Önemli Haberler

Kur’an-ı Kerim’de Ahlaki Değerlerin Önemi

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا

 “Doğrusu bu Kurân en doğru yola götürür ve yararlı iş yapan müminlere büyük ecir olduğunu müjdeler”. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Şüphesiz ki Kur’an-ı Kerim’in büyüklük yönleri hiç sayılmaz. Kur’an-ı Kerim Allah’ın güçlü ipi, hikmet dolu mesajı, apaçık nuru ve doğru yoludur. Onu geçmişte ve gelecekte batıl kılacak yok, onun ilmine âlimler doymaz ve onun mucizeleri hiç bitmez. Kur’an’a göre konuşan doğru konuşur, ona göre çalışan ecir alır, ona göre hüküm veren adaletli olur ve onun için çağıran da doğru yola erişir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sana her şeyi açıklayan ve Müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, rahmet ve müjde olarak Kuran’ı indirdik”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık”.

Kur’an-ı Kerim’in büyüklük yönlerinden biri; insanın davranışlarını düzenleyen değerler, ilkeler ve kurallar aracılığıyla bireylerin ve ulusların hayatında ahlaki yapıya önem vermesidir. Bu değerler birbirine bağlı bir toplumun temelini atar. Bu toplumda temiz ruhlar ve duru kalpler vardır ki sahipleri kendi aralarında dürüstlük, doğruluk, merhamet ve adalete göre davranırlar. Ahlaki toplumda her biri insanlar arasında farklılık hikmetine ve barış içinde bir arada yaşamaya inanır, diğerine saygı gösterir ve dünyayı din yoluyla geliştirmek için gayret eder. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey insanlar! Doğrusu ‘Biz’ sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah bilendir, haberdardır”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Rabbin dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, onlar ihtilafa devam edeceklerdir” ve yine de Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O’dur”.

Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini düşünen kişi, Kur’an’ın çağırdığı ahlaki değerlerin, vazgeçilecek bir eğlence olmayıp zamanın değişmesi ile değişmeyen sabit olduğunu bilir. Bu ahlaki değerlerin Peygamber’in kendi hayatında uyguladığı, teşvik ettiği ve çağırdığı bir hayat yöntemi olması büyük önemine kanıt olarak yeterlidir. Müminlerin annesi Hz. Aişe’nin (radıyallahu anha) kendisine Hz. Peygamber’in ahlakını sorduklarında Peygamber’in çeşitli ahlaklarını saymayıp onun ahlakı Kur’an olduğunu cevap vermekle yetindi. Sa’d b. Hişam rivayet ettiğine göre, “Ve şüphe yok ki sen çok büyük bir ahlâka sahipsin” ayeti ile ilgili olarak, “Ey Müminlerin annesi bana, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlakından bahset” dedim. O da: “Sen, Kur’an okumuyor musun?” dedi. Ben de: “Evet” dedim. O da: “Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlakı Kur’an idi” dedi. Hz. Aişe’nin bu şekilde cevap vermesi; içindeki inançlar, yasalar, ibadetler ve işlemlerle Kur’an’ın aslında insanın ahlaki bir yapıya sahip olmasına güçlü bir çağrı olduğunu vurgular ve Peygamber’in tüm hayat işlerinde ideal bir örnek olduğunu gösterir.

İnsanın insanlığına saygı duymak ve haysiyetini korumak kesinlikle önemli değerlerdendir. Kur’an’da Yüce Allah iman eden kişinin alay etme, küçümseme, kötü zan gibi insanların duygularına zarar verecek her şeyden uzak durmasını emreder. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın; birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın; inandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir addır. Tevbe etmeyenler, işte onlar zalimlerdir”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin; hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz; Allah’tan sakının, şüphesiz Allah tevbeleri daima kabul edendir, acıyandır”. Kur’an-ı Kerim kalbin temiz ve tüm kötülüklerden korunmuş olmasını ve başkaları hakkında kötü zanda bulunmaktan sakınmayı emreder. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onu işittiğiniz zaman, erkek kadın müminlerin, kendiliklerinden hüsnü zanda bulunup da: ‘Bu apaçık bir iftiradır’ demeleri gerekmez miydi?”.

Kur’an-ı Kerim’in sağlamlaştırmak istediği değerlerden de: iş birliği, dayanışma ve merhamettir. Kur’an-ı Kerim; tüm gruplarıyla toplumun iyilik ve takva üzerine yardımlaşmasını emreder. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İyilik ve Allah’a karşı gelmekten sakınma üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın”. Toplumun çocukları arasındaki yardımlaşma devletin güç etkenlerinden biri olup herkes için sosyal güvenliği gerçekleştirir. Her insanın sağlamaya ve karşılamaya çalıştığı ihtiyaçları vardır. Toplumda dayanışma ruhu yayıldığı zaman insan bu ihtiyaçlar konusunda içi rahat ve mutmain olur. O da elinden geldiğince topluma yardım etmeye çalışır. Şair demiş ki: “Arap olsun acem olsun insanlar birdir, farkında olmasalar da birbirlerine hizmet ederler”.

Peygamber Efendimiz birçok hadiste yardımlaşma değerine yöneltmiştir. Hadis-i şerifte şöyle buyurdu: “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” Başka bir hadiste de Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin kıyamet gününde ayıp ve kusurunu örter.”

Düşünmek ve akıl yürütmek önemli değerlerdendir. Cenâb-ı Hak, kullarının göklerdeki ve yerdeki sınırsız hükümranlık ve nizam hakkında düşünmelerini emredip düşünen kullarını da övmüştür. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Göklerin ve yerin hükümranlığına bakmadılar mı?”. Yüce Allah bizim için derin düşünme ve tefekkür etme kapılarını açmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yükselten, Allah’tır”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “De ki: ‘Söyleyin: Eğer Allah gündüzü üzerinize kıyamete kadar uzatsaydı, Allah’tan başka hangi tanrı, içinde istirahat edeceğiniz geceyi size getirebilir? Görmez misiniz?’”. Yüce Allah kendi nefislerimizin yaratılış incelikleri hakkında düşünmemizi emrederek şöyle buyurur: “Onlar, kendi nefisleri hakkında hiç düşünmediler mi?”. Yine de Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefislerinizde de öyle. Görmüyor musunuz?”.

