Önemli Haberler

Haberler

Hicretinden Alınan Dersler

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de: “İman edenler, hicret edenler, Allah yolunda cihad edenler; şüphesiz bunlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendirbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Resûlullah’ın (s.a.v) Mekke’den Medine’ye hicreti, insanlık tarihinin seyrini değiştiren büyük tarihsel bir olaydır. Biz hicretin toplum ve medeniyetlerin gelişmesine katkıda bulunan tüm anlamlarını çağırmaya acil bir ihtiyacımız vardır. Hicret hak ile batıl arasında bir mücadele olup adalet, eşitlik ve inanç özgürlüğü temelleri üzerine sivil bir devlet kurmayı hedefleyen olumlu bir dönüşüm oluşturmuştur. Ayrıca insan onurunun korunması, bir arada yaşama ve tek bir vatan çocukları arasındaki sosyal uyumun temelini sağlamlaştırmak ve farklı anlarıyla ekonomik faaliyete katılmak için önemli bir etkendi. Peygamber (s.a.v), çeşitli esaslar üzerine devleti kurmuştur. Bu esaslardan şunlardır:

Mescidin inşa edilmesi: Peygamber Efendimiz Medine’ye gelince ilk iş olarak bir mescidin inşa faaliyetlerine başladı. Şüphesiz insanın Yaratıcı’sı ile olan ilişkisi her şey için emniyet valfidir. Doğru dindarlık; inşa edip yıkmayan dengeli kişiliğin yapımında en önemli faktörlerdendir. Mescit her şeyden önce bir ibadet yeridir. Ancak toplumda değerleri kökleştiren bilimsel ve sosyal mesajı vardır.

Ekonomik yapı: Güçlü bir ekonomi, devletin temellerinin en önemlisidir. Güçlü ve istikrarlı ekonomi, devletlerin yerel ve uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmelerini destekler, ayrıca vatandaşlar için iyi bir yaşam temin eder. Ekonomi zayıfladığında yoksulluk, hastalıklar yayılır, krizler ve cinayetler de çoğalır. Yine de ekonomisi zayıf olan devlet, hiç bitmeyen anarşiye sokmak isteyen düşmanlar için bir fırsat olur.

Bu nedenle, Hz. Peygamber (s.a.v), Medine’nin; halkın ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak, kendisini savunmak ve gerçek İslam dininin emrettiği barış, güvenlik ve kâinatın imarını kapsayan mesajını gerçekleştirmek için güçlü ekonomiye sahip bir toplum olmasını isterdi. Peygamber Efendimiz Medine’de meşru bir kazanım ve ticaret kaynağı olmak üzere büyük bir çarşı ve bir de zanaat ve meslek erbabına özel bir merkez kurmak için gayret gösterdi ve Peygamberimiz tarafından kurulan bu çarşıya Elmenâhe çarşısı denilirdi. Resûlullah (s.a.v) Medine için bir pazar kurmak isteyince önce Benû Kaynuka’ pazarına geldi. Arkasından da Medine pazarına gitti. Sonra da (halka) “işte burası sizin pazarınızdır” buyurdu. Büyük Muhacirler de çeşitli ticaret faaliyetlerine katılarak Ensarlardan yardım almayı kabul etmediler. Abdurrahmân ibn Avf rivayetine göre, Muhacirler Medine’ye geldikleri zaman Resûlullah (s.a.v), Abdurrahmân ibn Avf ile Sa’d ibnu’r-Rabî’ arasında kardeşlik kurdu. Sa’d ibnu’r-Rabî’, Abdurrahmân’a hitaben: “Ben mal yönünden Ensâr’ın en zenginiyim. Malımı iki kısma böleyim. Benim iki kadınım var. Bak düşün! Onlardan hangisi senin hoşuna giderse onun ismini bana şöyle de ben onu boşayayım. Boşayacağım o kadının iddeti geçince sen onunla evlenirsin” dedi. Abdurrahmân ibn Avf da Sa’d’a: “Allah ehlini ve malını sana mübarek eylesin! Ticâret yapılan çarşınız nerde bana söyle?” dedi.

Gıdasını, giyimini, ilacını ve silahını üretemeyen ümmetler ne saygınlık ne irade ne de bir şey elde edebilir. Bunun için şöyle derler: “iyilik yaptığın kişiye emir, vazgeçtiğin kişiye eşit ve muhtaç olduğun kişiye esir olursun”. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Üstteki el, alttaki elden daha hayırlıdır”. Yine de şöyle buyurur: “Veren el ise, alan elden elbette ki hayırlıdır”. Hiçbir şüphe yok ki bu durum; milletler, kurumlar, aileler ve bireyler için de geçerlidir. Bu nedenle hiç kimse malın yaşam, gelişim ve saygınlık için önemini inkâr edemez. Şair Ahmed Şevkı şöyle der:

İnsanlar bilgi ve mal ile krallıklarını kurarlar

Cehalet ve azlık üzerine kurulan bir krallık yoktur.

Peygamber Efendimiz, bu muameleleri düzenleyen kuralları belirleyerek alışveriş konusunda müsamaha göstermeyi teşvik etmiştir.  Hadis-i şerifte “Satışta, alışta ve borcunu istemekte kolaylık gösteren kimseye Allah rahmet etsin” buyrulmaktadır. Doğruluğun olmadığı yerde güven de olmaz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmaktadır: “Güvenilir ve dürüst tacir peygamberlerin, sıddıkların ve şühedânın yanı başındadır”. Ayrıca Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem Karaborsacılığı yasaklayıp şöyle buyurdu: “Pahalanması için, kim bir yiyecek maddesini kırk gün saklarsa, o, Allah’tan yüz çevirmiştir, Allah da ondan yüz çevirmiştir”. Resûlullah alışveriş işlemini bizzat takip edip insanları daha iyi olana yönlendirirdi. Ebû Hureyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem pazarda bir buğday sergisine uğradı. Elini buğday yığınının içine daldırdı, parmakları ıslandı. Bunun üzerine satıcıya:

– “Ey zâhîreci! Bu ıslaklık nedir?” buyurdu. Adam:

– Ey Allah’ın Resûlü! Yağmur ıslattı, dedi. Resûl-i Ekrem:

– “İnsanların görüp aldanmaması için o ıslak kısmı ekinin üstüne çıkarsaydın ya! Kim bizi aldatırsa, bizden değildir” buyurdu.

