:

Ekip Çalışması Ruhu ve Kuralları

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de “وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ” “De ki: ‘İstediğinizi işleyin; Allah, Peygamberi ve müminler işlediklerinizi görecektir. Hepiniz, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O size, işlediklerinizi bildirecektirbuyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

Muhakkak ki, milletler sözler ya da sloganlarla değil, bilim, yardım ve fedakârlık ile inşa edilir. Milletlerin inşa edilmesi ve ilerlemesinin en önemli yollarından biri ciddi çalışmadır. Allah Teâlâ “De ki: ‘İstediğinizi işleyin; Allah, Peygamberi ve müminler işlediklerinizi görecektir. Hepiniz, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O size, işlediklerinizi bildirecektir” buyurmuştur. Peygamber efendimiz (s.a.v): “Allah, sizden birinizin yaptığı işi sağlam ve iyi yapmasını sever” buyurdu. Bilindiği gibi din ve yurtseverlik; çaba, çalışma ve üretmeyi gerektirir. Hele dinimiz çalışma ve özen gösterme dinidir.

Birey, toplumun inşasında temel bir unsurdur, ancak bu süreçteki bireyin asıl rolü toplumun diğer bireyleriyle birlikte çalışmasıyla tamamlanır. Halbuki insan yalnız başına bir iş yapabilir. Ancak düşüncesi başkalarının düşüncesine ve çabası başkalarının çabalarına eklenirse, şüphesiz başarı daha büyük ve daha faydalı olur. Bu nedenle, İslam tüm insanlara hayır getiren ortak hedeflere ulaşmaya çalışan kudretlerin kullanılmasına ve iş birliğinin sağlanmasına dayanan ekip çalışmasına önem verip ülke ve medeniyetlerin inşasının en önemli temellerinden yapmıştır. Allah Teâlâ “İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın. Allah’tan sakının, Allah’ın cezası şiddetlidir” buyurur.

Kurân-ı Kerîm’in ayetlerini düşünen kişi; ekip çalışma ruhunun yayılmasını teşvik eden ayetlerin çok sayıda olduğunu görecektir. Allah Teâlâ “Alemlerin Rabbine teslim olarak namaz kılın” buyurmuştur. Ayrıca dinin en büyük ibadeti olan namaz hakkında da Yüce Allah şöyle buyurur: “Ey inananlar! Rükû edin, secdeye varın, Rabbiniz’e kulluk edin, iyilik yapın ki saadete erişesiniz”, ve peygamberine hitap ederek “Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O’na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye uyma” buyurdu, diğer bir ayette de “Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın” buyurdu, bizi ayırmaktan uyarmak isteyen yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Allah’a ve Peygamberine itaat edin; çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir”.

Hiç şüphe yok ki, bu ekip ruhunda iş yapmak ve görevleri yerine getirmek, aynı toplumun üyeleri arasındaki şefkat, sevgi ve kardeşlik bağlarını güçlendirir; Allah Teâlâ “bir tek din olarak sizin dininizdir” buyurmuştur. Bu bağlamda Peygamber Efendimiz “Birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini görüp gözetmekte mü’minler, tek bir vücut gibidirler. O vücudun bir organı rahatsız olunca, öteki organların tamamı uykusuzluk ve derin bir rahatsızlık hisseder, hasta organın ıstırabını paylaşırlar” buyurdu. Güç nedeni olan birliktelik önemini çocuklarına öğretmek isteyen yaşlı bir adam, elinde bir demet çubuk tuttu. Çocuklarını yanına çağırdı ve bu çubuk demetini kim bir vuruş veya iki vuruşla kırabilir? Her birisi kırmaya çalıştı ama başaramadı. Daha sonra çubuk demetini çözdü de hepsine dağıtıp birer tane çubuk verdi ve “size dağıttığım çubukları tek bir vuruşla kırın bakalım” dedi. Çocuklar bu sefer babalarının bu istediğini yerine getirdiler. Ardından Adam, “sanırım ne demek istediğimi anladınız. Benim yokluğumda sizler de bu demet gibi birbirinize destek olun, birlik olun” dedi.

