Hicretinden Alınan Dersler

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de: “İman edenler, hicret edenler, Allah yolunda cihad edenler; şüphesiz bunlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendirbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Resûlullah’ın (s.a.v) Mekke’den Medine’ye hicreti, insanlık tarihinin seyrini değiştiren büyük tarihsel bir olaydır. Biz hicretin toplum ve medeniyetlerin gelişmesine katkıda bulunan tüm anlamlarını çağırmaya acil bir ihtiyacımız vardır. Hicret hak ile batıl arasında bir mücadele olup adalet, eşitlik ve inanç özgürlüğü temelleri üzerine sivil bir devlet kurmayı hedefleyen olumlu bir dönüşüm oluşturmuştur. Ayrıca insan onurunun korunması, bir arada yaşama ve tek bir vatan çocukları arasındaki sosyal uyumun temelini sağlamlaştırmak ve farklı anlarıyla ekonomik faaliyete katılmak için önemli bir etkendi. Peygamber (s.a.v), çeşitli esaslar üzerine devleti kurmuştur. Bu esaslardan şunlardır:

Mescidin inşa edilmesi: Peygamber Efendimiz Medine’ye gelince ilk iş olarak bir mescidin inşa faaliyetlerine başladı. Şüphesiz insanın Yaratıcı’sı ile olan ilişkisi her şey için emniyet valfidir. Doğru dindarlık; inşa edip yıkmayan dengeli kişiliğin yapımında en önemli faktörlerdendir. Mescit her şeyden önce bir ibadet yeridir. Ancak toplumda değerleri kökleştiren bilimsel ve sosyal mesajı vardır.

Ekonomik yapı: Güçlü bir ekonomi, devletin temellerinin en önemlisidir. Güçlü ve istikrarlı ekonomi, devletlerin yerel ve uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmelerini destekler, ayrıca vatandaşlar için iyi bir yaşam temin eder. Ekonomi zayıfladığında yoksulluk, hastalıklar yayılır, krizler ve cinayetler de çoğalır. Yine de ekonomisi zayıf olan devlet, hiç bitmeyen anarşiye sokmak isteyen düşmanlar için bir fırsat olur.

Bu nedenle, Hz. Peygamber (s.a.v), Medine’nin; halkın ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak, kendisini savunmak ve gerçek İslam dininin emrettiği barış, güvenlik ve kâinatın imarını kapsayan mesajını gerçekleştirmek için güçlü ekonomiye sahip bir toplum olmasını isterdi. Peygamber Efendimiz Medine’de meşru bir kazanım ve ticaret kaynağı olmak üzere büyük bir çarşı ve bir de zanaat ve meslek erbabına özel bir merkez kurmak için gayret gösterdi ve Peygamberimiz tarafından kurulan bu çarşıya Elmenâhe çarşısı denilirdi. Resûlullah (s.a.v) Medine için bir pazar kurmak isteyince önce Benû Kaynuka’ pazarına geldi. Arkasından da Medine pazarına gitti. Sonra da (halka) “işte burası sizin pazarınızdır” buyurdu. Büyük Muhacirler de çeşitli ticaret faaliyetlerine katılarak Ensarlardan yardım almayı kabul etmediler. Abdurrahmân ibn Avf rivayetine göre, Muhacirler Medine’ye geldikleri zaman Resûlullah (s.a.v), Abdurrahmân ibn Avf ile Sa’d ibnu’r-Rabî’ arasında kardeşlik kurdu. Sa’d ibnu’r-Rabî’, Abdurrahmân’a hitaben: “Ben mal yönünden Ensâr’ın en zenginiyim. Malımı iki kısma böleyim. Benim iki kadınım var. Bak düşün! Onlardan hangisi senin hoşuna giderse onun ismini bana şöyle de ben onu boşayayım. Boşayacağım o kadının iddeti geçince sen onunla evlenirsin” dedi. Abdurrahmân ibn Avf da Sa’d’a: “Allah ehlini ve malını sana mübarek eylesin! Ticâret yapılan çarşınız nerde bana söyle?” dedi.