Medine Sözleşmesi: Peygamberimiz hicretten sonra güçlü bir devlet kurabildi ve bu devletin temellerini Medine’de attı. Resûlullah sadece Muhacirler ile Ensarlar arasında kardeşlik kurmakla yetinmeyip hak ve sorumlulukları belirleyen Medine sözleşmesini de yaptı. Medine sözleşmesine dikkatle baktığımız zaman Hz. Peygamber’in (s.a.v) Allah’ın kendisine talim ettiği siyaset ile insanlığın temel sorunlarını çözecek esasları ve insanî değerleri asla göz ardı etmeyen bir anayasa hazırladığını görüyoruz. Bu yüzden denilebilir ki, Resûlullah (s.a.v) aynı zamanda insanlığa hizmeti ve güvenliği esas alan bir devlet kurmayı başaran ve sosyal bir toplum meydana getiren benzersiz ve güçlü bir devlet adamıydı. Resûlullah bu sözleşmede Yahudilere güvenlik, barış, özgürlük ve ortak savunma konusunda Müslümanların sahip oldukları tüm hakları vermiştir. Medine sözleşmesinin önemli maddelerinden şunlardır: “Yahudiler mü’minler gibi savaş devam ettiği sürece savaş masraflarını kendileri karşılamak mecburiyetindedirler”, “Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir” ve “Müslümanlar ve Yahudiler arasında, Medine’ye saldıracak kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır”.

Bu demek ki İslam’da sivil devlet hem Müslümanları hem de Müslüman olmayanları da ihtiva eder. Tüm hak ve görevleri koruyan toplumsal kurallara uymak şartıyla bize neyse onlara da olur. Bu şartların başında, barış ve haksız yere saldırmamak, insanlar arasındaki ilişkiyi düzenleyen sosyal sözleşmenin (Anayasa) maddelerini ihlal etmemek de gelir.

Tüm insanlar arasında barış içinde birlikte yaşama değerine uymak dini bir farzdır ve insanın yaşadığı gerçeğin gerektirdiği toplumsal bir zorunluluktur. Bu da herkes din, ırk veya başka bir şeyin ayrımcılığı olmaksızın aynı hak ve sorumluluklara sahip olan tek vatan evlatları hissini uyandırmadan gerçekleşmez.  Allah Teâlâ “Dinde zorlama yoktur. Artık, doğru olan yanlış olandan kesin olarak ayrılmıştır” buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz ve sahabeleri de kimseyi İslam dinine girmek için zorlamadılar, bir kilise ya da başka bir ibadet yerini yıkmadılar. Tarih boyunca Müslümanlar İslam’ın inanç özgürlüğünü sağladığını bildikleri için tüm ibadet yerlerine hürmet gösterirlerdi. Hiç kimse bu insanlığın çeşitliliği ve farklılığı değiştirme gücüne sahip değildir, çünkü ilahi iradenin aksi olacaktır. Bu bağlamda Allah Teâlâ “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” buyurmuştur. Haklara, görevlere ve ibadetlere hürmet göstermek devletin kurulması için temel bir şeydir.  Her ümmetin kutsal gördüğü bir inancı ve ilkeleri vardır. İslam diğer dinlere uyan insanlara zarar vermemizi yasakladı. Zira dinler insanları mutlu etmek için gelmiştir.  Allah Teâlâ “Allah’tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilgisizce, düşmanca Allah’a söverler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini câzip gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. Artık O ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir” buyurmuştur.

İslam Müslümanların kalplerinde Müslüman olmayanlarla iyilik ve iyi komşuluk temelini attı. Metinler açık bir şekilde bu temeli teyit etmek için geldi, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah din uğrunda sizinle savaşmayan sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı yasak kılmaz; doğrusu Allah adil olanları sever”.

İslam yine de Müslümanların gayrimüslimlere iyi muamele etmelerini emredip onlarla en güzel şekilde konuşmayı teşvik etti. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Zulme batmış bulunduklarından dolayı kendileriyle iyi münâsebet kurulması mümkün olmayanları dışında Ehl-i kitap ile en güzel yolla mücâdele edin. Onlara şöyle deyin: “Biz, bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim ilâhımız da sizin ilâhınız da tek olan Allah’tır. Biz, yalnız O’na boyun eğen Müslümanlarız”.

Bilelim ki Medine Sözleşmesi, insan saygınlığını korumak ve medeniyetleri geliştirmeyi hedefleyen ulusal çabaları birleştirmek için alınacak bir örnek idi.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Muhakkak ki vatanın değeri ve önemi büyüktür. Vatanı sevip savunmak insanın yaratılışından gelen bir histir ve tüm semavi dinlerin teyit ettiği bir görevdir.  Vatan için savaşmak, mücadele etmek ve her koşulda savunmak vatan sevgisini gösterir. Dinimiz de vatan sevgisinin önemini belirtmiştir. Peygamber Efendimiz vatan sevgisi konusunda en iyi örnek verdi. Peygamber’in hicretten sonra vatanı olan Mekke’ye duyduğu hasreti dile getirişini delil olarak veriyor. Nitekim Hazret-i Peygamber, Mekke’ye hitaben şöyle buyurdular: “Sen ne hoş beldesin. Seni ne kadar seviyorum! Eğer kavmim beni buradan çıkmaya mecbur etmeseydi, senden başka bir yerde ikâmet etmezdim”. Hicretten sonra dua ile Rabbi’ne şöyle teveccüh buyurmuştu: “Allah’ım! Bize, Mekke’yi sevdiğimiz gibi Medine’yi de sevdir”.