Kur’an-ı Kerim, ekip çalışmasını ve birlik olmayı teşvik eden ve bize büyük hedeflere ulaşmak için nasıl önemli olduğunu gösteren birçok örnek verdi. İşte Yüce Allah Hz. İbrahim’in aleyhisselâm Kâbe’yi inşa etmesini emretti, Hz. İbrahim, oğlu İsmail’e gitti ve “İsmâil! Allah bana önemli bir görev verdi” dedi. Hz. İsmail “Öyleyse Rabbinin emrini yap, babacığım” diye cevap verdi. Hz. İbrahim “Ama bana yardım edeceksin” deyince, Hz. İsmail “Sana elbette yardım ederim” cevap verdi. Ardından, Hz. İbrâhim oradaki yüksekçe bir tepeyi gösterdi:

– Allah, işte şuraya bir ev yapmamı emretti, dedi. İbrâhim oraya Kâbe’nin temelini atıp yükseltti. İsmâil taş getiriyor, İbrâhim de duvar örüyordu. Böylece insanlar için ilk kurulan evi birlikte inşa etmişler. Kur’an-ı Kerim bu azametli işi unutulmaz kıldı. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İbrahim ve İsmail, Kabenin temellerini yükseltiyordu: ‘Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz ki, Sen hem işitir hem bilirsin”.

Yüce Rabbimiz, Kehf suresinde Zülkarneyn hikayesinde gösterilen iş birliği, bütünleşme ve ekip çalışma ruhu hakkında mükemmel bir örnek verir. İşte o adaletli kral, onun tanımadığı veya kendisini de tanımayan bir kavme ulaştığında, kendisinden yardım istediler. Zülkarneyn kabul edip onların kendisiyle iş birliği yapmalarını zorunlu kıldı. Böylece, onları Ye’cûc ve Me’cûc’un zararlarından korumak için bir neden olan bu devasa seddin inşasına hepsi el ele katıldı. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu. Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye’cûc ve Me’cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?  Dedi ki: “Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım”. “Bana, demir kütleleri getirin.” Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi doldurunca): “Üfleyin (körükleyin)!” dedi. Artık onu kor haline sokunca: “Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim” dedi. Bu sebeple onu ne aşmaya muktedir oldular ne de onu delebildiler”.

İşte (Allah’ın kendisiyle konuştuğu kimse anlamına gelen) Kelîmullah olan Hz. Mûsâ Allah’tan onun kardeşi Harun’un onun için kendisine verilen görevde yardımcı olmasını istedi. Bu bağlamda Allah Teâlâ “Musa: Rabbim! dedi, yüreğime genişlik ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimden (şu) bağı çöz. Ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver, Kardeşim Harun’u. Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir. Ve onu işime ortak kıl. Böylece seni bol bol tesbih edelim. Ve çok çok analım seni. Şüphesiz sen bizi görmektesin.” buyurmuştur.

Peygamberin hayatını okuyan kişi, Peygamber ile sahabeleri arasındaki iş birliği, paylaşma ve ekip çalışmasıyla dolu ve güzel kokulu sayfalar görür. Hz. Osman bin Affan (radıyallahu anh): “Biz Resûlullah’a, seyahat ve şehir içinde de eşlik ettik, büyük ve küçük her şeyde bize danışırdı” demiştir.

Resûlullah, sahabelerin yaptığı her işe bizzat katılır ve dayanışmayı ve ayrılmamayı teşvik ederdi. el-Berâ ibnu Âzib (r.a) şöyle demiştir: Ben Hendek günü Peygamber (s.a.v) toprak taşırken gördüm. Hatta toz toprak göğsünün kıllarını örtmüştü. Peygamber o esnada şunu okuyordu: “Yâ Allah, Sen olmayaydın biz hidâyet bulamaz, sadaka vermez, namaz da kılmazdık. Düşmanlarla karşılaştığımızda ayaklarımızı sabit tut ve bizim üzerimize muhakkak sekînet indir! Çünkü o düşmanlar bizim üzerimize saldırmışlardır. Onlar bize bir fitne yapmak istediklerinde biz dayatmışızdır”.

