona karşı büyüklük tasladınız. Peygamberlerden bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz”.

Kibir ve büyüklük taslamak; geçen ümmetlerin, peygamberleri yalanlamalarına sebep oldu. Hz. Nuh kavmi hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Gerçekten de günahlarını bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler”. Hz. Âd kavmi hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: Bizden daha kuvvetli kim var? dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah’ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi (mucizelerimizi) inkâr ediyorlardı”. Hz. Sâlih kavmi hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf görülen inananlara dediler ki: Siz Salih’in, Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? Onlar da Şüphesiz biz onunla ne gönderilmişse ona inananlarız, dediler. Büyüklük taslayanlar “Biz de sizin inandığınızı inkâr edenleriz” dediler”, Hz. Şuayb kavmi hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: “Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber inananları memleketimizden kesinlikle çıkaracağız veya dinimize döneceksiniz” (Şuayb): İstemesek de mi? dedi”. İşte böylece Allah’ın emrine karşı kibirlenen her milletin sonucu kötü olmuştu.

Bu çaresiz hastalığa yakalanmış olanlar; kalplerini tedavi etmeliler. İnsan kendi yaratılışını düşünmeli, halbuki Allah ilk başta insanı çamurdan yarattı. Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline getirdi. Sonra nutfeyi alaka yaptık. Peşinden, alakayı bir parçacık et haline soktu; bu parçacık eti kemiklere çevirdi, bu kemikleri etle kapladı. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdi. Dolayısıyla insan aslına bakıp büyüklük taslamamalıdır. Rivayete göre, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Dünyada kendini beğenip büyüklük taslayanlar kıyamet günü insan şeklinde zerrecikler gibi mahşer yerine çıkarılacaklar, her yönden zillet kendilerini kaplayacaktır”. Bu hususta Allah Teâlâ “İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir” buyurmuştur.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun. 

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Allah yolundan alıkoyan kişinin belirtilerinden de şunlardır: Dış görünüşe öncelik verip tavır ve davranışa bakmayan insanlarda sözler ve fiillerin çelişmesi ve ideallik ve barışçılık iddia edilmesidir. İslam’ın öğretilerine göre davranmayan ve dış görünüşten hüküm veren kişi nefrete çağırma ve Allah’ın yolundan alıkoymanın en önemli çizgilerinden biridir. Bunların hakkında Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “İçinizde nefret ettiren kimseler var”.

Dindar görünüşü olup haksızca insanların mallarını yiyen ve din sömürüsü yapanlar, din ticaretini de iyi bilirler. Bunlar topluma büyük tehlike oluşturuyorlar. Bu münafıkların amacı, ülkeyi ele geçirmek ve dış güçlerin güdümüne teslim etmektir. Terör örgütleri; gençlerin peşine düşer ve gençlerin dinî duygularını yalan hikâyelerle ve sahte vaatlerle sömürüyorlar.

Dindarlığı yalnız ibadet için sınırlayanlar; insanları tekfir etmeye ve silah taşımaya davet ediyorlar. İşte namaz kılan ve oruç da tutan Haricîler yeterince şeriatı anlamadıkları için insanlara karşı kılıçlarıyla çıktılar ve eğer ilim alsaydılar bunu yapmazlardı.  İslam; tüm anlamlarıyla merhamet dinidir. Dolayısıyla merhametten uzaklaştıran şey İslam’dan da uzaklaştırır. Önemli olan iyi söz değil iyi davranıştır. Derler ki “Bir adamın bin kişiye etkili olması, bin kişinin bir kişiye konuşmasından daha iyidir”. Yani gerçek dindarlık çok konuşmakla değil güzel ahlak ve iyi davranışlarla ölçülür.

Ey Allah’ım bize hakkı, hak olarak göster; ona uymayı nasip et. Bâtılı, bâtıl olarak göster; ondan kaçınmayı nasip et!

* * *

Öğrenen ve Öğretenin Ahlakı ve Görevi

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allah, sizden inananların ve ilim verilmiş olanların derecelerini yükseltir. Allah, yaptığınız her şeyden haberdardırbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Yeni bir eğitim-öğretim yılının daha eşiğindeyiz. Bu vesileyle yeni eğitim-öğretim yılının geleceğimizin teminatı olan evlatlarımıza, değerli öğretmenlerimize hayırlı olmasını Yüce Allah’tan niyaz ederiz. Hiç şüphesiz ki İslam bilime büyük bir önem vermiştir. İlim, gönül hayatı ve göz ışığıdır. Yüce dinimizin bilgiye ve bilgili insana ne kadar önem verdiği, bilgi sahibi dünyada ve ahirette de yüksek dereceli olduğu, bilgi sayesinde akraba irtibatı kurulduğu ve helal haram öğrenildiği herkesçe bilinen gerçeklerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Ancak akıl sahipleri öğüt alır”.

İslam’ın ilme verdiği önem ve teşvik, Kur’ân-ı Kerîm’in ilk indirilen ayetlerinde görülmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Yaratan Rabbinin ismi ile oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir. O, kalem ile (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmedikleri şeyleri öğretti”. Yüce Kitabımızın ilk nazil olan ayetinin “Oku” manasında olması bu hususu bizlere en açık şekilde beyan etmektedir. İnsanın kendisine faydalı ve zararlı olan şeyleri bilmesi, ancak ilim sayesinde mümkün olur.