Din ile devlet arasındaki ilişki zıtlık değil bütünleşme olup vatanı savunmak yapılması gereken ortak ilkesidir. İstikrarlı bir güvenlik olmadan istikrarlı bir ekonomi gerçekleşmez. Vatanı savunmak, korumak ve uğruna can feda etmek, toprağında ve seması altında yaşayan herkes için dini ve milli bir görevdir. Vatan sevgisi yalnızca duygularla gerçekleşmez, ama topluma ve bireye yararlı ve iyi davranışlar yapmakla gerçekleşir. Bundan dolayı vatanın güçlü ve onurlu bir şekilde devam etmesi için fedakârlık yapılmalıdır.

Gerçek vatanseverlik sadece yükseltilmiş sloganlar ya da tekrarlanan ifadeler değil, vatanseverlik inanç, davranış ve çalışmadır. Vatanseverlik; hayat sistemi olup vatana karşı duran zorlukları hissetmek, uğrunda can vermek için hazır olmak demektir. Dolayısıyla Allah’a verdikleri sözlerinde duran ve Allah yolunda ve vatan uğrunda can veren adamlara ne mutlu!

Ey Allah’ım, Mısır’ı, halkını, ordusunu ve polisini kötülüklerden koru ve ülkemizi hainlerin hilelerinden ve bozguncuların bozgunculuğundan muhafaza eyle!

* * *

Hicretin geçmiş ile şimdi arasındaki anlayışı

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de:

Eğer siz ona (Resûlullah’a) yardım etmezseniz; ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı, o, arkadaşına: Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidirbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Resûlullah’ın Sahabeleri; Mekke’de fazla eziyet görünce, nübüvvetin beşinci yılında Hz. Peygamber onlara Habeşistan’a hicret etmek için izin verdi. Onlara “Siz Habeş ülkesine gitseniz iyi olur! Habeş hükümdarının yanında hiç kimse zulme uğramaz. Umulur ki Allah, sizi orada ferahlığa kavuşturur” buyurdu. Bazı sahabeler oraya gidip en iyi evlerde ve en iyi komşular yanında yerleşerek din konusunda güvence almışlar.  Orada Rablerine serbestçe ibadet edebildiler. Bir süre sonra Mekkelilerin İslam’a girdiklerini duyunca Habeşistan’dan dönmeye karar vermişler. Fakat duydukları yanlış olduğu için tekrar eziyet gördükten sonra, peygamber onların Habeşistan’a ikinci kez hicret etmelerine izin verdi. Hicret edenlerin başında Ca’fer b. Ebî Tâlib vardı.

Kureyş müşrikleri Müslümanların bu kralın yanında güven ve huzur içinde olduklarını öğrenince, elçiler gönderip, hicret eden Müslümanları Habeş Hükümdarı Necâşi’den geri istemeye karar verdiler. Ama Necâşi onlara şu cevap verdi: “Vallahi, hayır,” dedi. “Çaresiz kalmış, yurduma gelip yerleşmiş, beni başkalarına tercih etmiş kimseleri, ben hiçbir kimseye teslim etmem. Onlarla görüşmeden, onların fikirlerini almadan hiçbir zaman kararımı vermem. Bunun üzerine Ca’fer; Kureyşlilerin iftiralarına cevap vermek için ayağa kalkıp Necâşîye hitaben şunları söyledi:

“Ey Hükümdar, biz cahiliyet üzere olan bir millet idik. Putlara tapar, lâşeler yerdik. Akla gelebilecek her türlü kötülüğü işlerdik. Hısım ve akrabalarımızla ilgimizi keser, komşularımıza kötülükte bulunur, zayıfları ezerdik. Bizler bu hâl üzere iken, Allah içimizden birini bize peygamber gönderdi. Nesebini, asâletini, doğruluk ve eminliğini, iffet ve nezâhetini bildiğimiz bir peygamber. O, bizi Allah’ın varlık ve birliğine inanmaya, O’na ibadete, bizim ve atalarımızın Allah’tan başka tapına geldiğimiz putları ve taşları terk etmeye davet etti. Doğru sözlü olmayı, emanetleri yerine getirmeyi, akrabalık haklarını gözetmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, günahlardan ve kan dökmekten sakınmayı bize emretti. Fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iftira etmekten bizi menetti. Biz de ona iman ettik ve dâvâsını tasdik ettik. Onun Allah’tan getirip bildirdiği şeylere tabi olduk. Bu yüzden kavmimiz bize düşman kesildi, zulmetti. Bizi dinimizden vazgeçirmek, Allah’a ibadetten alıkoyup, putlara taptırmak için türlü türlü işkencelere ve mihnetlere uğrattılar. Biz de bütün bu sebeplerden dolayı yurdumuzu, yuvamızı terk ederek ülkene geldik. Sana sığındık. Seni başkalarına tercih ettik. Senin yanında zulme, haksızlığa uğramayacağımızı ümit etmekteyiz. Necâşî, bir müddet düşündükten sonra Hz. Câfer’e, “Yanında bu bahsettiklerinden bir şey var mı?” diye sordu. Hazret-i Ca’fer, “Evet var” dedi ve Meryem Sûresinin baş taraflarını okudu. Okunan âyetler, Necâşî’nin ruh dünyasına, gözlerinden yaşlar akıtacak kadar tesir etti. Hatta akan yaşlar sakalını bile ıslattı. Hazır bulunan rahipler de gözyaşlarını tutamadılar. Necâşî, “Vallahi,” dedi, “bu aynı kandilden fışkıran bir nurdur ki, İsâ da onunla gelmişti.” Bu haklı itirafından sonra da müşrik elçilere dönerek, “Vallahi, ben onları size teslim etmem.” dedi.