Selman el-Farsi (r.a), köleliğinden kurtulmak için üç yüz hurma ağacı feda etmek istediğinde, Resûlullah “Kardeşinize yardım ediniz” dedi. Selman diyor ki “biri otuz tane, biri yirmi, biri on beş ve biri de gücü yettiği kadar hurma tohumu getirdi de üç yüz taneyi topladık, akabinde Resûlullah bana onları dikmek için kazmamı söyledi ve sonra “Eğer kazmayı bitirdiysen bana gel de elimle koyacağım” dedi. Selman “Nihayet Resûlullah ve sahabelerin yardımıyla bu işi tamamladık” dedi.

     Peygamber Efendimiz Eş’arîleri, tıpkı kendisi gibi yardımlaşmayı sevdikleri, sıkıntı zamanında herkesin elinde olanı ortaya koyarak zenginle fakiri eşit hale getirdikleri için beğenmektedir. Yardımlaşma konusundaki davranışlarıyla Peygamber Efendimiz’in takdirini kazanan Eş’arîler hakkında Resûlullah’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Eş’arîler, gazâda azıkları tükenmeye yüz tuttuğu veya Medine’de ailelerinin yiyeceği azaldığı zaman, yanlarında ne varsa getirip bir yaygıya dökerler. Sonra bunu bir kapla aralarında eşit olarak paylaşırlar. İşte bu sebeple Eş’arîler bendendir, ben de onlardanım”.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanmayı dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Kıymetli Müslüman Kardeşlerim:

Gerçekleştirmeye çalıştığımız ekip çalışması, toplum çocukları arasında inşa eden, tahrip etmeyen, birleştiren ve ayırmayan işlerden ibarettir. Bu işler toplumda aç ya da muhtaç insan bulunmamasını sağlayan yardımlaşma gibi meşru temellere dayanır, bilim adamlarının bilimsel araştırmalarında iş birlikleri gibi eğitimsel ve bilimsel temellere veya vatanın her alanda gelişmesini hedefleyen ulusal temellere de dayanır.

Ekip çalışması; öldürme, tahrip, kan dökülmesi ve vatanları yıkma girişimlerine dayanan işler değildir. Zira bu işler; yalanlara, iftiralara ve gerçekleri yanıltmaya dayanır.

Kastettiğimiz ekip çalışması ise; din, vatan ve insanlık için yapıcı olan her çalışma demektir. Bu ekip ruhunu bizim çocuklarımızın gönlünde sağlamlaştırmamız ve içinde yaşayabilecekleri bir hayat yöntemine dönüştürmemiz gerekiyor. Neticede toplumun çocukları arasında sevgi yayılır ve uyum hâkim olur. Böylece de ümmetimizi tüm alanlarda layık olması gereken yere ulaştırırız. Öte yandan vurguluyoruz ki, Mısır halkının çocukları ekip çalışma ruhuyla çalıştıkları zaman, başkalarının imkânsız gördüğü başarıları gerçekleştirirler. Tarih ve tecrübe buna en iyi kanıttır.

Ey Allah’ım! bizi kendi ülkelerimizde güvenli eyle! ümmetimize ve yöneticilerimize yardım et! ülkemizi hainlerin hilelerinden ve bozguncuların bozgunculuğundan muhafaza eyle!

 * * *

Günümüz Çağında Güven Antlaşması Anlayışı

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; Kurân-ı Kerim’de “وَأَوْفُوا بِالْعَهْدِ إِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُولاً” “Ahdi de yerine getirin, doğrusu verilen ahitte sorumluluk vardır” buyurmuştur. Şehadet ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Yine şehadet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. Hadis-i Şerifinde “Allah katında en hayırlı kullar ahdi yerine getirenlerdir” buyurmuştur. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) üzerine, ailesi ve ashâb’ının üzerine olsun.