Böylece Kur’an-ı Kerim insana fayda sağlayan her şey hakkında düşünme kapısını açar ve bu düşünme Sahabeler ve Tabilerin öğrendiği bir ibadettir. Ebû’d-Derdâ (radıyallahu anh) “Bir saat tefekkür etmek bir gece namaz kılmaktan daha iyidir” dedi. Vehb b. Münebbih de “İnsan düşündükçe anlar, anladıkça da bilir ve bildikçe kesinlikle çalışır” dedi.

Başkalarına saygı ve diyalog kurma değeri, Kur’ân’ın ayetlerinin birçoğunda insanların hayatında önemli olduğu gösterildi. Diyalog, Allah’ın peygamberlerin Risâletleri tebliğ etmelerinde bir yöntem olarak belirlediği bir üsluptur.  Halbuki İslam, inanç özgürlüğüne inanan bir dindir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Dinde zorlama yoktur; Artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır”. Allah’ın peygamberi Nuh (aleyhisselam), uzun müddet halkına davet ederken onlara şöyle diyordu: “Ey milletim! Rabbimin katından bir delilim bulunsa ve bana yine katından bir rahmet vermiş de bunlar sizden gizlenmiş olsa, söyleyin bana, hoşlanmadığınız halde zorla sizi bunlara mecbur mu ederiz?”.

Hz. İbrahim’in (aleyhisselam) zorba kral ile rasyonel diyalog çerçevesinde tartışması, Kur’an-i Kerim’de şöyle tasvir edilir: Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah kendisine mülk verdi diye İbrahim ile Rabbi hakkında tartışanı görmedin mi? İbrahim: ‘Rabbim, dirilten ve öldürendir’ demişti. ‘Ben de diriltir ve öldürürüm’ dedi; İbrahim, ‘Şüphesiz Allah güneşi doğudan getiriyor, sen de batıdan getirsene’ dedi. İnkâr eden şaşırıp kaldı. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez”. Hz. Musa (aleyhisselam) da Firavun ile olan tartışmasında aynı yönteme göre hareket etti.  Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Firavun, ‘Âlemlerin Rabbi de nedir?’ dedi. Mûsâ, ‘O, göklerin ve yerin ve her ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir. Eğer gerçekten inanırsanız bu böyledir’ dedi. Firavun, etrafındakilere ‘dinlemez misiniz?’ dedi. Mûsâ, ‘O, sizin de Rabbiniz, geçmiş atalarınızın da Rabbidir’ dedi. Firavun, ‘Bu size gönderilen peygamberiniz, şüphesiz delidir’ dedi. Mûsâ, ‘O, doğunun da batının da ve ikisi arasındaki her şeyin de Rabbidir. Eğer düşünüyorsanız bu, böyledir’ dedi. Firavun, ‘Eğer benden başka bir ilâh edinirsen, andolsun seni zindana atılanlardan ederim’ dedi.”

Kur’an-ı Kerim’in diyalogun değerini yerleştirmesinde, insani gelişmeye bir davet vardır. Diyalog; tek taraflılık, ırkçılık ve kibirliliği reddetmeye ve rengi, dini ya da ırkı ne olursa olsun başka insana saygı göstermeye çağırır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “And olsun ki, biz Âdemoğullarını onurlandırdık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey İnsanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’ın ve akrabanın haklarına riayetsizlikten de sakının. Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir”.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman kardeşlerim!

Kur’an-ı Kerim’in çağırdığı ahlaki değerlerden, nefse hâkim olmak ve öfkeyi yutmaktır. Bilindiği gibi, insan bu hayatta kendi öfkesini kışkırtabilecek bazı durumlara veya olaylara maruz kalabilir. Şüphesiz ki insanın nefsi gördükleri ve duyduklarından etkilenir. Kur’an metinleri nefse hâkim olmaya ve öfkeyi yutmaya çağırmak için geldi. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Rabbinizin bağışına, genişliği gökler ve yer kadar olan ve takvâ sahipleri için hazırlanmış bulunan cennete koşun. O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever”. başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İçinizde lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere, vermemek için yemin etmesinler, affetsinler, geçsinler. Allah’ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız? Allah bağışlayandır, merhametli olandır”. Yine başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İyilik ve fenalık bir değildir. Ey inanan kişi: Sen, fenalığı en güzel şekilde sav; o zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olduğunu görürsün”. Ve yine de Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah’a aittir”.

Önemli değerlerden biri de insanların aralarını bulmaktır. İnsanları barıştırmayı emreden ve barışçı insanlara büyük bir ecirle müjdeleyen çok ayetler vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ancak sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı ve insanların arasını düzeltmeyi gözeten kimseler müstesna, onların gizli toplantılarının çoğunda hayır yoktur. Bunları, Allah’ın rızasını kazanmak için yapana büyük ecir vereceğiz”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Vasiyet edenin yanılacağından veya günaha gireceğinden endişe duyan kimse, ilgililerin arasını düzeltirse ona günah yoktur. Allah şüphesiz bağışlar ve merhamet eder”. Yine başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sana yetimleri sorarlar, de ki: ‘Onların işlerini düzeltmek hayırlıdır’. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah düzeltenden bozanı ayırt etmesini bilir. Allah dileseydi sizi zora sokardı. Allah şüphesiz güçlüdür, Hakim’dir”. Cenab-i Hak, insanların aralarını bozanlara şiddetli bir şekilde uyararak şöyle buyurur: “Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah’ı şahit tutan, işbaşına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez. Ona: “Allah’tan kork” denilince, gururu kendisine günah işletir, artık ona cehennem yetişir, ne kötü yataktır!”.

Ecdadımızın ulaştığı medeniyete ve ilerlemeye ulaşabilmemiz için Yüce Allah’ın Kitabı’nın çağırdığı ahlaki değerlere tutunmaya ihtiyacımız vardır. Şair Ahmed Şevkı şöyle demiş: “Milletler, ahlakı olduğu müddetçe yaşar, eğer ahlakı giderse onlar da yok olup gider”.