Habeşistan’a olan iki hicreti düşünen şunu bilir: ilk Müslümanların hicreti küfr diyarından iman diyarına bir hicret olmadı, çünkü vatanları terk etmeyip savunmak daha öncelikliydi. Ama korku diyarından güvenlik diyarına bir hicret sayılmalıdır. Halbuki kral Necâşî, o sırada Müslüman değildi, ancak onun ülkesinde insanların dinleri, canları ve malları güvendeydi. Bunun için şöyle denilmiştir: “Allah, kâfir de olsa âdil devleti ayakta tutar, fakat Müslüman da olsa âdil değilse o devleti ayakta tutmaz”. Yani devlet adalet ve küfürle devam eder ama zulüm Müslüman bir ülkede olsa bile devam etmez. Peygamberimiz adaletli yöneticiye büyük bir önem verip onu Allah Teâlâ, kendi gölgesinden başka gölge olmayan (kıyamet) gününde, kendi gölgesi altında toplayacağı yedi kişiden biri saymıştır.  Adaletli yönetici olunca bütün toplum düzelir ama adaletsiz yönetici olursa toplum bozulur.

Allah Teâlâ Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret etmesine izin verdiğinde, büyük bir zafer olan Allah’ın yardımı gerçekleşti. Aslında hicret, devleti inşa etmek, barış içinde bir arada yaşama, kardeşlik ve birlik sağlamak için olumlu bir dönüşümdü. Peygamber (s.a.v) böylece onun Rabbinin mesajını alemlere iletmek için imkân buldu. Allah Teâlâ “Eğer siz Ona yardım etmezseniz, (bilin ki) kafirler onu iki kişiden biri olarak Mekke’den çıkardıkları zaman, bizzat Allah O’na yardım etmişti. Hani o ikisi mağarada iken Peygamber, arkadaşına: “Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir” diyordu. Allah da O’nun üzerine emniyetini indirdi, onu görmediğiniz ordularla teyit etti ve kafirlerin kelimesini alçaktı. Allah’ın kelimesi ise çok yücedir. Allah aziz ve hakimdir” buyurmuştur.

Sekizinci hicri yılda yüce Allah, peygamberine apaçık zaferin kapılarını açarak Mekke fethini bağışladı. O zamanda insanlar akın akın Allah’ın dinine girdiler. Hicretin anlayışı dar anlamdan, yaşamın bütün alanlarını kapsayan geniş bir anlama dönüştürülür. Mekke fethinden sonra artık bir diyardan başka diyara hicret bitti. Allah Teâlâ “Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: “Ne durumdaydınız!” dediler. Bunlar: “Biz yeryüzünde çaresizdik” diye cevap verdiler. Melekler de: “Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz!” dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir” buyurmuştur. Mekke fethinden sonra ve özellikle peygamber efendimizin “Mekke fethinden sonra artık hicret yok; fakat cihat ve niyet vardır” sözünden sonra hicret hükmü de değişti.

   Safvân b. Umeyye Müslüman olduğunda kendisine denildi ki: “Hicret etmeyenin dini yoktur.” O da bunun üzerine Medine’ye geldi. Resûlullah ona dedi ki: “Niçin geldin, ey Ebu Veheb?”  Dedi ki; bana denildi ki, hicret etmeyenin dini yoktur. Resûlallah dedi ki; “Ey Ebu Veheb, Mekke’nin geniş yataklı vadilerine geri dön! Evlerinizde oturun. Zira hicret artık durdurulmuştur. Fakat cihat ve niyet süreklidir. Savaşa çağrıldığınızda, acele edin”. Peygamber efendimiz hadisi şerifte şöyle buyurdu: “Müslüman diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Muhâcir ise, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duran kimsedir”.

Mekânsal olarak Mekke’den Medine’ye hicret meselesi Mekke’nin fethi ile sona erdiyse, hicretin tüm asil anlamları hala devam etmektedir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gerçek hicretin daha iyi olana doğru olumlu bir dönüşüm olduğunu söyledi. Dönüşüm de işsizlik ve tembellikten ciddi çalışmaya ve bencillik ve taassuptan fedakârlık ve kardeşliğe olmalı ve çeşitlilik, seçme ile inanç özgürlüğü, iyi komşuluk ve insanın bilimsel, entelektüel, davranışsal, ahlaki, ekonomik ve sosyal olarak gelişmesini sağlamalıdır.

Gerçek hicretin manasının doğru bir şekilde anlaşılması, çağlar boyunca kesintisiz bir şekilde yapılan hicretin; cehaletten ilme, dalaletten hidayete ve bozgunculuktan ıslaha dönüşüm yapmasını gerektirir. medeniyet kurup kâinatı imar etmek hicretin temel hedeflerindendir. Allah Teâlâ “O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli (ve buna donanımlı) kıldı” buyurmuştur. İşte bunun için bizim milletimiz tembellik değil çalışma milletidir ve tahrip değil inşa ve imar milletidir.

 Bilelim ki dinini seven ve onunla gurur duyan her Müslüman, dininin ve ülkesinin izzetini ve heybetini korumak için çalışmalı ve tahrip ve aşağılanmaya neden olan sahte cihat yanılsaması altında terörist gruplara katılmak için göç etmek gibi her türlü kayma, istismar ve aşırılıktan uzaklaşmalıdır. İnsanın kutsallığına saygı göstermeyen yasadışı göç hem devlet kanununda bir suç hem de haramdır. Kimsenin başka kimsenin evine izinsiz girmesi yasak olduğu gibi başka ülkeye ve başka devletin sınırına girmek izin verilmediği müddetçe yasaktır.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanmayı dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Bu güzel kokulu vesileyle, haram aylardan “Allah’ın ayı” olarak bilinen Muharrem ayını hatırlamayı unutmayız. Peygamber şöyle buyurdu: “Farz namazlardan sonra en fazîletli namaz, gece namazıdır. Ramazan’dan sonra en fazîletli oruç ise; Allah’ın ayı Muharrem orucudur”.

Âşura Günü ise Muharrem’in onuncu günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Resûlullah Aşura orucuna da teşvik ederek şöyle buyurdu:

Âşûrâ gününün orucunun, günahlarına keffâret olmasını ümit ederim.”