İslam, güvenlik, huzur, barış, iyilik ve ihsan dinidir. Şüphesiz ahdin yerine getirilmesi büyük ahlaki ve insani bir değerdir, halklar arasında güven sağlar ve aynı toplumun üyeleri arasında iş birliğini, dostluğu, ilerlemeyi destekler. Bu yüzden ahdin yerine getirilmesi imanın şubelerindendir. Ahdin yerine getirilmesi de dürüstlük ve iyilik göstergesi, peygamberin asil ahlaklarından ve İslam’ın sağlam davranışlardandır.

İslam, Müslümanların kendi ahitleri, sözleşmeleri ve antlaşmalarını yerine getirmelerini emretti ve bunu kesin bir şekilde tekit etti. Allah Teâlâ “Ahdi de yerine getirin, doğrusu verilen ahitte sorumluluk vardır” ve diğer ayette “Ahitleştiğiniz zaman Allah’ın ahdini yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil kılarak sağlama bağladığınız yeminleri bozmayın. Allah yaptıklarınızı şüphesiz bilir” buyurmuştur. Yani, verdiğiniz her sözünüzde durmalısınız, ahitleştiğiniz zaman; Allah’ın ahdini yerine getirmelisiniz. Pekiştirdiğiniz yeminleri bozmamalısınız. Çünkü Allah’ı üzerinize kefil yapmışsınızdır. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızı bilir. Kim bir antlaşma yaparsa ona uymak zorundadır.

Ayrıca, Yüce Allah antlaşmalarına ve sözleşmelerine bağlı olan vefa sahiplerinin, sevdikleri insanlar olduklarını bildirir: Allah Teâlâ “Hayır, öyle değil; ahdini yerine getiren ve günahtan sakınan bilsin ki, Allah sakınanları şüphesiz sever” ve başka bir ayette “ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır” buyurmuştur. Yüce Allah, verdiği sözü yerine getirenlere büyük ecir ve mükâfat vereceğini belirtmiştir. Bu hususta Allah Teâlâ “Allah’a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük ecir verecektir”, başka bir ayetlerde bu büyük ecri açıklamıştır: Allah Teâlâ “Emanetlerini ve sözlerini yerine getirenler, şahitliklerini gereği gibi yapanlar, namazlarına riayet edenler, İşte onlar, cennetlerde ikram olunacak kimselerdir” buyurmuştur.

Peygamber (s.a.v), sözleşmeleri yerine getirme değerine önem verip hainlik etmekten uyarmıştır. Halbuki toplumlar emanet edildiği zaman hainlik edilirse büyük bozgunculuğa uğrar. Ayrıca insanlar arasında güven kalmaz. Peygamber (s.a.v) “Münafığın alameti üçtür; konuştuğu zaman yalan konuşur, vaad ettiği zaman sözünde durmaz; kendisine bir şey emanet edildiği zaman hainlik eder” ve diğer bir hadiste “Müslümanlar şartlarına bağlıdırlar. Ama helali haram kılan haramı helal kılan şartlar geçersizdir” buyurdu. Peygamber Efendimiz hainlik cezasından uyardı ve şöyle buyurdu: “Allah kıyamet gününde gelmiş geçmiş bütün insanları bir araya top­ladığı vakit her vefasız için bir sancak çekilecek ve: işte filân oğlu filânın vefasızlığı budur! denilecektir”. Bu bağlamda İbn Kesir dedi ki: ihanetin dünyada gizli olup kıyamet günü, herkes önünde sahibine bildirildiği zaman, insanların gizli sakladıkları her türlü hainlik ve kötülük açık açık olacaktır. Bunda büyük bir hikmet vardır.