İlmin ve ilim sahibi olanların büyük bir değeri vardır. İlim ve alimler olmasaydı insanlar yolu kaybederdi. İlim gerçeklerin göründüğü bir nurdur. Alimler; gökteki yıldızlar gibidir, insanlar hangisine sarılsa doğru yol bulurlar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sana Rabbinden indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, onu bilmeyen kör kimse gibi olur mu? Ancak akıl sahipleri ibret alırlar”. Bu ayette Allah Teâlâ sanki insanları bilen ve kör olmak üzere ikiye bölmüştür. Asıl körlük göz körlüğü değil bilgi eksikliğidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Gerçek şu ki, kör olan gözler değildir, kör olan göğüslerde olan kalplerdir”. Kur’an-ı Kerim ilme büyük değer verip Arapçada “kanıt” anlamına gelen “sultan” ifadesini kullanmıştır: Yüce Allah buyurdu ki: “Kendilerine gelmiş hiçbir kanıt (sultan) olmadığı halde Allah’ın ayetleri hakkında mücadele edenler gerek Allah yanında gerekse iman edenler yanında büyük bir nefretle karşılanır”.

Resûlullah (s.a.v) ilmin ve onu isteme değerini bize beyan ederek şöyle buyurdu: “Bir kimse, ilim elde etmek arzusuyla bir yola girerse, Allah o kişiyi cennetin yollarından birine sevk eder. Melekler yaptığından hoşnut oldukları için ilim öğrenmek isteyen kimsenin üzerine kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde bulunan her şey, hatta suyun altındaki balıklar bile âlim için Allah’a istiğfar ederler. Âlimin âbide üstünlüğü, dolunayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, mîras olarak altın ve gümüş bırakmazlar; onlar ilmi miras bırakırlar. Kim bu mîrâsı alırsa, büyük bir nasip almış olur”. Rivayet edildiğine göre Ebu Zer şöyle dedi: Resûlullah bana hitaben şöyle buyurdu: “Ey Ebu Zer! Allah’ın kitabından bir ayet öğrenmek için sabah erkenden kalkar isen, bu senin için bin rekât namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Yine (birileri tarafından) ister amel edilsin ister edilmesin, bir ilim dalını öğrenmek için sabah erken kalkar isen bu da senin için bin rekât namaz kılmaktan daha hayırlıdır”. Hz. Ali (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “İlim maldan hayırlıdır; ilim seni korur, malı ise sen korursun. Mal vermekle azalır ancak ilim öğretmekle çoğalır. İlim hâkimdir, mal mahkûmdur”.

İlmin hem öğrenci hem de öğretmen tarafından gösterilmesi gereken birçok ahlâk ve adabı vardır: En önemlisi: Allah’a karşı sadık olmaktır. Öğrenen ve öğretenin amacı Allah’ın rızasını kazanmak olmalı, insan şöhret arayışına girmemeli ve gösteriş yapmamalıdır. Peygamber Efendimiz ilimde büyüklük göstermekten uyardı da şöyle dedi: “Âlimlerle tartışıp övünmek veya cahillerle alay etmek için ya da halkın dikkatini kendine çekmek için ilim tahsil eden kişiyi Allah, cehennemine atacaktır”.

İlmin önemli ahlaklarından da tevazu (alçakgönüllülük): İmam Malik, Harun Reşid’e şöyle demiştir: “Bir ilim öğrendiğin zaman senin üzerinde eseri, sakinliği, simâsı, ağır başlılığı ve yumuşaklığı görünsün”. Bu yüzden de Hz. Ömer b. Hattab radıyallahu anh şöyle demiştir: “İlmi öğrenin. İlim için sakinliği ve ağırbaşlılığı da öğrenin”. Bilelim ki ilim ile kibir bir arada olmadığı gibi itaatsizlikle de gelmez, ancak arzu ile gelir ve Allah’a karşı gelmekten sakınmakla artar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’a karşı gelmekten sakının. Allah size gerekli olanı öğretir. Allah her şeyi bilmektedir”. Bu bağlamda da şöyle denilmiştir:

“Kim bildiğine amel ederse, Allah ona bilmediğini öğretir!”.

Amel; Allah’tan verilen ledünnî ilmin gerçekleşmesi için bir esastır. Yüce Allah Kehf suresinde sâlih kul hakkında şöyle buyurmuştur: “Derken, kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş, yine ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik”. Hz. Süleyman hakkında Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik”. Hz. Yahya hakkında da Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey Yahya! Kitab’a (Tevrat’a) var gücünle sarıl!” (dedik) ve henüz sabi iken ona (ilim ve) hikmet verdik. Tarafımızdan ona kalp yumuşaklığı ve temizlik de (verdik). O, çok sakınan bir kimse idi”. Yine bu konuda Yüce Allah meleklerin bilgi hususunda dediklerini şöyle aktarır: “Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur”.