Gıdasını, giyimini, ilacını ve silahını üretemeyen ümmetler ne saygınlık ne irade ne de bir şey elde edebilir. Bunun için şöyle derler: “iyilik yaptığın kişiye emir, vazgeçtiğin kişiye eşit ve muhtaç olduğun kişiye esir olursun”. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Üstteki el, alttaki elden daha hayırlıdır”. Yine de şöyle buyurur: “Veren el ise, alan elden elbette ki hayırlıdır”. Hiçbir şüphe yok ki bu durum; milletler, kurumlar, aileler ve bireyler için de geçerlidir. Bu nedenle hiç kimse malın yaşam, gelişim ve saygınlık için önemini inkâr edemez. Şair Ahmed Şevkı şöyle der:

İnsanlar bilgi ve mal ile krallıklarını kurarlar

Cehalet ve azlık üzerine kurulan bir krallık yoktur.

Peygamber Efendimiz, bu muameleleri düzenleyen kuralları belirleyerek alışveriş konusunda müsamaha göstermeyi teşvik etmiştir.  Hadis-i şerifte “Satışta, alışta ve borcunu istemekte kolaylık gösteren kimseye Allah rahmet etsin” buyrulmaktadır. Doğruluğun olmadığı yerde güven de olmaz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmaktadır: “Güvenilir ve dürüst tacir peygamberlerin, sıddıkların ve şühedânın yanı başındadır”. Ayrıca Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem Karaborsacılığı yasaklayıp şöyle buyurdu: “Pahalanması için, kim bir yiyecek maddesini kırk gün saklarsa, o, Allah’tan yüz çevirmiştir, Allah da ondan yüz çevirmiştir”. Resûlullah alışveriş işlemini bizzat takip edip insanları daha iyi olana yönlendirirdi. Ebû Hureyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem pazarda bir buğday sergisine uğradı. Elini buğday yığınının içine daldırdı, parmakları ıslandı. Bunun üzerine satıcıya:

– “Ey zâhîreci! Bu ıslaklık nedir?” buyurdu. Adam:

– Ey Allah’ın Resûlü! Yağmur ıslattı, dedi. Resûl-i Ekrem:

– “İnsanların görüp aldanmaması için o ıslak kısmı ekinin üstüne çıkarsaydın ya! Kim bizi aldatırsa, bizden değildir” buyurdu.

Medine Sözleşmesi: Peygamberimiz hicretten sonra güçlü bir devlet kurabildi ve bu devletin temellerini Medine’de attı. Resûlullah sadece Muhacirler ile Ensarlar arasında kardeşlik kurmakla yetinmeyip hak ve sorumlulukları belirleyen Medine sözleşmesini de yaptı. Medine sözleşmesine dikkatle baktığımız zaman Hz. Peygamber’in (s.a.v) Allah’ın kendisine talim ettiği siyaset ile insanlığın temel sorunlarını çözecek esasları ve insanî değerleri asla göz ardı etmeyen bir anayasa hazırladığını görüyoruz. Bu yüzden denilebilir ki, Resûlullah (s.a.v) aynı zamanda insanlığa hizmeti ve güvenliği esas alan bir devlet kurmayı başaran ve sosyal bir toplum meydana getiren benzersiz ve güçlü bir devlet adamıydı. Resûlullah bu sözleşmede Yahudilere güvenlik, barış, özgürlük ve ortak savunma konusunda Müslümanların sahip oldukları tüm hakları vermiştir. Medine sözleşmesinin önemli maddelerinden şunlardır: “Yahudiler mü’minler gibi savaş devam ettiği sürece savaş masraflarını kendileri karşılamak mecburiyetindedirler”, “Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir” ve “Müslümanlar ve Yahudiler arasında, Medine’ye saldıracak kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır”.

Bu demek ki İslam’da sivil devlet hem Müslümanları hem de Müslüman olmayanları da ihtiva eder. Tüm hak ve görevleri koruyan toplumsal kurallara uymak şartıyla bize neyse onlara da olur. Bu şartların başında, barış ve haksız yere saldırmamak, insanlar arasındaki ilişkiyi düzenleyen sosyal sözleşmenin (Anayasa) maddelerini ihlal etmemek de gelir.