     Şeriat’ın belirlediği ve yerine getirilmesini vurguladığı antlaşmalardan “güven antlaşması”dır. Günümüzün çağı anlayışında ise, devletin başka bir ülke vatandaşlarına verdiği girme izni, vize veya ikamet iznidir. Bir devletin dış temsilcilikleri veya sınır makamları aracılığıyla, ülkesine seyahat edecek bir yabancının pasaportuna koyduğu ve bu yabancının ülkesinin sınır kapısına kadar giderek sınır makamlarına giriş için başvuru yapabileceğini ve girebileceğini gösteren bir kayıttır. Bir ülkeye hangi yabancının girebileceğine karar vermek, uluslararası hukuka göre ve devletler arasındaki ikili anlaşmalar yoluyla, o devletin egemenlik yetkilerindendir. Bu husus, tartışılmaz temel bir kuraldır. Devletler ülkelerine hangi yabancıların girebileceğini kendi ulusal çıkarlarına göre belirlerler. Uluslararası hukukta Devletlerin ulusal egemenlik yetkileri esastır. Bu egemenliklerini sınırları içerisinde çıkardıkları yasalar ile diledikleri gibi kullanırlar. Ulusal egemenlik yetkileri arasında ülkelerine hangi yabancıların hangi koşullarla girebileceklerini belirlemek de vardır. Vize bu amaca hizmet etmektedir. Devletin bu yetkisi uluslararası hukuk bakımından tartışılmazdır. Devletler egemenlik yetkilerini kendi iradeleriyle sınırlayabilirler.

Bu sözleşmenin yerine getirilmesinin Şeriat, yasal, ulusal ve insani olarak zorunlu görev ve yükümlülüklerinden biri olduğuna şüphe yoktur. Dinimiz güvenlik antlaşmasına önem vermiştir. Gerçek Müslüman hak ihlal etmenin bir zulüm ve haksızlık olduğunu bilir ve bu hukuka titizlikle riayet eder. Haksızlık ve zulme karşı mücâdele ise İslâm’ın emri ve gereğidir. Öyle ise, Müslümanın haksızlık ve zulümden kaçınması haksızlık ve zulümlere set oluşturacağından, meydana gelebilecek büyük tahribat ve günahların önüne geçilmiş olmaktadır. Dolayısıyla hak ve emanetleri yerine getirmek konusunda Müslüman uyumsal olmalıdır.

Muhakkak ki İslam, antlaşmaların yerine getirilmesi üzerine kurulu bir dindir. Bu din; hile, aldatma, ihanet gibi kötü davranışları kabul etmez. İslam çağrısı başlangıcından bu yana ne peygamber ne de sahabelerin hiç kimseyi güven altında olmaktan menettikleri bilinmemiştir. Bu hususta Allah Teâlâ peygambere hitaben “Eğer bir topluluğun anlaşmaya hıyanet etmesinden korkarsan, sen de onlara karşı anlaşmayı bozarak aynı şekilde davran. Doğrusu Allah hainleri sevmez” buyurmuştur. Hz. Muâviye ile Rum kralı arasında bir süreli anlaşma vardı. Sürenin sonuna doğru Muâviye onlara doğru yürüdü. Sürenin bitiminde onların ülkelerine yakın olacak ve onlar gafil iken, hissetmeksizin onlara hücum edecekti. Amr îbn Abese ona dedi ki: Allahu Ekber Allahu Ekber, ey Muâviye, vefakarlık var zulüm yok. Allah Resulünün (s.a.v) şöyle buyurduğunu işittim: Kimin bir kavim ile arasında bir süre (anlaşma süresi) varsa süre bitinceye kadar bağı asla çözmesin. Muâviye orduyu geri çevirdi ve onu hoşnut etti. Allah Teâlâ “Müşriklerden biri sana sığınırsa, onu güvene al; ta ki Allah’ın sözünü dinlesin. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Çünkü onlar bilgisiz bir topluluktur” buyurmuştur.