Ey Allah’ım! bizi en güzel ahlâklara yönlendir, Sen’den başkası yönlendiremez, bizi kötü ahlaklardan uzaklaştır, Sen’den başkası uzaklaştıramaz! Ülkemizi, halkını, ordusunu ve polisini de tüm kötülüklerden koru! Bize ve tüm âleme güven ve huzur ver!

Dualarımızın sonu da «El-hamdülillahi Rabbi’l-âlemin»dir.

* * *

İman Semereleri

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الأَنْهَارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ

 “İman edip iyi ve faydalı işler yapanlara gelince; Rableri onları imanları sayesinde doğru yola iletir, altlarından nehirler akan nimetlerle dolu cennetlere eriştirir”. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Yüce Allah’ın kullarına olan lütfundan, insanın yaptığı sâlih amellerin hoş bir semeresi olmasıdır. Birey ve toplum üzerinde iyi etkileri olan en önemli amellerden Allah’a iman etmektir. Peygamber Efendimiz, müminin kalbinde gerçekleşmesi gereken imanın gerçeğini belirtmiştir. Halbuki Cebrâil -aleyhisselâm- Resûlullah’a iman hakkında sorduğunda, Resûlallah “Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanman, bir de kadere, hayrına şerrine inanmandır” buyurdu. Bunun üzerine, Hz. Cebrâil: “Doğru söyledin” dedi. İman sadece dille söylenecek bir söz değil, ancak kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve gereğince amel etmektir. İman kalbe yerleşen ve amellerin doğruladığı şeydir. Bu iman ancak Allah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak yoluyla elde edilir.

İmam el-Hasen el-Basri’ye “Sen mümin misin?” diye sorulduğunda, şöyle cevap vermiş: İman iki türlüdür. Eğer sen bana Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, cennete, cehenneme, öldükten sonra dirilişe ve hesaba imanı soruyor isen, ben bunlara iman eden bir kimseyim. Yok eğer Yüce Allah’ın: “Müminler ancak, o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, ayetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır. Ve Rablerine güvenirler; namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarf ederler. İşte onlar gerçek müminlerin ta kendileridir” buyurması hakkında soruyorsan, Allah’a yemin ederim ki, ben onlardan mıyım, değil miyim? Bilemiyorum.

Gerçek iman, eğer kalbin derinliklerine dokunursa ve nefse hâkim olursa şüphesiz onun güçlü etkisi ruh ve zihne, bireye ve topluma yansır. İmanın başka semerelerinden biri, güzel ahlakı miras bırakmasıdır. Çünkü iman ve güven birbirinden ayrılmayan ikizdir. Bu bağlamda Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Eminliği olmayanın imanı yok, ahdi olmayanın da dini yoktur”. İman ve haya da iki dosttur.  Resûlullah şöyle buyurdu: “İman ve haya birbirinden ayrılmayan iki dosttur. Biri gidince diğeri de peşinden gider”. İman ve doğruluk karşılıklı olarak birbirine bağlıdır. Safvan İbnu Süleym (radıyallahu anh) şöyle anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü! mü’min korkak olur mu?” diye sordular, “Evet!” buyurdu. “Peki cimri olur mu?” dediler, yine: “Evet!” buyurdu. Onlar yine: “Peki yalancı olur mu?” diye sorduklarında, bu sefer: “Hayır!” buyurdu. Bazı alimler imanı doğruluk diye tanımlayıp şöyle demişler: “Gerçek iman, doğruluğun sana zarar verebileceğini bilmene rağmen doğru söylemen veya yalanın sana yararlı olacağını bilmene rağmen yalan söylememen demektir”. Yüce ahlak görürsen bil ki gerçek imanın bir semeresidir. Mümin sadece ıslah edip bozmayan ve inşa edip yıkmayan güzel sözlerle konuşur. Çünkü dinimiz ahlak, ıslah, inşa ve geliştirme dinidir. Bu sebeple kim ahlakta senden daha üstün olursa, dinde de senden daha üstün olur.

İmanın semereleri arasında huzur ve güven hissetmektir. Eğer iman insan ruhuna hâkim olursa, o zaman bu ruh huzur ve rıza ile dolu olur ve dünyada ve ahirette mutlu olur. Gerçek mümin kendi hakkında yazılmamış olan şey onun başına gelmeyeceğini ve ona takdir edilen de onu atlayıp başkalarına gitmeyeceğini iyi bilir. Bu durum onun sevinç için şükretmesine ve zarar için sabretmesine neden olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’a kim inanırsa onun gönlünü doğruya yöneltir”.  Hz. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Mü’minin durumu hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur”.

İman; mümini büyük günahları işlemekten korur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Zina eden kimse, zina ettiği sırada mü’min olduğu halde zina edemez; Hırsızlık eden kişi de hırsızlık yaparken mü’min olduğu halde hırsızlık yapamaz. İçki içen içki içerken mü’min olduğu halde içemez. O bu günahları işledikten sonra tevbe (kapısı) hala önündedir”. Gerçek iman eden; alay etme ve kötü düşünme gibi insanların duygularına zarar veren her şeyden uzak durur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın; birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın, inandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir isimdir. Tevbe etmeyenler, işte onlar zalimlerdir”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin, hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz; Allah’tan sakının, şüphesiz Allah tevbeleri daima kabul edendir, acıyandır”. Şüphesiz ki iman insanın iyi niyetli olmasına alıştırır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onu işittiğiniz zaman, erkek kadın müminlerin, kendiliklerinden hüsnü zanda bulunup da: “Bu apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?”.

İmanın semerelerinden de Yüce Allah’ın destek, yardım ve beraberliğini kazanmaktır.  Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah inananlarla beraberdir.” İşte bu ayetteki beraberlik Allah’ın yardımı ve desteği demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sabit kılar” başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Doğrusu Biz, peygamberlerimize ve inananlara dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz”. Yine başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “inananlara yardım etmek bize hak olmuştu”. Yine de Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Bu söz onların imanını artırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler. Bundan dolayı Allah’tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah’ın rızasına uydular. Allah, büyük lütuf sahibidir”.