Hz. Peygamber Efendimiz Medine’ye geldiği (hicret ettiği) zaman Yahûdileri Âşûrâ günü oruç tutarlarken gördü. Bunun üzerine Resûlullah onlara:
Bugün tuttuğunuz oruç nedir? diye sordu. Onlar: Bugün, Allah’ın, İsrail oğullarını düşmanlarından kurtardığı (Firavun ve kavmini denizde boğduğu) sâlih bir gündür. Bundan dolayı Musa bugün oruç tuttu, dediler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Ben Musa’ya, sizden daha hak sahibi ve layıkım. Resûlullah (s.a.v) bugün oruç tuttu ve bugünde oruç tutmayı (ümmetine) emretti.”
İbn-i Abbas dedi ki:

“Resûlullah Âşûrâ günü oruç tuttuğu ve ashâbına da bugünde oruç tutmalarını emrettiğinde, onlar şöyle dediler: Ey Resûlullah! Âşûrâ günü, Yahûdi ve Hıristiyanların yücelttiği bir gündür. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu: “O halde gelecek yıl olursa, inşallah (onuncu gün ile birlikte) dokuzuncu günü de oruç tutarız”.

Allah’ın sevdiği ve razı olduğu her şeye bizi yönlendirmesini ve yeni Hicri yılın Mısır ve tüm İslam alemi için barış, huzur, iyilik, bereket ve zafer dolu bir yıl olmasını diliyoruz.

* * *

Dostluk ve Kişilik Üzerindeki Etkisi

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de:

“الْأَخِلَّاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلَّا الْمُتَّقِينَ”

O gün, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar (bile) birbirlerine düşman kesilirlerbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Muhakkak ki, insan tabiatıyla toplumsaldır ki, toplum içinde yaşar, farklı kişisel özellikleri olduğu için diğerlerinden etkilenir ve etki bırakır. Dolayısıyla dostluğun; insan ve düşüncesi üzerinde açık bir etkisi vardır. Dostluk insanın dünya ve ahiretteki mutluluğu ve geleceğini belirlemek için önemli bir etkendir.

İnsanlığın en yüce anlamlarıyla ve yurtseverliğin en yüksek dereceleriyle karakterize edilen bir şahsiyete ihtiyacımız olduğu konusunda hiçbir ihtilaf yoktur, böylece inşa edip de yıkmayan ve vatanın genel menfaatini özel menfaate tercih eden bir nesil ortaya çıkar.

İslam şeriatı, tehlikeleri fark eden ve fitnelerden sakınan bilinçli kişiliği benimsemeyi emretti. Allah Teâlâ “Sadece içinizden zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan bir azaptan sakının ve bilin ki Allah, azabı çetin olandır” buyurmuştur. İslam dinimiz, kişinin kendinden emin ve tereddütsüz bir kişiliğe sahip olmasını ister. Bu bağlamda Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: “Sakın, “Eğer herkes iyilik yaparsa ben de yaparım, herkes kötülük yaparsa ben de yaparım” diyen nemelazımcılardan olmayın. İnsanlar iyilik yaparsa iyilik yapmayı, kötülük yaparsa kötülük yapmamayı içinize yerleştiriniz”.

Hiç şüphe yok ki, insan kişiliğini geliştirme konusunda büyük etkiye sahip olan önemli şeylerden biri dostluktur. Halbuki insan oturduğu diğer insandan etkilenir. Şeriat, akıl, deneyim ve gerçeğin kanıtladığı gibi insanın düşüncesi, inancı, davranışı ve çalışması da dostundan etkilenir.

Üstelik, dine, vatana ve topluma yararlı olan kişiliğin önemi daha büyüktür. İşte Resûlullah (s.a.v), her ne zaman ihtiyacı olsa yanında bulunan Hz. Ebû Bekir’i kendisine bir yâren, bir arkadaş, bir sırdaş ve bir can yoldaşı edinmişti. İsra ve Miraç mucizesine karşı şaşkına dönen müşrikler Hz. Ebu Bekir (ra)’e giderler. “Muhammed bir gecede Kudüs’e gidip geldiğini söylüyor, ne dersin” derler. Hz. Ebu Bekir (ra), “Muhammed ne diyorsa doğrudur, ben bundan daha ötesinde söylediklerine, ona meleğin Allah’tan haber getirdiğine de inanıyorum” der.

Numan bin Beşir’in (r.a.) rivayet ettiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Müminler birbirlerini sevmek, birbirlerine şefkat göstermek ve iyilik yapmakta bir vücut gibidir. O vücudun bir uzvu hastalanırsa, diğer uzuvlar da hastalığın acısını duyar, uykusuzluk ve ateşine iştirak eder.”

Ayrıca sâlih insanların dostluğu dünyada ve ahirette büyük bereket ve fazilete sahiptir. Bu bağlamda Ebû Hureyre’den (r.a) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ’nın diğer meleklerden ayrı, sadece zikir meclislerini tespit etmek üzere dolaşan melekleri vardır. Allah’ın zikredildiği bir meclis buldular mı, o kimselerin aralarına otururlar ve diğer melekleri oraya çağırarak cemaatin arasındaki boş yerleri ve oradan dünya semasına kadar olan mesafeyi kanatlarıyla doldururlar. Zikredenler dağılınca onlar da semâya çıkarlar. Allah Teâlâ daha iyi bildiği halde onlara:

– “Nereden geldiniz?” diye sorar. Melekler de:

– Yeryüzündeki bazı kullarının yanından geldik. Onlar Sübhânallah diyerek ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan seni tenzih ediyorlar, Allâhü ekber diye tekbir getiriyorlar, lâ ilâhe illallah diyerek seni tehlil ediyorlar, elhamdülillâh diyerek sana hamdediyorlar ve senden istiyorlar, derler. (Konuşma şöyle devam eder):

– “Benden ne istiyorlar?”

– Cennetini istiyorlar.

– “Cennetimi gördüler mi?”

– Hayır, yâ Rabbi, görmediler.

– “Ya cenneti görseler ne yaparlardı?”

– Senden güvence isterlerdi.

– Benden neden dolayı güvence isterlerdi?”

– Cehenneminden yâ Rabbi.

– “Peki benim cehennemimi gördüler mi?”

– Hayır, görmediler.

– “Ya görseler ne yaparlardı?”