Tüm insanlar arasında barış içinde birlikte yaşama değerine uymak dini bir farzdır ve insanın yaşadığı gerçeğin gerektirdiği toplumsal bir zorunluluktur. Bu da herkes din, ırk veya başka bir şeyin ayrımcılığı olmaksızın aynı hak ve sorumluluklara sahip olan tek vatan evlatları hissini uyandırmadan gerçekleşmez.  Allah Teâlâ “Dinde zorlama yoktur. Artık, doğru olan yanlış olandan kesin olarak ayrılmıştır” buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz ve sahabeleri de kimseyi İslam dinine girmek için zorlamadılar, bir kilise ya da başka bir ibadet yerini yıkmadılar. Tarih boyunca Müslümanlar İslam’ın inanç özgürlüğünü sağladığını bildikleri için tüm ibadet yerlerine hürmet gösterirlerdi. Hiç kimse bu insanlığın çeşitliliği ve farklılığı değiştirme gücüne sahip değildir, çünkü ilahi iradenin aksi olacaktır. Bu bağlamda Allah Teâlâ “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” buyurmuştur. Haklara, görevlere ve ibadetlere hürmet göstermek devletin kurulması için temel bir şeydir.  Her ümmetin kutsal gördüğü bir inancı ve ilkeleri vardır. İslam diğer dinlere uyan insanlara zarar vermemizi yasakladı. Zira dinler insanları mutlu etmek için gelmiştir.  Allah Teâlâ “Allah’tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilgisizce, düşmanca Allah’a söverler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini câzip gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. Artık O ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir” buyurmuştur.

İslam Müslümanların kalplerinde Müslüman olmayanlarla iyilik ve iyi komşuluk temelini attı. Metinler açık bir şekilde bu temeli teyit etmek için geldi, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah din uğrunda sizinle savaşmayan sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı yasak kılmaz; doğrusu Allah adil olanları sever”.

İslam yine de Müslümanların gayrimüslimlere iyi muamele etmelerini emredip onlarla en güzel şekilde konuşmayı teşvik etti. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Zulme batmış bulunduklarından dolayı kendileriyle iyi münâsebet kurulması mümkün olmayanları dışında Ehl-i kitap ile en güzel yolla mücâdele edin. Onlara şöyle deyin: “Biz, bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim ilâhımız da sizin ilâhınız da tek olan Allah’tır. Biz, yalnız O’na boyun eğen Müslümanlarız”.

Bilelim ki Medine Sözleşmesi, insan saygınlığını korumak ve medeniyetleri geliştirmeyi hedefleyen ulusal çabaları birleştirmek için alınacak bir örnek idi.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Muhakkak ki vatanın değeri ve önemi büyüktür. Vatanı sevip savunmak insanın yaratılışından gelen bir histir ve tüm semavi dinlerin teyit ettiği bir görevdir.  Vatan için savaşmak, mücadele etmek ve her koşulda savunmak vatan sevgisini gösterir. Dinimiz de vatan sevgisinin önemini belirtmiştir. Peygamber Efendimiz vatan sevgisi konusunda en iyi örnek verdi. Peygamber’in hicretten sonra vatanı olan Mekke’ye duyduğu hasreti dile getirişini delil olarak veriyor. Nitekim Hazret-i Peygamber, Mekke’ye hitaben şöyle buyurdular: “Sen ne hoş beldesin. Seni ne kadar seviyorum! Eğer kavmim beni buradan çıkmaya mecbur etmeseydi, senden başka bir yerde ikâmet etmezdim”. Hicretten sonra dua ile Rabbi’ne şöyle teveccüh buyurmuştu: “Allah’ım! Bize, Mekke’yi sevdiğimiz gibi Medine’yi de sevdir”.

Din ile devlet arasındaki ilişki zıtlık değil bütünleşme olup vatanı savunmak yapılması gereken ortak ilkesidir. İstikrarlı bir güvenlik olmadan istikrarlı bir ekonomi gerçekleşmez. Vatanı savunmak, korumak ve uğruna can feda etmek, toprağında ve seması altında yaşayan herkes için dini ve milli bir görevdir. Vatan sevgisi yalnızca duygularla gerçekleşmez, ama topluma ve bireye yararlı ve iyi davranışlar yapmakla gerçekleşir. Bundan dolayı vatanın güçlü ve onurlu bir şekilde devam etmesi için fedakârlık yapılmalıdır.

Gerçek vatanseverlik sadece yükseltilmiş sloganlar ya da tekrarlanan ifadeler değil, vatanseverlik inanç, davranış ve çalışmadır. Vatanseverlik; hayat sistemi olup vatana karşı duran zorlukları hissetmek, uğrunda can vermek için hazır olmak demektir. Dolayısıyla Allah’a verdikleri sözlerinde duran ve Allah yolunda ve vatan uğrunda can veren adamlara ne mutlu!

Ey Allah’ım, Mısır’ı, halkını, ordusunu ve polisini kötülüklerden koru ve ülkemizi hainlerin hilelerinden ve bozguncuların bozgunculuğundan muhafaza eyle!

* * *