İmanın başka semerelerinden Allah’ın kulların gönüllerine müminin sevgisini yerleştirmesidir. Böylece gerçek müminin yumuşak huylu ve aşina göründüğünü görürüz. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnanıp sâlih ameller işleyenler için Rahman olan Allah, gönüllere bir sevgi koyacaktır”. Allah’a sadık ve iman eden bir kalple yaklaşan insan, Allah insanların kalbinde ona karşı bir sevgi uyandırır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Allah Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cebrâil’e: “Ben filanı seviyorum onu sen de sev!” diye emreder. Cebrâil onu sever ve sonra gök halkına: Allah filanı seviyor, onu siz de seviniz, diye seslenir. Gök halkı da o kimseyi sever, sonra yeryüzündekilerin kalbinde o kimseye karşı bir sevgi uyanır.

Kutsi hadiste Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur” dedi: Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, onu mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum.

İman, sıkıntıların ve kederlerin giderilmesine bir vesiledir. Hz. Peygamber, ashabına: ‘Size bir şey haber vereyim mi? Sizden birine bir sıkıntı veya dünya musibetlerinden bir musibet isabet ettiği zaman, bu dua ile dua ettiği zaman o sıkıntı ve imtihan ondan giderilir’ demiş. Kendisine ‘evet haber ver’ denilmiş, bunun üzerine; ‘Hz. Yûnus’un; Allah’ım! Senden başka ilâh yoktur, Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum, şeklinde yaptığı duadır, buyurmuştur. Daha sonra Allah Teâlâ’nın şu buyurmasını okumuştur: “Biz de ona cevap verip, onu üzüntüden kurtarmıştık. İnananları böyle kurtarırız”.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son Peygamber Hz. Muhammed’e, ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman kardeşlerim!

İmanın toplumsal güven ve huzur sağlaması, en azametli semerelerden biridir. Kalbi imanla dolu gerçek mümin her zaman güven, huzur ve istikrar kaynağıdır ki insanlar ona kendi ruhları ve malları konusunda güvenirler. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Müslüman elinden ve dilinden Müslümanların emin olduğu kişidir. Mü’min ise insanların malları ve ırzları hususunda güvendikleri kişidir”. Müslüman olmasalar bile güven içinde olan insanları korkutmak veya onlara saldırmak müminin hiç ahlakından değildir. Bu hususta Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim bir zimmîyi haksız yere öldürürse o kimse Cennet kokusu kokamaz. Halbuki Cennet kokusu kırk yıllık mesafede bulunur”.

Peygamber Efendimiz, komşusuna zarar veren ya da komşusunun aç olduğunu bildiği halde tok yatan herkesin imanı tam olmadığını söyledi. Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Vallahi iman etmez, Vallahi İman etmez, Vallahi iman etmez”. Bunun üzerine dediler ki: Bu kimdir Ya Resûlallah? Resûlallah şöyle buyurdu: Yapacağı fenalıklardan komşusu güven içinde olmayan kimse!” buyurdu. Başka bir hadiste Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Yanı başındaki komşusunun aç olduğunu bildiği halde tok yatan, bana iman etmiş olmaz”. Gerçek iman, mümini iyilikleri yapmaya ve başkalarına yardım etmeye sevk eder ve müminin tüm insanlarla ve hayvanlarla hatta cansız varlıklarla olan davranışında belli olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz”.

Bu hususta da şair şöyle der:

Eğer iman kaybolursa, din yaşamamış kişi ne huzur ne hayat bulur.

Dinsiz bir hayata razı olan, onun hayatının varlığı ile yokluğu birdir.

İmanın en yüce semerelerinden de ahirette Allah’ın müminler için hazırladığı büyük ecir ve mükâfattır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnananlar ve yararlı iş yapanları, imanlarına karşılık Rableri doğru yola eriştirir; nimet cennetlerinde onların altlarından ırmaklar akar”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnananlar ve yararlı işler yapanlara, kendilerine altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Onlara buranın bir ürünü rızık olarak verildiğinde, ‘Bu daha önce de rızıklandığımızdır’ derler. Bunlar, söylediklerinin benzerleri olarak sunulmuştur. Onlara orada tertemiz eşler vardır ve orada temelli kalırlar”. Yine başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnanıp yararlı işler yapan kimseler cennetlik olanlardır, onlar da orada temellidirler”. Yine de Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Gerçek şu ki, iman edip iyi işler yapanlara gelince, elbette biz iyi iş yapanların ecrini zayi etmeyiz”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Muhakkak ki inanıp yararlı iş işleyenlerin konakları Firdevs cennetleridir. Orada ebedî kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler”.

Kutsi hadiste Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ, ‘Ben sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir insanın hayal edemediği nimetler hazırladım’ buyurdu.” Daha sonra Resûlullah şu ayeti okudu: “Müminlerin yaptıkları ibadet ve iyiliklere karşılık olarak onlara ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez”.

Bilelim ki imanı düşünce, söz ve fiil olarak gerçekleştirdiğimiz zaman merhamet, iş birliği, dürüstlük, tevazu, cömertlik ve iffet hâkim olacaktır.  Mümin olmamız için ilk olarak yalan, aldatma, ihanet, gıybet, dedikodu ve adaletsizlik gibi kötülüklerden uzak durmalıyız. Ayrıca ırzlar, canlar ve malların kutsallığını korumalı ve vatanın hakkını da vermeliyiz.

Ey Allah’ım! Bize imanı sevdir ve onu gönüllerimize güzel göster; inkarcılığı, yoldan çıkmayı ve baş kaldırmayı bize iğrenç göster! Bizi, hak yolda yürüyenlerden kıl! Ülkemizi ve tüm âlemi Sen koru!

Dualarımızın sonu da «El-hamdülillahi Rabbi’l-âlemin»dir.