Ağır başlı olmak da ilmin önemli ahlaklarındandır: halbuki ilmin ihtişamı ve saygınlığı vardır. İyi görünüme, temizlenme, koku sürme ve boş konuşmalardan uzak durma gibi şeylere önem verilmelidir.  Peygamber Efendimiz hadisi şerifinde şöyle buyurur: “Güzel hâl ve ölçülü hareket etmek Peygamber (s.a.v.)’in yirmi dört parçasından bir parçadır”.

Alim ile soru soran arasındaki ilişki doktor ile hasta arasındaki ilişki gibidir. Dolayısıyla ilim sahibi hoş bir şekilde davranmalı ve doğru yol göstermelidir. Muâviye İbni Hakem es-Sülemî radıyallahu anh şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in arkasında namaz kılarken cemâatten biri aksırdı. Ben de hemen “yerhamükellah” dedim. Cemaat bana dik dik bakmaya başladı. Bunun üzerine: Vay başıma gelenler! Yâhu bana niye öyle bakıyorsunuz? deyince de ellerini uyluklarına vurmaya başladılar. Onların beni susturmaya çalıştıklarını görünce kızdım; ama yine de sustum. Anam, babam Resûl-i Ekrem’e fedâ olsun. Ne ondan önce ne de ondan sonra kendisinden daha iyi bir öğretici görmedim. Vallahi beni ne azarladı ne dövdü ne de sövdü”.

İlim talebiyle ilgili yapılması gereken şeylerden de şunlardır:

İlim talebesinin âlimlere saygı göstermesi ve onları takdir etmesi gerekir. Âlimler ile başkaları arasındaki ihtilaf hususunda gönlünü geniş tutmalıdır.

Bu durumda hocaya karşı edepli olmak gerekir. Zira bu; kurtuluş, başarı, ilim elde etme ve muvaffak olma adresidir. Hocan senin yanında saygı gören, takdir ve lütuf gören bir makamda bulunsun. Hocana karşı; oturmanda, onunla konuşmanda, güzel soru sormanda, dinlemende, onun önünde kitap açmanda hep edebi gözetmelisin. Onun önünde sözü uzatmayı ve tartışmayı terk etmen gerekir. Şair Ahmet Şevkı şöyle dedi:

Öğretmene karşı edepli ol ve ona saygı göster

Öğretmen görev bakımından peygamber gibidir.

Hiç şüphesiz, bizim dinimizin işlerini düzelten bilimlere ihtiyacımız gibi dünyamızı düzeltecek bilimlere de ihtiyacımız vardır. Zaman çabuk geçtiği için bilimsel araştırma, yaratıcılık ve icatlara önem vermeliyiz. Mucit olamıyorsak en azından bizde yaratıcılık ruhu olmalı. İlme ve öğretime önem veren millet keşifler, buluşlar yapmış ve dünyada da bilimin önderi olmuştur. Uzak kalan milletler ise maalesef gerilemişler çöküntüye uğramışlar. Yine şairin biri şöyle der:

Öncekilerimiz gibi inşa ederiz ve yaptıkları gibi de yaparız.

Öğrenenin de öğretenin de toplumda etkili olması için yüce ahlaklı olup gereğince davranmalıdır. Bilim, iş ve ahlaklar arasında bağ kuran millet diğer milletler arasında gurur ve zafer içinde yaşar. Nerede ilim ve ahlak varsa, orada ilerleme ve refah olur.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

İslam; farklı alanlarda bilim ve bilimcilerin değerini yükseltmiştir.  Faydalı bilim; insanların din işlerine ya da dünyanın işlerine faydalı bütün bilimleri içerir. İşte bu yüzden Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu görürüz: “Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan korkar”. Ayetin başında bilimler hakkında da bahsedilmiştir, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Görmedin mi Allah gökten su indirdi. Onunla renkleri çeşit çeşit meyveler çıkardık. Dağlardan (geçen) beyaz, kırmızı, değişik renklerde ve simsiyah yollar (yaptık). İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır”. Ve başka bir ayette Allah Teâlâ: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” buyurmuştur.

Ayrıca faydalı ilim; şeriat ve dil, tıp, eczacılık, fizik, kimya, astronomi, mühendislik, enerji ve diğer alanlar gibi insanlara yararlı olan her şey demektir. Bilgi; ulusal ve icat edici kişiliğin temelidir. Bu hususta Allah Teâlâ “Eğer bilmiyorsanız zikir ehlinden sorunuz” buyurdu. Yani bilenlerden bilgi alın ve bilmediğinizi sorun. “Zikir” kelimesi genel olduğu için belirli bir bilim için değil tüm bilimler için kapsamlıdır. Hiç şüphesiz, bizim dinimizin işlerini düzelten bilimlere ihtiyacımız gibi dünyamızı düzeltecek bilimlere de ihtiyacımız vardır.

Belki de zamanımızın başlıca görevi ve bilim adamlarının bugünkü yükümlülüğü de yanlış din anlayışlarını düzeltmektir. İslam ve Müslümanlar imgesinin yanlış algılanmasını düzeltirken doğru İslamî düşünceyi yaymak için çalışmak gerekir.