– Senden kendilerini bağışlamanı dilerlerdi.

Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurur:

– “Ben onları affettim. İstediklerini onlara bağışladım. Güvence istedikleri konuda onlara güvence verdim.

Bunun üzerine melekler:

– Yâ Rabbi, çok günahkâr olan falan kul onların arasında bulunuyor. Oradan geçerken aralarına girip oturdu, derler. O zaman Allah Teâlâ şöyle buyurur:

– “Onu da bağışladım. Onlar öyle bir topluluktur ki, onların arasında bulunan kötü olmaz”.

İyi dostluğun faydalarından, Allah’ı sevmek ve cenneti kazanmak için bir vesile olmasıdır. Ebû Hureyre’den, Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Adamın biri, bir başka köydeki (din) kardeşini ziyâret etmek için yola çıktı. Allah Teâlâ, adamı gözetlemek için onun yolu üzerinde bir melek görevlendirdi. Adam meleğin yanına gelince, melek:

– Nereye gidiyorsun? dedi. Adam,

– Şu (ileriki) köyde bir din kardeşim var, onun ziyaretine gidiyorum, cevabını verdi. Melek:

– O adamdan elde etmek istediğin bir menfaatin mi var? dedi. Adam:

– Yok hayır, ben onu sırf Allah rızası için severim, onun için ziyaretine gidiyorum, dedi. Bunun üzerine melek:

– Sen onu nasıl seviyorsan Allah da seni öylece seviyor. Ben, bu müjdeyi vermek için Allah Teâlâ’nın sana gönderdiği elçisiyim, dedi”.

Dostlar; Kıyamet Günü’nde birlikte haşrolurlar. Enes bin Malik’ten şöyle dediği rivayet olunmuştur: Bir bedevi Resûlullah’a:

– Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu. Efendimiz:

– “Kıyamet için ne hazırladın?” buyurdu.

– Allah ve Resûlünün sevgisini hazırladım, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

– “O halde sen, sevdiğin ile berabersin” buyurdu. Bunun üzerine Enes “Ben de Allah ve Resûlünü ve Ebû Bekir ile Ömer’i seviyorum. Onların amelleri gibi amel edemediysem de onlarla beraber olmayı umuyorum” demiştir.

İmam Şafii (r.a) bir şiirinde şöyle demiştir.

Salihleri severim onlardan değilsem de

Şefaatlerine ulaşmak için herhalde.

Nefret ederim günah tüccarlarından

Her ne kadar bizde de bulunsa aynı maldan.

Salihlerin dostluğu da Allah’ı hatırlatır ve dünyada ve ahirette iyiliklere vesile olur. İbn Abbas (r.a) dedi ki: “Ya Resûlallah, kimlerle oturmamız daha hayırlıdır?” Resûlallah şöyle buyurdu: “Görünüşü Allah’ı hatırlatan, konuşması ilminizi ziyadeleştiren, ameli ahreti hatırlatan kişiyle oturun”.

Gerçek dost ayna gibidir, iyiliği teşvik eder ve kötülük yapmaktan uyarır. Allah Teâlâ “Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır” buyurmuştur. Enes’ten (r.a) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Din kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et”. Bir adam:

– Ya Resûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zâlimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz? dedi. Peygamberimiz:

 “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir” buyurdu.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: “Seni topraktan, sonra spermden yaratanı, sonunda da seni insan kılığına koyanı mı inkâr ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah’tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: “Maşallah! Kuvvet ancak Allah’a mahsustur!” demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın” dedi. Derken onun serveti kuşatılıp yok edildi. Böylece, bağı uğruna yaptığı masraflardan ötürü ellerini ovuşturup kaldı. Bağın çardakları yere çökmüştü. «Ah, diyordu, keşke ben Rabbime hiçbir ortak koşmamış olsaydım»”.

Gerçek dostluk hakkında şair şöyle der:

Gerçek kardeşin, seninle birlikte olan insandır

Seni kurtarmak için kendisine zarar verebilendir.

İyi dost, dinî ve ahlaki açıdan iyi davranışlara sahip, yaşantısıyla, ilmiyle, edebiyle, takvasıyla örnek olan ve her hâlükârda çevresine faydası dokunan kimsedir. Kötü dost ise çirkin davranışları, günahta ısrar edişi, gıybet ve dedikodu gibi zemmedilen fiilleri işleyişiyle etrafına hem dinî hem de dünyevi bakımdan zararı dokunan kimsedir. Allah Teâlâ “Derken birbirlerine yönelip sorarlar. İçlerinden biri der ki: “Benim bir arkadaşım vardı”. Derdi ki: Sen de (dirilmeye) inananlardan mısın? Biz ölüp kemik, sonra da toprak haline geldiğimiz zaman (diriltilip) cezalanacak mıyız? (O zât, dünyada geçmiş olan hâdiseyi bu şekilde anlattıktan sonra Allah Teâlâ orada bulunanlara) Siz işin gerçeğine vâkıf mısınız? dedi. (İşte o zaman konuşan baktı, arkadaşını cehennemin ortasında gördü. “Yemin ederim ki, sen az daha beni de helâk edecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı, şimdi ben de (cehenneme) getirilenlerden olurdum” dedi. Birinci ölümümüz hariç, bir daha biz ölmeyecek miyiz? Yalnız ilk ölümümüz, başka ölüm yok ve biz azâba da uğratılmayacağız!”  Şüphesiz bu, büyük kurtuluştur. Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışsınlar” buyurmuştur. Resûlullah (s.a.v) arkadaş seçiminin önemine binaen şöyle bir benzetmede bulunur: “İyi arkadaşla kötü arkadaş misk taşıyan kimse ile körük üfüren kimse gibidir. Misk taşıyan ya sana onu ikram eder yahut sen ondan (miski) satın alırsın ya da ondan güzel bir koku duyarsın. Körük üfüren kimse ise ya elbiseni yakar ya da ondan kötü bir koku duyarsın!”