* * *

Yüksek Ruhluluk Gelişmiş Ümmetlerin Yoludur

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

سَابِقُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أُعِدَّتْ لِلَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

Rabbinizden bir mağfirete; Allah’a ve peygamberlerine inananlar için hazırlanmış olup genişliği gökle yerin genişliği kadar olan cennete koşuşun. İşte bu, Allah’ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

İslam’ın yüce öğretileri, insanları yüksek ruhluluğa, gayrete, çalışmaya ve yeniden inşa etmeye teşvik edip, tembellik, uyuşukluk ve yolsuzluğu yasaklar. Önceki Risaletler de bunlara çağırmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Yoksa, Musa’nın ve ahdine vefa gösteren İbrahim’in sahifelerinde yazılı olanlar kendisine haber verilmedi mi? Gerçekten hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenemez. Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir”. Peygamber Efendimiz hadiste şöyle buyurdu: “Allah cömerttir, cömertliği sever. Güzel ahlakı da sever. Önemsiz işlerden nefret eder”. Hz. Ömer b. Hattab dedi ki: “Yüksek ruhlu olmaktan vazgeçmeyin”. Şöyle de denilmiştir: Aklın tam olmasının alameti yüksek ruhluluktur.  Şair El- Mütenebbî de şöyle diyor: Tam akıl sahibi olamayanların kusuru dışında insanlarında bir kusur görmedim.

Yüksek ruhluluk belirli bir alanla sınırlı değildir; insanın hayatında yaptığı her şeyde, ibadet dahil olmak üzere gerçekleşmelidir. Dinimiz ibadet alanında koşuşmaya ve yarışmaya teşvik etti, Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”. Cenab-ı Hak; ibadette gayret edip ciddi çalışan kuluna büyük ecir temin etti. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kim de mü’min olarak ahireti ister ve ona ulaşmak için gereği gibi çalışırsa, işte bunların çalışmalarının karşılığı verilir”.

Peygamber Efendimiz, ibadet en başta olmak üzere hayatının tüm işlerinde yüksek ruhluydu. Halbuki Allah Teâlâ ona hitap ederek şöyle buyurdu: “Ey örtünüp bürünen! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve ağır ağır Kuran oku. Doğrusu Biz, sana, taşıması ağır bir söz vahyedeceğiz”. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem geceleyin kalkıp ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Bunun sebebini sorduklarında, “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurdu.

Hz. Peygamber sahabelerini ve ümmetini yüksek ruhlu olmaya çok motive ederdi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah’tan Cennet istediğinizde Firdevs’i isteyiniz. Çünkü Firdevs, Cennetin daha yükseği ve ortasıdır. Onun üstünde Rahman’ın Arş’ı vardır ki, oradan Cennet nehirleri fışkırır.” Rebîa b. Kâ’b da anlatıyor ki geceleyin Resûlullah ile beraber bulunuyor ve ona hizmet ediyordum. Abdest suyunu getirdiğimde, Resûlullah “Bir ihtiyacın var mı?” diye bana sorardı. Bir gün “Evet Ey Resûlullah! Bir ihtiyacım var” dedim. Resûlullah, “İhtiyacın nedir?” buyurduğunda, “İhtiyacım, cennette senin yanında olmak istiyorum” cevabını verdim. Bunun üzerine Resûlullah “Başka bir ihtiyacın yok mu?” diye sorunca, ben de o kadar, dedim. Resûlullah, “Çok secde yaparak bana yardımcı ol!” buyurdu.

İbadetteki yüksek ruhluluk; ibadeti iyi bir şekilde yerine getirmeyi ve onun etkisini davranışta ve ahlakta yansıtmayı gerektirir. Dolayısıyla yüksek ruhlu insan yalan söylemez, ihanet etmez, hile yapmaz ve insanların mallarını haksızca yemez olmalıdır. Böylece ibadetin maksadı gerçekleşir ve bu doğru dinin temeli olan doğruluk elde edilir.

Yüksek ruhlu olmamız gereken en önemli alanlardan ilimdir. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah’tan yararlı ilim dileyiniz ve yarar sağlamayan ilimden Allah’a sığınınız”. Bu yüzden yararlı ilim; milletlerin güçlendirildiği ve sayesinde geliştiği gerçek silahtır.

Sahabeler ve Tabiiler ilim arayışında en yüksek ruhlu insanlardı, işte Ebu-Hüreyre Peygamberin hadislerini kaydetmek için çok gayret ederdi. Ağaç dikmek veya ticaret yapmak Resûlullah’ın bana öğrettiği tek bir sözden beni alıkoymaz.  İbn Ömer dedi ki: Ey Ebu-Hüreyre bizden fazla Resûlullah’ın yanında bulunuyor ve onun hadislerini bizden daha biliyorsun. İsmail b. Yahya dedi ki: İmam Şafii’nin şöyle dediğini duydum: Kur’an-ı Kerim’i yedi yaşındayken ezberledim. Muvatta kitabını da on yaşındayken ezberledim. İmam Ahmed b. Hanbel bir milyon hadisi ezberlemiştir. İmam Nevevi’nin de günde on iki ders aldığını söylenir.

 Eski bilim adamlarımız; ilmin tüm alanlarında çaba gösterip Allah’ın rızasını kazanmak ve tüm insanlığa yarar sağlamak için ilim mesajını insanlara ulaştırmışlar. Böylece isimlerini tarihe altın harflerle yazmışlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Köpük uçup gider, insanlara fayda veren ise yerde kalır. Allah bunun gibi daha nice misaller verir”.

Yüksek ruhlu olmamız gereken başka önemli alanlardan da çalışmadır. Dinimiz çalışma değerini yükseltti ve Kur’an ibadet ve çalışma arasında kuvvetli bir bağ olduğunu göstermektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah’ın lütfundan rızık isteyin, Allah’ı çok anın ki saadete erişesiniz”. Yüce Allah; işini en iyi şekilde yapan kullarına dünyada güzel bir hayat vaat etmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kadın, erkek, inanmış olarak kim iyi iş işlerse, ona hoş bir hayat yaşatacağız. Ecirlerini yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz”. Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için makam olarak Firdevs cennetleri vardır”.

Tüm peygamberlerin çalışması da çalışma değerine kanıt olarak yeterlidir. Hz. Âdem, Hz. İbrahim ve Hz. Lût çiftçi olarak çalışırlardı, Hz. Nuh bir marangoz, Hz. İdris bir terzi, Hz. Salih bir tüccar ve Hz. Davut bir demirciydi. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey dağlar ve kuşlar! Davud tesbih ettikçe siz de onu tekrarlayın’ diyerek and olsun ki, ona katımızdan lütufta bulunduk; ‘geniş zırhlar yap, dokumasını sağlam tut’ diye ona demiri yumuşak kıldık. Yararlı iş işleyin; doğrusu Ben yaptıklarınızı görenim”. İnsan becerdiği ve iyi çalıştığı işe göre değerlendirilir. Zira çalışmak insanlardan dilenmekten daha hayırlıdır.  Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Sizden herhangi birinizin sırtına bir bağ odun yüklenip satması, herhangi bir kişiden dilenmesinden hayırlıdır. O da ya verir yahut vermez.”