Allah’ın bizi o adaletlilerden kılmasını, bilmediğimizi öğretmesini, unuttuğumuzu hatırlatmasını ve işimizde bizim için fayda ve kolaylık sağlamasını dileriz.

* * *

Hicretinden Alınan Dersler

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de: “İman edenler, hicret edenler, Allah yolunda cihad edenler; şüphesiz bunlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendirbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Resûlullah’ın (s.a.v) Mekke’den Medine’ye hicreti, insanlık tarihinin seyrini değiştiren büyük tarihsel bir olaydır. Biz hicretin toplum ve medeniyetlerin gelişmesine katkıda bulunan tüm anlamlarını çağırmaya acil bir ihtiyacımız vardır. Hicret hak ile batıl arasında bir mücadele olup adalet, eşitlik ve inanç özgürlüğü temelleri üzerine sivil bir devlet kurmayı hedefleyen olumlu bir dönüşüm oluşturmuştur. Ayrıca insan onurunun korunması, bir arada yaşama ve tek bir vatan çocukları arasındaki sosyal uyumun temelini sağlamlaştırmak ve farklı anlarıyla ekonomik faaliyete katılmak için önemli bir etkendi. Peygamber (s.a.v), çeşitli esaslar üzerine devleti kurmuştur. Bu esaslardan şunlardır:

Mescidin inşa edilmesi: Peygamber Efendimiz Medine’ye gelince ilk iş olarak bir mescidin inşa faaliyetlerine başladı. Şüphesiz insanın Yaratıcı’sı ile olan ilişkisi her şey için emniyet valfidir. Doğru dindarlık; inşa edip yıkmayan dengeli kişiliğin yapımında en önemli faktörlerdendir. Mescit her şeyden önce bir ibadet yeridir. Ancak toplumda değerleri kökleştiren bilimsel ve sosyal mesajı vardır.

Ekonomik yapı: Güçlü bir ekonomi, devletin temellerinin en önemlisidir. Güçlü ve istikrarlı ekonomi, devletlerin yerel ve uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmelerini destekler, ayrıca vatandaşlar için iyi bir yaşam temin eder. Ekonomi zayıfladığında yoksulluk, hastalıklar yayılır, krizler ve cinayetler de çoğalır. Yine de ekonomisi zayıf olan devlet, hiç bitmeyen anarşiye sokmak isteyen düşmanlar için bir fırsat olur.

Bu nedenle, Hz. Peygamber (s.a.v), Medine’nin; halkın ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak, kendisini savunmak ve gerçek İslam dininin emrettiği barış, güvenlik ve kâinatın imarını kapsayan mesajını gerçekleştirmek için güçlü ekonomiye sahip bir toplum olmasını isterdi. Peygamber Efendimiz Medine’de meşru bir kazanım ve ticaret kaynağı olmak üzere büyük bir çarşı ve bir de zanaat ve meslek erbabına özel bir merkez kurmak için gayret gösterdi ve Peygamberimiz tarafından kurulan bu çarşıya Elmenâhe çarşısı denilirdi. Resûlullah (s.a.v) Medine için bir pazar kurmak isteyince önce Benû Kaynuka’ pazarına geldi. Arkasından da Medine pazarına gitti. Sonra da (halka) “işte burası sizin pazarınızdır” buyurdu. Büyük Muhacirler de çeşitli ticaret faaliyetlerine katılarak Ensarlardan yardım almayı kabul etmediler. Abdurrahmân ibn Avf rivayetine göre, Muhacirler Medine’ye geldikleri zaman Resûlullah (s.a.v), Abdurrahmân ibn Avf ile Sa’d ibnu’r-Rabî’ arasında kardeşlik kurdu. Sa’d ibnu’r-Rabî’, Abdurrahmân’a hitaben: “Ben mal yönünden Ensâr’ın en zenginiyim. Malımı iki kısma böleyim. Benim iki kadınım var. Bak düşün! Onlardan hangisi senin hoşuna giderse onun ismini bana şöyle de ben onu boşayayım. Boşayacağım o kadının iddeti geçince sen onunla evlenirsin” dedi. Abdurrahmân ibn Avf da Sa’d’a: “Allah ehlini ve malını sana mübarek eylesin! Ticâret yapılan çarşınız nerde bana söyle?” dedi.

Gıdasını, giyimini, ilacını ve silahını üretemeyen ümmetler ne saygınlık ne irade ne de bir şey elde edebilir. Bunun için şöyle derler: “iyilik yaptığın kişiye emir, vazgeçtiğin kişiye eşit ve muhtaç olduğun kişiye esir olursun”. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Üstteki el, alttaki elden daha hayırlıdır”. Yine de şöyle buyurur: “Veren el ise, alan elden elbette ki hayırlıdır”. Hiçbir şüphe yok ki bu durum; milletler, kurumlar, aileler ve bireyler için de geçerlidir. Bu nedenle hiç kimse malın yaşam, gelişim ve saygınlık için önemini inkâr edemez. Şair Ahmed Şevkı şöyle der:

İnsanlar bilgi ve mal ile krallıklarını kurarlar

Cehalet ve azlık üzerine kurulan bir krallık yoktur.