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanmayı dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Biz tüm kötü insanların arkadaşlığından dikkat etmemiz ve onlarla kaynaşmamamız gerekir. Allah Teâlâ buyurdu ki “Oysa Allah size Kitapta (Kur’an’da) “Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın, aksi halde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirmiştir. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır”.  Ve başka bir ayette “Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma” buyurmuştur. Peygamber efendimiz hadisi şerifte şöyle buyurdu: “Kişi dostunun dini üzeredir. Bu yüzden her biriniz, kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin” ve diğer bir hadiste “Ancak mümin birisiyle arkadaşlık et; yemeğini de ancak müttaki insan yesin” buyurdu.

Şunu vurguluyoruz ki, iyi dostluk aracılığıyla kişiliği yapmak; tüm toplumun birlikte yapması gereken ortak bir sorumluluktur. Peygamber Efendimiz: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz elinizin altındakilerden sorumlusunuz.  Yönetici bir çobandır. Erkek, aile halkının çobanıdır. Kadın, kocasının evi ve çocukları için çobandır.  Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlık yaptıklarınızdan sorumlusunuz” buyurmuştur. Aile, okul, cami ve diğer eğitim ve medya kuruluşları aracılığıyla çocukları korumak ve gençleri aşırılık yanlısı ideolojiden, yıkıcı ve aldatıcı gruplardan kurtarmak için birleşmemiz gerekir. Allah Teâlâ “Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” buyurmuştur. Peygamber efendimiz “Allah, her çobanı üzerine aldığı işten sorguya çekecektir Nihayet bir erkeğe aile fertlerinden dolayı sorguya çeker” buyurdu.

Ey Allah’ım, bize iyi bir dostluk nasip eyle ve meyvesini gerçekleştir ya Rab!

* * *

Veda Haccı’ndan Alınacak Dersler

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de:

“الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمْ الإِسْلامَ دِينًا”

Bugün, size dininizi bütünledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, din olarak sizin için İslam’ı beğendimbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Muhakkak ki, Yüce Allah; Resûlullah’ı hidayet ve hak diniyle, insanları karanlıktan aydınlığa çıkarmak ve bu dünyada ve ahirette de kurtuluş ve mutluluk yollarını göstermek için gönderdi. Resûlullah, yüce ahlaklara ve faziletlere çağırıp Allah’ın mesajını en iyi şekilde iletti ve hayatı boyunca kavli, fiili veya takriri ile insanlığın değerlerini yerleştirdi.

Allah Teâlâ; Hz. Peygamber Efendimize İslam’ın beşinci şartını yerine getirmek için izin verdiğinde, Hz. Peygamber o zamanda insanlığın bildiği en büyük kalabalık içinde Arafat’ta kayalar yanında vukuf yaptı. Sahabelerine ve tüm ümmetine haccın gereken işlerini açıklamaya ve hayatı boyunca sağlamlaştırmak istediği insanlık ve ahlakın değerlerine çağırmaya başladı. Veda hutbesi, tüm insanlığa hayat yöntemi addedilen çok önemli dersler kapsamıştır.

Şüphesiz bu derslerden, tüm insanlar arasında adalet ve eşitlik ilkesini kökleştirmektir. Resûlullah şöyle buyurdu “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur”. Resûlullah bize üstünlük ölçüsünün sadece Allah’a karşı gelmekten sakınma ve sâlih amele göre olduğunu bildirmiştir. Zira Allah Teâlâ “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır” buyurmuştur. Dolayısıyla tüm insanlar sınıf veya ırk ayrımı olmadan, haklar ve görevler bakımından eşittir. Adalet ve eşitliğin sağlandığı durumlarda insanlar arasında güven, birlik, beraberlik, dayanışma olur. Allah Teâlâ “Konuştuğunuzda, akraba bile olsa sözünüzde adil olun” diğer bir ayette “Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” ve yine diğer bir ayette “Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun” buyurmuştur.

Her Müslüman’ın bir başka Müslüman’a kanı, malı ve ırzı haramdır. Abdurrahman ibnu Ebi-Bekre (radıyallahu anh) babasının şöyle dediğini bildirdi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem devesinin üzerine oturdu ve devenin dizginlerini bir adam tuttu. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

-“Bugün hangi gündür?” diye sordu. Biz, bugünü başka bir isimle isimlendirecek diye zannederek sustuk. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

-“Bugün Kurban günü değil midir?” buyurdu. Biz, evet, dedik.

-“Bu ay hangi aydır?” diye sordu. Bu ayı başka bir isimle isimlendirecek diye zannederek biz sustuk. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

-“Bu ay Zilhicce ayı değil midir?” buyurdu. Biz, evet, dedik. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

-“Sizin kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız tıpkı bu gününüzün, bu ayınızın ve bu beldenizin (Mekke) haram kılındığı gibi birbirinize haram kılınmıştır. Burada bulunan bulunmayana bildirsin, bunu tebliğ etsin. Umulur ki burada bulunup ta sözümü işiten, kendisinden daha anlayışlı birine bunu tebliğ etmiş olur” buyurdu.

İşte bu durumda Peygamber Efendimiz sahabelerin dikkatini çekti ve kan, mal ve namus dokunulmazlığını gösteren bu güzel sözlerle akıllarını uyandırır. İslam tüm insanların barış ve güven içinde huzurlu bir hayat yaşamalarını ister. Efendimiz veda hutbesinde cinsiyet, renk veya din ne olursa olsun, insanlar kendileri arasında ayrım olmadığını pekiştirir, çünkü Şeriat bunu her insana garanti eder. Bu hususta Allah Teâlâ “Allah’ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah’ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız” ve diğer bir ayette de “Kim bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse (ölümden kurtarırsa) bütün insanları diriltmiş gibi olur” buyurmuştur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem veda hutbesi sonunda kan haramlığı ile ilgili bir uyarıda bulunarak şöyle buyurdu: “Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız”.