Maksadımız her iş değil ama işin hakkını vermektir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Allah, sizden birinizin yaptığı işi, ameli ve görevi sağlam ve iyi yapmasından hoşnut olur”. Resûlullah her birinin kendisine de başkasına da yarar sağlayacak iyi bir iş sahibi olmasını teşvik ederdi. Hadisi şerifte Peygamber Efendimiz “Her Müslümanın sadaka vermesi gerekir” buyurdu. Kendisine: “Ya bulamayan olursa?” diye sordular. “Eliyle, çalışır hem şahsı için harcar hem de sadaka verir” cevabını verdi. “Ya çalışacak gücü yoksa?” dediler. “Bu durumda, Darda kalana, ihtiyaç sâhibine yardım eder” buyurdu. “Buna da gücü yetmezse?” dediler. “İyilik yapmayı tavsiye eder” buyurdu. “Bunu da yapamazsa?” diye tekrar sorulunca: “Kötülük yapmaktan uzak durur. Bu da onun için sadakadır” buyurdu.

Yine yüksek ruhlu olmamız gereken konulardan, topluma hizmet etmek, darda kalana ve ihtiyaç sahibine yardım etmek, insanların ihtiyaçlarını karşılamak ve işlerini kolaylaştırmaktır. Rivayet edildiğine göre, bir adam Resûlullah’a geldi ve “Yâ Resûlallah, insanlardan Allah’a en sevimli olan kimdir? Ve Allah’a en sevimli olan amel nedir?” diye sordu. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah’a en sevimli olan, insanlara en faydalı olandır. Allah’a en sevimli olan amel, bir sıkıntısını gidermek, borcunu ödemek veya karnını doyurmak suretiyle Müslümanı sevindirmendir. Bir ihtiyacı için din kardeşimle beraber yürümem, bana şu Medine mescidinde bir ay itikafa girmemden daha sevimlidir. Kim öfkesini yutarsa, Allah onun kusurlarını örter. Kim intikam almaya gücü yettiği halde öfkesini yenerek intikam almaktan vaz geçerse, Allah kıyamet gününde onun kalbini huzurla doldurur. Kim ihtiyacı görülünceye kadar kardeşiyle beraber yürürse, ayakların kaydığı günde Allah onun ayaklarını Sırat üzerindeyken sabit kılar.”

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanmayı dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son peygamber Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Hepimizin yarışmamız ve yüksek ruhlu olmamız gereken önemli alanlardan da vatana hizmet etmektir, zira vatana hizmet etmek imandan.  Yüce Allah iyilik alanında ve vatana fayda sağlayan her şeyde yarışmamızı emretti. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir”. Cenab-ı Hak; insanlara iyilik yapmak için yarışan kullarını överek şöyle buyurdu: “Doğrusu onlar iyi işlerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak Bize yalvarıyorlardı. Bize karşı gönülden saygı duyuyorlardı”.

Şüphesiz camilerin bakımını yapma, okul inşa etme, hastane donatma ve hasta tedavi etme gibi iyi işlerde yarışmak, vatanları inşa etmek ve toplumsal sorumluluk almak yüksek ruhluluk alanlarındandır. Zira bunların hepsi sadaka-i cariye hükmündedir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’inde şöyle buyurmuştur: Yedi husus vardır ki, bunların mükâfatı kul için ölümünden sonra ve o, kabrinde olduğu halde yazılmaya devam eder: İlim öğreten, ırmak akıtan, kuyu kazan, bir miktar hurma ağacı diken, mescit inşa eden, Mus­haf (Kur’ân) mîras bırakan yahut ölümünden sonra kendisinin bağışlanmasını dileyecek evlat bırakan.”

  Hepimizi kapsayan vatan hizmeti için aramızda bir rekabetin olması ne güzeldir. Çünkü yaptığımız tüm iyilikler hepimize yararlı olur. Bunu ancak dayanışma, birlik, farkındalık, merhamet ve herkese yardım eli uzatmak yoluyla gerçekleştirebiliriz. Vatan hepimizindir, sayemizde de gelişir.  Diğerlerden irade, güç ve gayret olarak daha az değiliz. Biz medeniyetin, asaletin ve tarihin sahibiyiz. Bilelim ki öncelik ve üstünlük zorluklarla yüzlemeyi ve özveriyi gerektirir. Oysaki menfaatlere ve hayırlara ancak gayret ve çaba göstermekle ulaşılır. Şair Ebû Temmâm şöyle demiştir:

Büyük rahatı aradım onu ancak yorucu bir yoldan sonra gördüm.

Ey Allah’ım! Bu dünyada ve ahirette bize yarar sağlayan her şeyde üstünlük elde etmek için bize yüksek ruhlu olmayı nasip et! Ey Rabbimiz! Dinimiz, ülkemizi ve tüm alemi sen koru!

* * *

Şehitlik Fazileti ve Şehitlerin Ailelerine Karşı Vazifemiz

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاء عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ * فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُواْ بِهِم مِّنْ خَلْفِهِمْ أَلاَّ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ* يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ وَأَنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُؤْمِنِينَ

Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. Onlar, Allah’tan gelen nimet ve keremin; Allah’ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Allah (c.c), insanı dünyayı imar etmek ve onu ıslah etmek için yarattı. Ayrıca bu imar etme sürecinde insana yardımcı olacak şeyleri de bulundurdu ve insan canını da kutsal yaptı ki kim ona saldırırsa tüm insanlara saldırmış gibi oluğunu ve kim ona iyilik ederse tüm insanlara iyilik etmiş gibi olduğunu saydı.  Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur”.