Peygamber Efendimiz, bu muameleleri düzenleyen kuralları belirleyerek alışveriş konusunda müsamaha göstermeyi teşvik etmiştir.  Hadis-i şerifte “Satışta, alışta ve borcunu istemekte kolaylık gösteren kimseye Allah rahmet etsin” buyrulmaktadır. Doğruluğun olmadığı yerde güven de olmaz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmaktadır: “Güvenilir ve dürüst tacir peygamberlerin, sıddıkların ve şühedânın yanı başındadır”. Ayrıca Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem Karaborsacılığı yasaklayıp şöyle buyurdu: “Pahalanması için, kim bir yiyecek maddesini kırk gün saklarsa, o, Allah’tan yüz çevirmiştir, Allah da ondan yüz çevirmiştir”. Resûlullah alışveriş işlemini bizzat takip edip insanları daha iyi olana yönlendirirdi. Ebû Hureyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem pazarda bir buğday sergisine uğradı. Elini buğday yığınının içine daldırdı, parmakları ıslandı. Bunun üzerine satıcıya:

– “Ey zâhîreci! Bu ıslaklık nedir?” buyurdu. Adam:

– Ey Allah’ın Resûlü! Yağmur ıslattı, dedi. Resûl-i Ekrem:

– “İnsanların görüp aldanmaması için o ıslak kısmı ekinin üstüne çıkarsaydın ya! Kim bizi aldatırsa, bizden değildir” buyurdu.

Medine Sözleşmesi: Peygamberimiz hicretten sonra güçlü bir devlet kurabildi ve bu devletin temellerini Medine’de attı. Resûlullah sadece Muhacirler ile Ensarlar arasında kardeşlik kurmakla yetinmeyip hak ve sorumlulukları belirleyen Medine sözleşmesini de yaptı. Medine sözleşmesine dikkatle baktığımız zaman Hz. Peygamber’in (s.a.v) Allah’ın kendisine talim ettiği siyaset ile insanlığın temel sorunlarını çözecek esasları ve insanî değerleri asla göz ardı etmeyen bir anayasa hazırladığını görüyoruz. Bu yüzden denilebilir ki, Resûlullah (s.a.v) aynı zamanda insanlığa hizmeti ve güvenliği esas alan bir devlet kurmayı başaran ve sosyal bir toplum meydana getiren benzersiz ve güçlü bir devlet adamıydı. Resûlullah bu sözleşmede Yahudilere güvenlik, barış, özgürlük ve ortak savunma konusunda Müslümanların sahip oldukları tüm hakları vermiştir. Medine sözleşmesinin önemli maddelerinden şunlardır: “Yahudiler mü’minler gibi savaş devam ettiği sürece savaş masraflarını kendileri karşılamak mecburiyetindedirler”, “Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir” ve “Müslümanlar ve Yahudiler arasında, Medine’ye saldıracak kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır”.

Bu demek ki İslam’da sivil devlet hem Müslümanları hem de Müslüman olmayanları da ihtiva eder. Tüm hak ve görevleri koruyan toplumsal kurallara uymak şartıyla bize neyse onlara da olur. Bu şartların başında, barış ve haksız yere saldırmamak, insanlar arasındaki ilişkiyi düzenleyen sosyal sözleşmenin (Anayasa) maddelerini ihlal etmemek de gelir.

Tüm insanlar arasında barış içinde birlikte yaşama değerine uymak dini bir farzdır ve insanın yaşadığı gerçeğin gerektirdiği toplumsal bir zorunluluktur. Bu da herkes din, ırk veya başka bir şeyin ayrımcılığı olmaksızın aynı hak ve sorumluluklara sahip olan tek vatan evlatları hissini uyandırmadan gerçekleşmez.  Allah Teâlâ “Dinde zorlama yoktur. Artık, doğru olan yanlış olandan kesin olarak ayrılmıştır” buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz ve sahabeleri de kimseyi İslam dinine girmek için zorlamadılar, bir kilise ya da başka bir ibadet yerini yıkmadılar. Tarih boyunca Müslümanlar İslam’ın inanç özgürlüğünü sağladığını bildikleri için tüm ibadet yerlerine hürmet gösterirlerdi. Hiç kimse bu insanlığın çeşitliliği ve farklılığı değiştirme gücüne sahip değildir, çünkü ilahi iradenin aksi olacaktır. Bu bağlamda Allah Teâlâ “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” buyurmuştur. Haklara, görevlere ve ibadetlere hürmet göstermek devletin kurulması için temel bir şeydir.  Her ümmetin kutsal gördüğü bir inancı ve ilkeleri vardır. İslam diğer dinlere uyan insanlara zarar vermemizi yasakladı. Zira dinler insanları mutlu etmek için gelmiştir.  Allah Teâlâ “Allah’tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilgisizce, düşmanca Allah’a söverler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini câzip gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. Artık O ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir” buyurmuştur.

İslam Müslümanların kalplerinde Müslüman olmayanlarla iyilik ve iyi komşuluk temelini attı. Metinler açık bir şekilde bu temeli teyit etmek için geldi, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah din uğrunda sizinle savaşmayan sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı yasak kılmaz; doğrusu Allah adil olanları sever”.