Peygamber (s.a.v), sözleriyle ve eylemleriyle tüm insanlığa güvenlik ve barış getiren bu asil değerleri belirlemiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Emanete riayet etmeyenin îmânı yoktur. Ahde vefa etmeyenin de dini yoktur.” Başka bir hadiste “Herhangi mü’min bir kişi, âhdli bir zımmîyi haksız yere öldürürse, o kişi cennet kokusu kokamaz. Hâlbuki (büyük günahlardan çekinen öbür mü’minler tarafından) cennet kokusu kırk yıllık uzaklıktan duyulur!”. Diğer bir rivayette Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şöyle dediğini rivayet edilmiştir: “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Mü’min de, halkın, can ve mallarını kendisine karşı emniyette bildikleri kimsedir.” işte peygamber efendimiz verilen sözde durmak konusunda en mükemmel örneğini vermiştir. Huzeyfe İbnü’l-Yemân şöyle rivayet etti: Bedir’de bulunmamdan beni meneden bir şey yoktu. Şu kadar var ki ben, babam ile beraber (yola) çıktım da bizi Kureyş kâfirleri yakaladılar.  “Siz muhakkak Muhammed’in yanına gitmek istiyorsunuz!” dediler. “Biz onun yanına gitmek istemiyoruz; biz ancak Medine’ye gitmek istiyoruz!” dedik. Bunun üzerine bizden mutlaka Medine’ye gideceğimize, onunla birlikte savaşmayacağımıza Allah’a ahdü misâk aldılar. Sonra Resûlullah’a gelerek bu haberi kendisine ilettik de: «Haydİ gidin! Biz onlara verdiğimiz sözü tutar; onlara galebe için Allah’tan yardım dileriz!» buyurdu.

 Bu nedenle, şunu kabul etmeliyiz ki Devletin ülkemize giren her insana vermiş olduğu antlaşma ve sözleşmeleri desteklemeliyiz. Bizden ahit alan kişinin kanını, namusunu, malını ve mahremiyetini korumak konusunda iş birliği sağlamalıyız. Dininizin büyüklüğüne, uygarlığımızın derinliğine ve insanlığımızın ilerlemesine yansıyacak bir şekil oluşturmuş oluruz. Böylece dinimiz, vatanımız ve toplumumuz için istediğimiz zihinsel görüntünün oluşmasına katkıda bulunacaktır. Uygar ve gelişmiş uluslar ve halkların durumu böyle olmalıdır.

Bu sözlerden sonra kendim ve sizin için Yüce Allah’tan bağışlanmayı dilerim.

* * *

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. İnsanların Efendisi son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ehli ve ashabının hepsine salât ve selam olsun.

Aziz Müminler:

İslam, adalet, hoşgörü ve barış içinde bir arada yaşama dinidir. Müslüman, kendi ülkesinde veya başka bir yerde her zaman güven ve huzur içinde olur. Müslüman, Müslüman bir ülkeye veya başka ülkeye giderse aldığı vize -bir güvenlik sözleşmesi olarak- karşılığında kendisinden bu ülkenin insanlarına karşı güvenli bir sözleşmedir. Bu vizeyle kendi canını ve malını güven altında tutabilir. Yeter ki bu ülkenin yasalarına uyar ve dürüst olur. Allah Teâlâ “Sağlam söz verdikten sonra Allah’ın ahdini bozanlar ve Allah’ın birleştirilmesini emrettiğini ayıranlar ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar, işte lanet onlara ve kötü yurt, cehennem, onlaradır” buyurmuştur. İmam Şafii’nin (Anne) adlı kitabında “Müslüman; Müslüman olmayan bir ülkeye girerse ve güven ahdini alırsa, bu ülke Müslümanlar ile savaşıyor olsa bile mallarından bir şey alması haramdır” demiştir. Şair der ki

Ahdin yerine getirilmesi ve onurlu insanlara yakışır.

Ahdin ihlal edilmesi ise alçak insanlara yakışır.

 Sadece sevgi ve vefayı güzel sıfatlardan saysam yeter.

Ey Allah’ım, bizi en güzel ahlâklara yönlendir, Senden başkası yönlendiremez, bizi kötü ahlaklardan uzaklaştır, Senden başkası uzaklaştıramaz!

* * *