İmar etme ve canı kurtarma hedefi, sadece din ve vatanlarına sadık insanların büyük fedakarlıklarıyla gerçekleşen en ulvi hedeflerdendir. Bu insanlar din, vatan ve güvenli ve istikrarlı hayatın değerini bilip bu hedefi gerçekleştirmek için can ve mallarını feda etmişler. İşte bunlar Allah için zarar etmeyecek ve hep kazançlı bir ticaret yapmışlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kuran’da söz verilmiş bir hak olarak cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah’tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alışverişe sevinin; bu büyük başarıdır”. Bunların cezası yaptıkları amelin cinsinden olur. Allah onların başkalarına sağlamak istediklerinden daha iyi olanı gerçekleştirip onların iyi niyetleri için güvenli, huzurlu ve ebedi hayatı bağışlamıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah yolunda öldürülenlere ‘Ölüler’ demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz”.

Allah yolunda şehitlik, en yüksek makamlardan biridir ve sadece güzide insanlar için gerçekleşen çok ulvi bir hedeftir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştır!”. Allah Teâlâ şehidi kabir azabından ve kıyametteki sura üfleme sonucundaki ölümden kurtarır. Bir adam Resûlullah’a gelip: “Ey Resûlullah, niye şehit dışında kalan mü’minler kabirde imtihan edilirler?” diye sordu. Resûlullah şu cevabı verdi: “Şehidin ölüm anında başının üstünde kılıçların parıltısını hissetmesi imtihan olarak ona yeter.” Başka bir rivayette Peygamber efendimiz Hz. Cebrail’e “Sûra üfürülmüş, Allah’ın diledikleri müstesna göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş” ayetinde istisna edilenlerin kimler oldukları hususunda sorduğunda, şehitler olduklarını söylemiştir. Şehitler için yüce makam olarak Hz. Peygamberin şu hadisi yeter. Peygamber efendimiz buyurdu ki “Sınırda Allah yolunda nöbet tutanlar dışında her ölenin ameli sona erdirilir. Sınırda nöbet tutarken ölenin yaptığı işlerin sevabı kıyamet gününe kadar artarak devam eder”.

Bu nedenle, şehitliği rızıklanan, faziletini gören ve makamına erişen insan dünyaya dönüp tekrar şehit olmayı diler. Hadiste Peygamber efendimiz “Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehit, gördüğü aşırı itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehit olmayı ister” buyurmuştur. Şehitliğin fazileti için Peygamberimizin şu hadisi de kanıt olarak yeter. Efendimiz diyor ki: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, isterdim ki Allah yolunda cihat edip öldürüleyim, sonra yine cihat edip öldürüleyim, sonra yine cihat edip öldürüleyim.”

Allah Teâlâ şehitler için hazırladığı mükâfat için Sahabeler şehit olmayı çok arzu ederlerdi. İşte sahabi olan Amr b. Cemuh, topal olmasına rağmen Bedir savaşına çıkmak istiyordu, fakat Resûlullah kabul etmedi.  Uhud savaşı olunca da oğullarına “savaşa çıkmama izin verin” dedi. Onlar “Resûlullah seni mazeretli gördü, çıkmayacaksın” dediler. Onlara “Siz, Bedir günü benim cennete girmeme engel oldunuz! Uhud günü de mi benim cennete girmeme engel oluyorsunuz! Muhakkak çıkacağım” dedi…

İslam; mertlik, cesaret, erkeklik, iffet değerlerine sahip bir dindir. Canları, ırzları, malları ve hakları korur.  Bu değerleri korumak ve bu ahlakları savunmak yüksek hedeflerdendir. Kim bunu gerçekleştirirken ölürse şehit olur, halbuki şehitlik tek bir biçim ile sınırlı değildir; ama çeşitleri çoktur. Peygamber buyurdu ki: “Malı uğrunda öldürülen şehittir; ailesi uğrunda öldürülen şehittir, dini uğrunda öldürülen şehittir; kanı uğrunda öldürülen şehittir”. Başka bir rivayette Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah yolunda öldürülen şehit, enkaz altında kalarak ölen şehit, karın ağrısından ölen şehit, suda boğulan şehit, yırtıcı hayvan tarafından yenmiş olan şehit, zehirli hayvan sokarak ölen şehit, veba hastalığından ölen şehit, Allah için sınırda nöbet tutarken ölen şehit, ateşte yanarak ölen şehit, doğumda veya lohusa iken ölen kadın şehittir ve Allah Teâlâ’dan ihlasla şehitlik isteyen, yatağında ölen de şehit olur”.

Gerçek şehit, gerçek dini kabullenen, ona sadık kalan ve uğrunda fedakârlık yapan kişidir. Resûlullah şöyle buyurdu: “Kim, İslâmiyet daha yüce olsun diye savaşıyorsa, o Allah yolundadır”. Şehit dünyada ve ahirette onurludur. Dünyada sunduğu fedakârlık, erkeklik ve kahramanlık örneği olarak onun adı ümmetin hafızasında nurla yazılı kalır. Şehit akıllarımızda ve kalbimizde kalacaktır.  Ne kadar nesiller geçse geçsin şehitlerimizi unutmayacağız onları hep gururla hatırlayacağız. Ahirette de şehit gurur, şeref ve güzellik şeklinde diriltilecektir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah yolunda yaralanan bir kimse, kıyamet gününde yarasından kan akarak Allah’ın huzuruna gelir. Renk, kan rengi, koku ise misk kokusudur.”

Şehitlerimiz başkaları uğrunda kendi canlarını feda etti ve ailelerini geride bıraktılar. Dolaysıyla şehit ailelerinin hakkını vermeliyiz.  Onlar şehit babaları veya evlatları oldukları için onlara saygı duymalı ve iyilik edip şükranlarımızı sunmalıyız. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İyiliğin karşılığı ancak iyilik değil midir?”. Hz. Peygamberimiz “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmez” başka bir rivayette de “Size iyilik yapana siz de iyilik yapınız. Şayet verecek bir şey bulamazsanız karşılık vermek istediğinizi göstermek üzere kendisine dua ediniz”. Zaten vatanı ve ırzı uğrunda canını feda eden insana ne iyilik edilirse azdır.