İslam yine de Müslümanların gayrimüslimlere iyi muamele etmelerini emredip onlarla en güzel şekilde konuşmayı teşvik etti. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Zulme batmış bulunduklarından dolayı kendileriyle iyi münâsebet kurulması mümkün olmayanları dışında Ehl-i kitap ile en güzel yolla mücâdele edin. Onlara şöyle deyin: “Biz, bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim ilâhımız da sizin ilâhınız da tek olan Allah’tır. Biz, yalnız O’na boyun eğen Müslümanlarız”.

Bilelim ki Medine Sözleşmesi, insan saygınlığını korumak ve medeniyetleri geliştirmeyi hedefleyen ulusal çabaları birleştirmek için alınacak bir örnek idi.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Muhakkak ki vatanın değeri ve önemi büyüktür. Vatanı sevip savunmak insanın yaratılışından gelen bir histir ve tüm semavi dinlerin teyit ettiği bir görevdir.  Vatan için savaşmak, mücadele etmek ve her koşulda savunmak vatan sevgisini gösterir. Dinimiz de vatan sevgisinin önemini belirtmiştir. Peygamber Efendimiz vatan sevgisi konusunda en iyi örnek verdi. Peygamber’in hicretten sonra vatanı olan Mekke’ye duyduğu hasreti dile getirişini delil olarak veriyor. Nitekim Hazret-i Peygamber, Mekke’ye hitaben şöyle buyurdular: “Sen ne hoş beldesin. Seni ne kadar seviyorum! Eğer kavmim beni buradan çıkmaya mecbur etmeseydi, senden başka bir yerde ikâmet etmezdim”. Hicretten sonra dua ile Rabbi’ne şöyle teveccüh buyurmuştu: “Allah’ım! Bize, Mekke’yi sevdiğimiz gibi Medine’yi de sevdir”.

Din ile devlet arasındaki ilişki zıtlık değil bütünleşme olup vatanı savunmak yapılması gereken ortak ilkesidir. İstikrarlı bir güvenlik olmadan istikrarlı bir ekonomi gerçekleşmez. Vatanı savunmak, korumak ve uğruna can feda etmek, toprağında ve seması altında yaşayan herkes için dini ve milli bir görevdir. Vatan sevgisi yalnızca duygularla gerçekleşmez, ama topluma ve bireye yararlı ve iyi davranışlar yapmakla gerçekleşir. Bundan dolayı vatanın güçlü ve onurlu bir şekilde devam etmesi için fedakârlık yapılmalıdır.

Gerçek vatanseverlik sadece yükseltilmiş sloganlar ya da tekrarlanan ifadeler değil, vatanseverlik inanç, davranış ve çalışmadır. Vatanseverlik; hayat sistemi olup vatana karşı duran zorlukları hissetmek, uğrunda can vermek için hazır olmak demektir. Dolayısıyla Allah’a verdikleri sözlerinde duran ve Allah yolunda ve vatan uğrunda can veren adamlara ne mutlu!

Ey Allah’ım, Mısır’ı, halkını, ordusunu ve polisini kötülüklerden koru ve ülkemizi hainlerin hilelerinden ve bozguncuların bozgunculuğundan muhafaza eyle!

* * *

Hicretin geçmiş ile şimdi arasındaki anlayışı

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de:

Eğer siz ona (Resûlullah’a) yardım etmezseniz; ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı, o, arkadaşına: Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidirbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Resûlullah’ın Sahabeleri; Mekke’de fazla eziyet görünce, nübüvvetin beşinci yılında Hz. Peygamber onlara Habeşistan’a hicret etmek için izin verdi. Onlara “Siz Habeş ülkesine gitseniz iyi olur! Habeş hükümdarının yanında hiç kimse zulme uğramaz. Umulur ki Allah, sizi orada ferahlığa kavuşturur” buyurdu. Bazı sahabeler oraya gidip en iyi evlerde ve en iyi komşular yanında yerleşerek din konusunda güvence almışlar.  Orada Rablerine serbestçe ibadet edebildiler. Bir süre sonra Mekkelilerin İslam’a girdiklerini duyunca Habeşistan’dan dönmeye karar vermişler. Fakat duydukları yanlış olduğu için tekrar eziyet gördükten sonra, peygamber onların Habeşistan’a ikinci kez hicret etmelerine izin verdi. Hicret edenlerin başında Ca’fer b. Ebî Tâlib vardı.