İslam, cana saldırmayı yasakladığı gibi, mala herhangi bir şekilde saldırmayı da yasakladı. Allah Teâlâ “Ey İnananlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin, haram ile nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz ki size merhamet eder” ve diğer bir ayette “Aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin; bildiğiniz halde günaha girerek insanların mallarından bir kısmını yemek için onu hakimlere aktarmayın” buyurmuştur. İşte genel olarak İslam dini, malı korumak için hırsızlığı haram kılarak şöyle caydırıcı bir ceza koydu: Allah Teâlâ “Erkek hırsız ve kadın hırsızın, yaptıklarından ötürü Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak, ellerini kesin. Allah Güçlü’dür, Hakim’dir” buyurmuştur. Yine de İslam dinimiz, topraklara herhangi bir biçimde saldırmayı yasakladı. Bu bağlamda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim bir karış miktarı bir yere haksız olarak zulümle sahip olursa, o yerin yedi katı boynuna geçirilir.”

İslam, namusa saldırmayı ya da herhangi bir şekilde kötüye kullanılmasını yasakladı. Allah Teâlâ “Sakın zinaya yaklaşmayın; doğrusu bu çirkindir, kötü bir yoldur” buyurmuştur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yedi helâk ediciden kaçının!“. Sahâbîler “Ey Allah’ın Resûlü! Bunlar nelerdir? diye sordular. Hz. Peygamber’in buyurduğu yedi şeyden şudur: “evli, namuslu ve hiçbir şeyden haberi olmayan kadınlara zina isnat etmektir”. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; genel olarak sövmeyi ve hakaret etmeyi yasaklayıp fâsıklık saymıştır. Hadisi şerifte “Müslümana sövmek fâsıklık, onunla savaşmak küfürdür”.

Alınacak önemli derslerden de Hz. Peygamberin beraberlik ve birliğe çağırıp ayrılıktan uyarmasıdır. Veda hutbesinde “Ey insanlar! Muhakkak ki şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dinimizi korumak için bunlardan da sakınınız…” buyurdu. İşte bundan dolayı birbirimizden ayrılmayıp birlik olmalıyız. Allah Teâlâ “Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın” buyurdu ve diğer bir ayette “Allah’a ve Peygamberine itaat edin; çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider” buyurmuştur.  Bilelim ki, dinimizin ayrılma ve bölünme ile hiçbir ilişkisi yoktur. Allah Teâlâ “Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur” buyurmuştur. İslam beraberlik ve birliğe çağırıp çatışma ve ayrılmayı yasaklar.

Yüce Allah’ın Kitabı’na ve Peygamber’in Sünnetine tutunmanın gerekliliği de alınacak derslerdendir. Halbuki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Peygamberinin sünnetidir”. Allah’ın Kitabı şüphesiz ebedi mucizedir, zira geçmişte ve gelecekte onu batıl kılacak yoktur. Kur’an-ı Kerim ne kadar zaman geçse geçsin hiç değişmez. Allah Teâlâ “Ey İnananlar! Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanmışsanız onun halini Allah’a ve Peygambere bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibariyle en güzeldir” buyurmuştur. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’ ve Sünnet’e tutunmak iman işareti ve takva kanıtıdır. Allah Teâlâ “Hayır; Rabb’ine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar” buyurmuştur.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanmayı dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Hiç şüphesiz veda hutbesi insan hakları korunmasına ilişkin ilk evrensel bildiridir, çünkü bu hutbe insanın saygınlığını koruyan ve güvenliğini sağlayan insani değerleri içerir. Bu hutbeden alınacak önemli derslerden de kadının İslam’daki yeri değeridir. Peygamber Efendimiz kadına iyi bakmayı tavsiye edip önemini ve yerini bildirdi. Bu konuda Resûlullah’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Şunu bilin ki, sizin kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır”.

İslam, anne, kardeş veya eş olsun kadını onurlandırarak onu koruyan ve dünyada ve ahirette de mutluluğunu sağlayan haklarını da verdi. Bir adam Resûlullah’a gelerek:

«– Ey Resûlullah! Kendisine en iyi davranmam gereken kimdir?» diye sordu. Resûlullah:

«–Annen!» buyurdu. O sahâbî:

«–Ondan sonra kimdir?» diye sordu. Efendimiz:

«–Annen!» buyurdu. Sahâbî tekrar:

«–Ondan sonra kim gelir?» diye sordu. Efendimiz yine:

«–Annen!» buyurdu. Sahâbî tekrar:

«–Sonra kim gelir?» diye sorunca Resûlullah bu sefer:

«–Baban!» cevabını verdi.

Başka bir hadiste Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

Herkimin üç tane kızı olur da onlara sabreder ve malından onları yedirir, içirir ve giydirirse, (bu kız evlâtlar) kıyamet günü cehenneme karşı onun için perde olurlar”. Diğer bir rivayette de Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kim ki, üç kız yetiştirir veya üç kız kardeş yetiştirir ya da iki kız veya iki kız kardeş edepleriyle yetiştirir de ihsan ederse kıyamet günü o kimseyle ben, orta parmağı ile baş parmağını yan yana getirip aralarını açıp kapayarak işaret ederek şöyle yanyana bulunacağız” buyurdu. Ebu Hüreyra’dan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Size kadınlar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim. Çünkü kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri kısmı üst tarafıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın, kendi hâline bırakırsan da sürekli olarak eğri kalır. Onun için kadınlar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim”. Hadiste geçen “kadınlar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim ifadesi her şey kapsayarak erkeğin kadınla iyi bir şekilde davranmasını gerektirir.

Hepimiz bütün insanlığın iyiliğini bir araya getiren bu asil değerleri uygulamaya ihtiyacımız vardır. Zira dinimizin bu faziletli değerleri insanlık tarihinde uzun bir yol kat etmiş, insan hakları kurallarını oluşturmuş ve insanın temel ve ahlaki ilkelerini ortaya koymuştur. Eğer insanlar onu düşünüp ona göre hareket ederlerse, mutlaka dünyada ve ahirette mutluluğa ulaşmalarına sebep olur.

Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur! Şüphesiz ki, Sen hem işitir hem bilirsin ve tövbemizi kabul buyur, çünkü tövbeleri daima kabul eden, merhametli olan ancak Sensin!

* * *