Şehit çocuklarına ilgilenip babasızlığın acısını hissettirmemek için elimizden geleni yapmalıyız. Onların yüzlerini güldürerek iyi muamele etmeliyiz. Peygamber efendimiz, şehit ailelerine bizzat ilgilenip bakardı. Resûlullah, Mûte Savaşı’nda şehit edilen Câfer b. Ebi Tâlib’in küçük çocuklarının sadece maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmeyip onlara baba gibi davranıp yüzlerine tebessüm eder, başlarını okşardı.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanmayı dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Şehitlerimizin ailelerine karşı görevimiz büyüktür. Onlara güvenli ve istikrarlı bir yaşam sağlamak gerekir. Bunların babaları bize hayat vermek için canlarını feda edip şehit düştüler. Peygamber Efendimiz bize şehit çocuklarına bakıp destekleyenin sevap ve ecrini şöyle açıkladı: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim Allah yolunda cihada gidecek bir gaziyi donatır, cihad için gerekli olan ihtiyaçlarını karşılarsa, bizzat cihada gitmiş gibi sevap kazanır. Cihada giden gazinin arkada bıraktığı ailesine güzelce bakıp onların ihtiyaçlarını karşılayan da bizzat cihad yapmış gibi sevap kazanır.” Zeyd b. Eslem, babasından rivayetle dedi ki: “Ömer b. Hattab r.a. ile pazara çıktım. Genç bir kadın Ömer’e arkasından yetişerek dedi ki: Ey Müminlerin emiri! kocam öldü. Geriye de küçük çocuklar bıraktı. Allah’a yemin ederim bir koyun paçasını dahi pişiremezler. Ziraatları da yok, davarları da yok. Sırtlanın onları yiyeceğinden korkuyorum. Ben de Hufaf b. İma el-Gıfarı’nin kızıyım. Babam Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte Hudeybiye’de bulunmuştu. Ömer onunla birlikte durmuş yürümemişti. Sonra: Nesebin bize yakın birisi olarak merhaba sana! dedi. Daha sonra evin avlusunda bağlı bulunan güçlü bir deveye yöneldi, onun üzerine yiyecekle doldurduğu iki heybe yükledi. İki heybe arasına da nafakaları için harcayacakları bir mal ve giyecek elbiseler yükledi. Sonra da devenin yularını kadının eline verdikten sonra şunları söyledi: Haydi, bu deveyi çek, götür. Daha bunlar bitmeden Allah’tan size hayırlar gelecektir. Bir adam: “Ey Müminlerin emiri! buna çok verdin” deyince, Ömer: Anan seni kaybetsin! Allah’a yemin ederim (şu anda) onun babasının ve kardeşinin bir süre bir kaleyi muhasara etmiş hallerini görüyor gibiyim. Daha sonra kaleyi fethettiler. Daha sonra artık biz o kaledeki paylarımızı şimdi almaya devam ediyoruz.”

Bu olayda, Hz. Ömer b. Hattab’ın şehitlere ve ailelerine karşı görevimizin nasıl olduğunu öğrettiğini görüyoruz. Günümüzde bunu gerekli bir rol haline getirip şehitlerin çocuklarına bakıp acılarını paylaşmalıyız. Çünkü hepimiz hayatlarını feda eden şehit babalarına minnettarız.

Şehit çocuklarının eğitimini destekleyip işlerini kolaylaştırmalıyız. Yetenekli olanlarını da hak ettikleri yerde bulundurmalıyız. Hz. Peygamber, şehit ailelerini ziyaret eder, onların gönüllerini alırdı. Mute savaşında şehit edilen Zeyd b. Hârise’nin ailesi, onun ziyaret ettiği şehit ailelerindendi. Hz. Peygamber, şehit yakınlarını onurlandırır, ehil olanlarına önemli görevler verir, kabiliyetlerine göre bazı konularda beceri elde etmeleri için kendilerine imkân sağlar. Halbuki büyük sahabelerin bulunduğu orduya şehit çocuğu Üsâme’yi komutan tayin etti Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Siz onun kumandanlığına dil uzatıyorsanız, ondan evvel babasının kumandanlığına da dil uzatmıştınız. Allah’a yemin olsun ki: O bu işe lâyıktı. Allah’a yemin olsun ki, benim için insanların en sevimlisi idi. Allah’a yemin olsun ki: Bu da kumandanlığa layıktır. — Üsame b. Zeyd’i kastediyor— Ondan sonra gerçekten benim için insanların en sevimlisi olmuştur”. Ayrıca şehitlerin ailelerine ve çocuklarına, şehit babalarının sâlih amelleri sayesinde Allah’ın korumasına nail olduklarını müjdeliyoruz. Sâlih insanların iyiliği bu dünyada ve ahirette çocuklarına fayda sağlayacaktır. Hz. Musa (aleyhisselam) ile Hz. Hızır hikayesinde sâlih adamın yetim çocuklarına yapılan iyiliği düşünebiliriz. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “‘Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı; babaları da iyi bir kimseydi. Rabbin onların erginlik çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım.” Ahirette Allah Teâlâ onları onurlandırarak babaları yanına götürecektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnanan, soyları da inançta kendilerine uyan kimselere soylarını da katarız. Onların işlediklerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazancına bağlıdır”.

Şunu bilmeliyiz ki şehitlerimizin fedakarlıkları; vatanın alnında ve her sadık Mısırlının alnında bir taçtır. Bu fedakarlıklara vefa göstermemiz için her birimizin kendi alanında bir savaşçı olması gerekir. Ordumuz, polisimiz ve diğer ulusal kurumlarımızın arkasında durup tek el olmalıyız. Ulusal kurumlarımızın toplum için emniyet valfi olduğunu vurgularken aşırı ve terör grupların çağırdığı fitne ve düzensizliğe karşı çıkmamız gerektiğini belirtiyoruz. Bu varlıklar ve bu aşırı gruplar din ve devlete saldıran büyük bir tehlikedir. Bunlarla yüzleşmek ve aşırı ideolojisini ortadan kaldırmak dini, milli ve insani bir görevdir

Yüce Allah’tan şehitlerimizi rahmet dileriz ve Rabbimiz sevgili Mısır’ımızı ve onun ordusu, polisi ve çocuklarını tüm kötülüklerden korusun!

* * *