Kureyş müşrikleri Müslümanların bu kralın yanında güven ve huzur içinde olduklarını öğrenince, elçiler gönderip, hicret eden Müslümanları Habeş Hükümdarı Necâşi’den geri istemeye karar verdiler. Ama Necâşi onlara şu cevap verdi: “Vallahi, hayır,” dedi. “Çaresiz kalmış, yurduma gelip yerleşmiş, beni başkalarına tercih etmiş kimseleri, ben hiçbir kimseye teslim etmem. Onlarla görüşmeden, onların fikirlerini almadan hiçbir zaman kararımı vermem. Bunun üzerine Ca’fer; Kureyşlilerin iftiralarına cevap vermek için ayağa kalkıp Necâşîye hitaben şunları söyledi:

“Ey Hükümdar, biz cahiliyet üzere olan bir millet idik. Putlara tapar, lâşeler yerdik. Akla gelebilecek her türlü kötülüğü işlerdik. Hısım ve akrabalarımızla ilgimizi keser, komşularımıza kötülükte bulunur, zayıfları ezerdik. Bizler bu hâl üzere iken, Allah içimizden birini bize peygamber gönderdi. Nesebini, asâletini, doğruluk ve eminliğini, iffet ve nezâhetini bildiğimiz bir peygamber. O, bizi Allah’ın varlık ve birliğine inanmaya, O’na ibadete, bizim ve atalarımızın Allah’tan başka tapına geldiğimiz putları ve taşları terk etmeye davet etti. Doğru sözlü olmayı, emanetleri yerine getirmeyi, akrabalık haklarını gözetmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, günahlardan ve kan dökmekten sakınmayı bize emretti. Fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iftira etmekten bizi menetti. Biz de ona iman ettik ve dâvâsını tasdik ettik. Onun Allah’tan getirip bildirdiği şeylere tabi olduk. Bu yüzden kavmimiz bize düşman kesildi, zulmetti. Bizi dinimizden vazgeçirmek, Allah’a ibadetten alıkoyup, putlara taptırmak için türlü türlü işkencelere ve mihnetlere uğrattılar. Biz de bütün bu sebeplerden dolayı yurdumuzu, yuvamızı terk ederek ülkene geldik. Sana sığındık. Seni başkalarına tercih ettik. Senin yanında zulme, haksızlığa uğramayacağımızı ümit etmekteyiz. Necâşî, bir müddet düşündükten sonra Hz. Câfer’e, “Yanında bu bahsettiklerinden bir şey var mı?” diye sordu. Hazret-i Ca’fer, “Evet var” dedi ve Meryem Sûresinin baş taraflarını okudu. Okunan âyetler, Necâşî’nin ruh dünyasına, gözlerinden yaşlar akıtacak kadar tesir etti. Hatta akan yaşlar sakalını bile ıslattı. Hazır bulunan rahipler de gözyaşlarını tutamadılar. Necâşî, “Vallahi,” dedi, “bu aynı kandilden fışkıran bir nurdur ki, İsâ da onunla gelmişti.” Bu haklı itirafından sonra da müşrik elçilere dönerek, “Vallahi, ben onları size teslim etmem.” dedi.

Habeşistan’a olan iki hicreti düşünen şunu bilir: ilk Müslümanların hicreti küfr diyarından iman diyarına bir hicret olmadı, çünkü vatanları terk etmeyip savunmak daha öncelikliydi. Ama korku diyarından güvenlik diyarına bir hicret sayılmalıdır. Halbuki kral Necâşî, o sırada Müslüman değildi, ancak onun ülkesinde insanların dinleri, canları ve malları güvendeydi. Bunun için şöyle denilmiştir: “Allah, kâfir de olsa âdil devleti ayakta tutar, fakat Müslüman da olsa âdil değilse o devleti ayakta tutmaz”. Yani devlet adalet ve küfürle devam eder ama zulüm Müslüman bir ülkede olsa bile devam etmez. Peygamberimiz adaletli yöneticiye büyük bir önem verip onu Allah Teâlâ, kendi gölgesinden başka gölge olmayan (kıyamet) gününde, kendi gölgesi altında toplayacağı yedi kişiden biri saymıştır.  Adaletli yönetici olunca bütün toplum düzelir ama adaletsiz yönetici olursa toplum bozulur.

Allah Teâlâ Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret etmesine izin verdiğinde, büyük bir zafer olan Allah’ın yardımı gerçekleşti. Aslında hicret, devleti inşa etmek, barış içinde bir arada yaşama, kardeşlik ve birlik sağlamak için olumlu bir dönüşümdü. Peygamber (s.a.v) böylece onun Rabbinin mesajını alemlere iletmek için imkân buldu. Allah Teâlâ “Eğer siz Ona yardım etmezseniz, (bilin ki) kafirler onu iki kişiden biri olarak Mekke’den çıkardıkları zaman, bizzat Allah O’na yardım etmişti. Hani o ikisi mağarada iken Peygamber, arkadaşına: “Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir” diyordu. Allah da O’nun üzerine emniyetini indirdi, onu görmediğiniz ordularla teyit etti ve kafirlerin kelimesini alçaktı. Allah’ın kelimesi ise çok yücedir. Allah aziz ve hakimdir” buyurmuştur.

Sekizinci hicri yılda yüce Allah, peygamberine apaçık zaferin kapılarını açarak Mekke fethini bağışladı. O zamanda insanlar akın akın Allah’ın dinine girdiler. Hicretin anlayışı dar anlamdan, yaşamın bütün alanlarını kapsayan geniş bir anlama dönüştürülür. Mekke fethinden sonra artık bir diyardan başka diyara hicret bitti. Allah Teâlâ “Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: “Ne durumdaydınız!” dediler. Bunlar: “Biz yeryüzünde çaresizdik” diye cevap verdiler. Melekler de: “Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz!” dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir” buyurmuştur. Mekke fethinden sonra ve özellikle peygamber efendimizin “Mekke fethinden sonra artık hicret yok; fakat cihat ve niyet vardır” sözünden sonra hicret hükmü de değişti.

   Safvân b. Umeyye Müslüman olduğunda kendisine denildi ki: “Hicret etmeyenin dini yoktur.” O da bunun üzerine Medine’ye geldi. Resûlullah ona dedi ki: “Niçin geldin, ey Ebu Veheb?”  Dedi ki; bana denildi ki, hicret etmeyenin dini yoktur. Resûlallah dedi ki; “Ey Ebu Veheb, Mekke’nin geniş yataklı vadilerine geri dön! Evlerinizde oturun. Zira hicret artık durdurulmuştur. Fakat cihat ve niyet süreklidir. Savaşa çağrıldığınızda, acele edin”. Peygamber efendimiz hadisi şerifte şöyle buyurdu: “Müslüman diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Muhâcir ise, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duran kimsedir”.

Mekânsal olarak Mekke’den Medine’ye hicret meselesi Mekke’nin fethi ile sona erdiyse, hicretin tüm asil anlamları hala devam etmektedir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gerçek hicretin daha iyi olana doğru olumlu bir dönüşüm olduğunu söyledi. Dönüşüm de işsizlik ve tembellikten ciddi çalışmaya ve bencillik ve taassuptan fedakârlık ve kardeşliğe olmalı ve çeşitlilik, seçme ile inanç özgürlüğü, iyi komşuluk ve insanın bilimsel, entelektüel, davranışsal, ahlaki, ekonomik ve sosyal olarak gelişmesini sağlamalıdır.

Gerçek hicretin manasının doğru bir şekilde anlaşılması, çağlar boyunca kesintisiz bir şekilde yapılan hicretin; cehaletten ilme, dalaletten hidayete ve bozgunculuktan ıslaha dönüşüm yapmasını gerektirir. medeniyet kurup kâinatı imar etmek hicretin temel hedeflerindendir. Allah Teâlâ “O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli (ve buna donanımlı) kıldı” buyurmuştur. İşte bunun için bizim milletimiz tembellik değil çalışma milletidir ve tahrip değil inşa ve imar milletidir.

 Bilelim ki dinini seven ve onunla gurur duyan her Müslüman, dininin ve ülkesinin izzetini ve heybetini korumak için çalışmalı ve tahrip ve aşağılanmaya neden olan sahte cihat yanılsaması altında terörist gruplara katılmak için göç etmek gibi her türlü kayma, istismar ve aşırılıktan uzaklaşmalıdır. İnsanın kutsallığına saygı göstermeyen yasadışı göç hem devlet kanununda bir suç hem de haramdır. Kimsenin başka kimsenin evine izinsiz girmesi yasak olduğu gibi başka ülkeye ve başka devletin sınırına girmek izin verilmediği müddetçe yasaktır.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanmayı dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Bu güzel kokulu vesileyle, haram aylardan “Allah’ın ayı” olarak bilinen Muharrem ayını hatırlamayı unutmayız. Peygamber şöyle buyurdu: “Farz namazlardan sonra en fazîletli namaz, gece namazıdır. Ramazan’dan sonra en fazîletli oruç ise; Allah’ın ayı Muharrem orucudur”.

Âşura Günü ise Muharrem’in onuncu günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Resûlullah Aşura orucuna da teşvik ederek şöyle buyurdu:

Âşûrâ gününün orucunun, günahlarına keffâret olmasını ümit ederim.”

Hz. Peygamber Efendimiz Medine’ye geldiği (hicret ettiği) zaman Yahûdileri Âşûrâ günü oruç tutarlarken gördü. Bunun üzerine Resûlullah onlara:
Bugün tuttuğunuz oruç nedir? diye sordu. Onlar: Bugün, Allah’ın, İsrail oğullarını düşmanlarından kurtardığı (Firavun ve kavmini denizde boğduğu) sâlih bir gündür. Bundan dolayı Musa bugün oruç tuttu, dediler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Ben Musa’ya, sizden daha hak sahibi ve layıkım. Resûlullah (s.a.v) bugün oruç tuttu ve bugünde oruç tutmayı (ümmetine) emretti.”
İbn-i Abbas dedi ki:

“Resûlullah Âşûrâ günü oruç tuttuğu ve ashâbına da bugünde oruç tutmalarını emrettiğinde, onlar şöyle dediler: Ey Resûlullah! Âşûrâ günü, Yahûdi ve Hıristiyanların yücelttiği bir gündür. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu: “O halde gelecek yıl olursa, inşallah (onuncu gün ile birlikte) dokuzuncu günü de oruç tutarız”.

Allah’ın sevdiği ve razı olduğu her şeye bizi yönlendirmesini ve yeni Hicri yılın Mısır ve tüm İslam alemi için barış, huzur, iyilik, bereket ve zafer dolu bir yıl olmasını diliyoruz.

* * *